'Psikoloji Nedir' Kategorisindeki Yazılar

Kişilik Nedir

Ruh bilimcilere göre kişilik, bireyin kendine özgü ve ayırıcı davranışlarının bütünü olarak tanımlanır. Batı dillerinde, kişilik sözcüğünün karşılığı olarak kullanılan sözcükler (personality, personalité, persönlichkeit), Latincede tiyatro oyuncularının rollerine uygun olarak yüzlerine taktıkları “maske” anlamına gelen “persona” sözcüğünden türetilmiştir. Kişiliğin bir yanı, insanın öteki kişilerle ilişkilerinde aldığı tavır, gösterdiği davranış, yani taktığı maskedir.

İnsan, çevresiyle sürekli ilişki içindedir ve çoğu kez duygularına, düşüncelerine, tutum ve davranışlarına, olduklarından daha değişik bir biçim vermeye çalışır. Kimi insanda bu durum süreklidir; kimisi ise yerine göre değişik görünmek ister. Böylece insan, sürekli ya da zaman zaman takılan bir maskenin arkasına sığınarak, kendisini istediği ya da istendiği gibi göstermeye çalışır. O halde kişilik kavramı, bireyin başkalarıyla kurduğu ilişkilerdeki tepkiyi ve kendisini gösterme biçimini de içermektedir. Ruhbilim açısından kişilik sorununa yaklaşanlar, kullandıkları yöntemlere göre, değişik açıklamalar ve yorumlar yapmışlardır. Bunlar, temel gruplar olarak şunlardır:Kişilik, bütün bedensel özelliklerin, içgüdülerin, dürtülerin, eğilimlerin, kazanılmış deneyimlerin bütünüdür. Kişilik, bir insanın gelişme evrelerinde gerçekleştirdiği bağlantıların bütünüdür. Bu bütünlük içinde tutum ve davranışa yansıyan özellikler yer alır. Kişilik, eğilim ve deneyimlerin belirli evreler içinde bütünleşmesi sonucu oluşan bir süreçtir. Kişilik, bir insanın çevresine uyum sağlamak amacıyla yaptığı davranışlarının bütünüdür. Kişilik, bireysel farklılığa dayanan duyguların, düşüncelerin, becerilerin, yeteneklerin, alışkanlıkların oluşturduğu işlevsel bir bütündür. İnsan kişiliği, bilinen ve bilinmeyen yanlarıyla dışa yansıtılan ve yansıtılmayan niteliklerden oluşur. Kişiliğin, iç, öznel, dışa yansımayan yanı yorumlanarak; nesnel, dışa yansıyan yanıysa ölçülerek anlaşılmaya çalışılır. Kişiliğin öznel ve nesnel yanları arasındaki uyum ve tutarlılık, güçlü ve sağlıklı bir kişiliğin temelidir.

HUY, KARAKTER, KİŞİLİK
Mizaç ya da huy; günlük yaşantı içinde kişiye özgü, oldukça sınırlı, belirli duygusal tepkilerin nitelik ve nicelik bakımından değişmesidir. Çabuk kızmak, sıkılmak, öfkelenmek, neşelenmek, hareketli ya da hareketsiz olmak vb. bireylere göre değişen mizaç özellikleri ya da huydur. Kısaca, insanın duygulanım ve coşkularının bütünü olarak tanımlanabilen huy ya da mizaç, kişiliğin sadece bir yanını ya da bir öğesini oluşturmaktadır. Karakter; kişiye özgü davranışların bütünü olup, insanın bedensel, duygusal ve zihinsel etkinliğine, çevrenin verdiği değerdir. Bireyin karakteri, kişisel özellikler ile içinde yaşanılan çevrenin değer yargılarından oluşur. Karakter, aile, okul, çevre içinde, çocukluk çağından itibaren gelişmeye, biçimlenmeye başlar. Karakterin gelişmesi ve biçimlenmesine ilişkin değişik ruhbilim ve toplumbilim öğretileri bulunmasına karşın, bunların hepsi karakterin oluşmasıyla üstbenliğin ve vicdanın oluşması arasında sıkı bir bağlantı olduğunu vurgulamışlardır. Çocuklukta başlayan özümleme, benimseme ve özdeşleşme süreçleri sonunda oluşan vicdanın niteliği ve niceliği, aynı zamanda karakterin de nitelik ve niceliğini saptar. Çocukluk dönemindeki yetersizlikler, çatışmalar, karmaşalar, olumsuz çevre koşullarıyla birlikte, “karakteropat”, “sosyopat”, “psikopat” denilen kişilik yapılarının ortaya çıkmasına neden olur. Bu kişiler, bütün yaşamları boyunca, kendi iç dünyaları ve çevreyle sürtüşme ve çatışma içinde olduklarından, daima toplumun değer yargılarına ve ahlak kurallarına ters düşen davranışlar yaparlar.

KİŞİLİĞİN KATMANLARI:
Kişilik, birbirlerini tamamlayıcı biçimde işlev gören farklı katmanlardan oluşmuş bir bütündür. Bu katmanlar aşağıdan yukarıya doğru şöyle sıralanabilir: Kişiliğin bedensel nitelikleri. Bunlar arasında kalıtımla geçen ve gebelik ya da doğum sırasında dölüt üzerinde etkili nedenlerin oluşturduğu, beden yapısına ilişkin özellikler, sakatlıklar, özürler yer alır. Bedensel ve ruhsal yapının oluşmasında, gelişmesinde önemli rol oynayan, bedensel yapıya biçim ve renk veren içsalgı bezlerinin işlevi. Kişiliğin oluşup gelişeceği ruhsal yapının temelini oluşturan zeka. Yaşam gereksinimlerini karşılamaya yönelik içgüdü ve dürtülerden oluşan güdüler. Güdülerden kaynaklanan duygulanım ve coşku alanı. Bu katmanın dişiye özgü özelliklerine huy (mizaç) adı verilir. İç ve dış uyarımlara bağlı olarak kişinin mizacında ortaya çıkan kısa süreli değişmeler de, duygu durumu (ruh hali) adını alır. Kişiliğin benliği. Benliğin kendi iç ve dış çevreyle kesintisiz sürüp giden iletişim ve etkileşimi, kişiliğe özgü özellikleri verir.Kişiliğin dışarıya yansıyan, başkaları tarafından algılanan, değerlendirilen duyguları, düşünceleri, tutumları, davranışları, hareketleri ve eylemleri. Bu katman, daha önceki katmanlarda oluşan öznel kişilik yapısının nesnel, gözlenebilen, ölçülebilen yanıdır. Kişiliğin dışarıya yansıyan özelliklerinin toplum değerleri, kuralları ve ahlak açısından değerlendirilmesi sonucu ortaya çıkan karakter. Bu katman, kişiliğin benimsediği değer yargılarının, başkaları tarafından değerlendirilmesi sonucu oluşur. Kişinin kendini olduğu ya da olmak istediği biçimde kabullenmesi ya da kabul ettirmesi, kişiliğinin gerçekliğini kanıtlaması, kendini varlaması için başvurduğu yöntemler, yollar, bu amaç uğruna harcadığı çaba ve ortaya çıkardığı ürünler. Bu katmanda kişi, kişiliğini oluşturan öteki katmanların bilincinde olarak akıp giden zaman içinde evrendeki yerini ve değerlerini saptar. Bütün kişilik yapıları, söz konusu edilen bu on katmanı içerir. Ancak, kişinin içinde yaşadığı çevrenin ekonomik, toplumsal, kültürel koşullarına göre benliğin gelişmesi, olgunlaşması, kişinin kendisini kabul etmesi ve ettirmesi, kendisini varlaması için başvurduğu yöntemler, yani kişiliğinin bilincine varması farklı olabilir. İdeal olan, bu katmanların dengeli, düzenli bir bileşme ve bütünleşme içinde olmasıdır. İnsanın “insanca” nitelikler kazanması ancak böyle gerçekleşebilir. Kişiliği tanımlamaya çalışan bütün yaklaşımların ortak noktası, kişiliğin dışa yansıyan yanının arkasında birbirleriyle bağlantılı ve birbirini etkileyen yüzlerce, binlerce öğenin bulunduğunu vurgulamasıdır.

SOYAÇEKİM ( KALITIM ) :
Kalıtım ya da soyaçekim, çevre etkisiyle köklü olarak değişmeyen özelliklerin, anne ve babanın kromozomlarıyla bir kuşaktan ötekine geçmesidir. Kalıtım, insanın tüm yaşamına biçim veren önemli bir etkendir; insanların geleceğini, iyi ya da kötü şansını, doğumundan yıllar, hatta kuşaklar önce belirler. Doğuştan olan ya da sonradan ortaya çıkan gelişme eksikliklerinin, bedensel ve ruhsal bozukluk ve sakatlıkların, hastalıkların, alışkanlıkların, tutku ve tutsaklıkların nedenleri arasında kalıtımın önemli bir yeri vardır. Ancak, kişilik yapısında ve gelişmesinde kalıtımın mı, yoksa çevrenin mi daha etkili rol oynadığı tartışılmaktadır. Kalıtımın ve çevrenin kişilik yapısına etkisi, hayvan deneyleri ve tek yumurta ikizleri üzerinde yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Tek yumurta ikizleri, aynı kromozom ve genleri taşımakta, cinsiyet, beden yapısı ve ruhsal durumları açısından birbirlerine benzemektedirler. Bunlar, gelişip büyüdükçe, kişilik özellikleri açısından da birbirlerine benzerlik gösterirler. Bu nedenle, tek yumurta ikizlerinin, gençlik çağında ve daha sonraki yaşam dönemlerinde, kişilik yapıları farklı olursa, bunun çevre etkisiyle ortaya çıktığı söylenebilir. Araştırmalar, aynı çevre içinde gelişen kardeşler ya da çift yumurta ikizleri arasındaki kişilik benzerliğine oranla, tek yumurta ikizlerinin çok daha büyük kişilik benzerliği gösterdiklerini ortaya koymuştur. Bu bulgulara dayanarak kişilik gelişmesinde kalıtımın daha etkili rol oynadığını benimseyen görüşler doğmuştur. Ancak kişilik yapısında ve gelişmesinde, çevrenin daha etkili olduğu görüşünü benimseyenlerse, tek yumurta ikizlerine, doğuştan beri aynı çevrenin aynı biçimde davrandığını ileri sürerek, kişilik benzerliğinin buradan kaynaklandığını savunmuşlardır. Öte yandan bu görüşe karşı olan araştırmalar ve olaylar da vardır. Doğuştan beri çeşitli nedenlerle birbirlerinden ayrı çevrelerde yetişen tek yumurta ikizlerindeki kişilik benzerliğinin, aynı çevrede birlikte büyüyen kardeşler arasındaki benzerlikten çok daha fazla olduğu ortaya konularak, kişilik gelişmesinde kalıtımın çevreye oranla daha etkili olduğu öne sürülmüştür. Bu konuda önemli bir araştırma yapan Shields, doğduktan sonra ayrı çevrelerde yetişen çok sayıda tek yumurta ikizini, çeşitli psikometrik yöntemlerle zeka ve kişilik yapısı açısından inceleyerek bulduğu benzerliklerin, aynı çevrede birarada büyüyen kardeşler ve çift yumurta ikizlerinden çok daha fazla olduğunu görmüştür. O halde, kalıtımla gelen gizil güçler, kişilik yapısında ve gelişmesinde önemli rol oynar ve kişiliğin temel katmanlarından birisini oluşturur. Kalıtımla kuşaktan kuşağa aktarılan; kişilik yapısı ve davranışın kendisi olmayıp, bu üst yapıların üzerinde gelişip oluşacağı merkezi sinir sistemidir. Bu sistem, insanın içinde yaşadığı çevreyle durmaksızın sürüp giden etkileşimleri soncunda ortaya çıkan davranışın niteliğini ve yapısını oluşturur. Yani, üstünde kişiliğin oluştuğu, insanın doğuştan getirdiği temel yapı, kalıtımla geçer. Kişilik, bu temel yapı ile çevrenin sürekli etkileşimi sonucu oluşur.

İÇSALGILAR :
Grekçe’den gelen içsalgı - hormon sözcüğü; yapmak, yaratmak, harekete geçirmek anlamlarına gelir. Genel olarak, bedenin belirli bir bölümünde ya da organında yapılan, etkisini bütün bedende ya da bir organda gösteren kimyasal maddeleri anlatmak için kullanılır. Hormonları, “içsalgı bezleri” ya da “endokrin bezler” adı verilen yapılar salgılar. İçsalgı bezleri hücreler, hücre grupları, dokular ve organlar arasında haberleşme ve işbirliği yapacak bağlantıyı kurup yürütürler. Böylece canlının doğal ve toplumsal çevreye uyumunda yardımcı olurlar. Genel olarak, içsalgı bezlerinin yerine getirdiği görev; üreme, büyüme, değişik organlar, sistemler ve dış çevre arasında uyum sağlama biçiminde özetlenebilir. İçsalgı bezlerinin bedensel ve ruhsal işlevler üzerinde etkili olabileceği görüşü, çok eski çağlara kadar uzanır. Yapılan araştırma ve çalışmalar sonucu, içsalgı bezleri ve bunların oluşturdukları çeşitli kimyasal maddelerin, beden ve ruh üzerindeki etkilerinin önemi ortaya çıkmıştır. Hayvanlar ve insanlar üzerinde yapılan araştırmalar, cinsiyetle ilgili bezlerin çıkarılması sonucu, cinsiyetle birinci ve ikinci derecede ilgili organlarda gerileme ve buna bağlı olarak da kişilik ve davranış değişmeleri olduğunu göstermiştir. Ayrıca hipofiz, tiroid, böbreküstü bezlerinin salgılarının da zeka ve duygulanım gelişmesinde önemli rol oynadığı kabul edilmiştir. Gerçekten de küçük yaşlarda tiroid bezinin az çalışması sonucu zeka gelişmesinin durması ya da yavaşlamasına bağlı hastalık durumları bilinmektedir. İçsalgı bezlerinin dengeli ve düzenli çalışmasını ve denetimini, hipofiz sağlar. Hipofizin sinir sistemiyle sinirsel ve kimyasal ilişkisi vardır. Yani, içsalgı bezlerinin çalışması, doğrudan ya da dolaylı olarak sinir sistemiyle bağlantılıdır. Böylece, içsalgı bezlerinin çalışmasıyla sinir sistemi arasında bir geri denetimden söz edilir. Bu tür denetimle, bedensel ve ruhsal denge için gerekli olan içsalgı düzenlenmiş olur. Günümüze dek içsalgı bezlerinin işlevi ve görevindeki aksaklıklara bağlı, yüzlerce hastalık tablosu bildirilmiştir. Bu tabloların temel özelliği, hemen hepsinde, bedensel hastalıklar yanında, kişilik ve davranış bozukluklarının da bulunmasıdır. Bütün bunlardan çıkarılacak sonuç ise, cinsiyet, zeka, mizaç, duygulanım gibi kişiliğin oluşmasında rol oynayan katmanların gelişmesinde içsalgı bezlerinin önemli bir yerinin olduğudur.

“Yaşam Ritmi”ne göre Kişilik :
İçsalgı bezlerinin istem dışı çalışan sinir sistemiyle birlikte yüklendikleri bir görev de, bedensel ve ruhsal işlevlerin, yaşamın belirli zamanları ve günün belirli saatlerine göre düzenlenmesidir. “Yaşam ritmi” ya da “beden ve ruh saati” denilen bu görevle, insanın uykusu, uyanıklığı, çalışması, dinlenmesi, düşünmesi, duyması gibi günlük yaşamın değişmelerine uygun beden ve ruh güçleri düzenlenir. Her canlıda olduğu gibi, insanların da kendilerine özgü yıllık, aylık, günlük yaşam devreleri vardır. Kimi insanın sabah erken uyanması, kimi insanın gece geç saatlere kadar uyanık kalıp çalışabilmesi, kimi insanın sabah yorgun öğleden sonra güçlü olması, kişilere özgü devrelerin yarattığı günlük değişmelerdir. Benzer değişmeler, mevsimler ve aylar için de söz konusudur. Kimi insan, yazın canlı ve hareketlidir. Kimisi baharda daha neşeli ve verimli çalışır. Bazıları, kışın uyuşuktur; kimisi, yazın isteksiz ve durgun. İnsanlar, kendi saatlerini iyice tanıyıp günlük yaşamlarını buna göre düzenleyebilirlerse, daha verimli çalışıp daha kolay dinlenebilirler.
ZEKA :
Latince’de zeka sözcüğünün karşılığı olan “intellectus” sözcüğü; algılama, bilme, anlayış, tanıma anlamlarına gelir. Algı, bellek, öğrenme, düşünme, soyutlama, yeni durumlara uyma gibi birçok zihinsel işlevin bileşimidir.
Zekanın tanımlanması değişik zamanlarda, değişik araştırıcılar tarafından, değişik biçimlerde yapılmıştır. Ancak son zamanlarda yapılan, niteliksel anlamın vurgulandığı tanımlamalar, zekayı; “kişinin bulunduğu çevreye, o an için gerekli uyumunu sağlayan bir yetenek” olarak kabul etmiştir. Kişinin bu yetenekten yararlanması, en basit algıdan en karmaşık düşünceye kadar varan zihinsel işlevlerin kullanılmasına bağlıdır. Bütün tanımlamaların ortak yanı göz önünde tutularak denilebilir ki zeka; kişinin yeni durum, engel ve sorunlar karşısında deneyimlerinden ve öğrendiklerinden yararlanarak o an için gerekeni yapması, uyumunu sağlayabilmesi, yeni çözümler bulabilmesi yeteneğidir. Uyumlu, düzenli, sağlıklı kişilik yapısı ve davranışlar için gerekli olan temel zihinsel işlevdir. Zekanın kişilik gelişmesinde önemli rolü vardır. Özellikle çocukluk ve gençlik çağlarında kişiliğin gelişmesi, sağlıklı ilişkiler kurulması ve sürdürülmesi, kişinin zeka düzeyiyle yakından ilgilidir. Zeka, birçok zihinsel işlevi içerdiğinden, aynı zeka düzeyinde olan kişilerde bu işlevlerin değişik olması sonucu, değişik kişilik yapıları, davranış biçimleri, uyum ve çözümler görülebilir: Kimi insanda el becerileri daha iyi gelişir. Kimisi de, soyut konularda daha başarılı olur. Zekanın günlük yaşama yansıyan, bu yaşamı etkileyen ilişkilerin, kurulup sürdürülmesinde önemli rol oynayan özellikleri de vardır: Sözlü ve yazılı anlatımı kolayca kavrama, sözcükleri ve bunların oluşturduğu kavramları tanıma ve anlama, basit hesap işlemlerini kolayca ve çabuk yapabilme gibi. Bireyler, bu özelliklerden birisinde, birkaçında ya da hepsinde üstünlük gösterebilirler. Bu özellikler arasında anlamlı bağlantılar vardır. Yani, birinde ya da birkaçında görülen üstünlük genel olarak diğerlerini olumlu biçimde etkiler. Bu özelliklerin gelişmesi, insanın içinde yaşadığı çevrenin toplumsal yapısı ve koşulları ile yakından ilgilidir. (Zekanın gelişmesinde kalıtımla gelen gizilgücün de etkisi vardır. Gizilgüç, zekanın gelişmesinde ya da geri kalmasında önemli rolü olan değişik etkenlerin, rastlantı sonucu oluşturduğu bir bileşimdir.)

Zekanın Gelişim Evreleri :
Kimi araştırmacılara göre, zekanın gelişmesi yavaş yavaş, kimisine göre ise önceleri hızlı, sonraları yavaş olur. Genel olarak, on-on iki yaşına kadar, zeka gelişmesinin hızlı olduğu, sonra yavaşladığı kabul edilmiştir. Bu gelişme, gittikçe yavaşlayarak yirmi yaşlarına kadar sürer. Yetişkinlerde uzun süre düşüş göstermeden gider. Orta yaştan sonra yavaş yavaş azalma ve düşüş görülür. Doğumdan, iki-dört yaş sonuna kadar uzayan dönemde, zeka için gerekli olan ilkel kavramlar kazanılır. Bu dönemde, çocuk duygularını kullanmayı, uyarımlara uygun tepkiler vermeyi, öğrendiği davranışları yineliye yineliye pekiştirmeyi başarabilir. Dört yaşından yedi yaşına kadar, sayı, zaman, ağırlık, derinlik, boyut, uzay kavramları gelişir ve yerleşir. Pekişen davranışlar ve yerleşen kavramlar, düşüncenin ilk öğelerini oluşturur. Ancak bu tür düşüncelerde sezgiler ağırlık taşır. Henüz soyutlama yapılamaz. Sevgi, saygı, korku, ölüm gibi kavramlar tam olarak gelişmemiştir. Daha çok somut olan bu düşünce biçimi, on iki yaşına kadar sürer. Bu yaştan sonra soyut düşünce gelişir.

GÜDÜLER :
Kişiliğin oluşmasında, biçimlenmesinde tutum ve davranışı başlatan, açığa çıkaran, sürdüren, yönlendiren, bilinçli ya da bilinçsiz etkenlere, güdü denir. Güdülerin etkisiyle oluşan sürece de, güdülenme adı verilir. Yeni doğan bebekte, bütün insanlarda ortak olan doğal ve evrensel içgüdüler, bedensel gereksinimlerden kaynaklanan dürtüler vardır. Gelişme süreci içinde, bunlara toplumdan gelen yeni güdüler eklenir. Güdü kavramı içinde; içgüdü, dürtü, içsel itilme, gereksinim, eğilim, ilgi, istek, istem (irade) , tutku, umut, beklenti, amaç kavramları da yer alır. Bunlar, kişilik gelişmesinde rol oynadığı gibi, bir tutum ve davranışı ortaya çıkaran temel etkenler arasında da bulunabilir. Bunların arasında sıkı bağlantılar vardır. Herhangi birinde ortaya çıkan gelişme ve değişme, tutum ve davranışı değiştirebileceği gibi, bu gelişme ve değişmenin süresi, kişilik yapısını da etkileyebilir. Güdüler, doğal ve toplumsal olarak iki büyük grup içinde toplanabilir. Ancak, bunları birbirinden kesin olarak ayırmak çok güç, hatta olanaksızdır. Yine de bu ayırımın yapılabilmesini kolaylaştıran bazı ölçütler bulunur. Doğal güdüler tüm canlılarda vardır. Canlının temel gereksinimlerini sağlar, yaşamını sürdürebilmesi için gereklidir. İnsanda doğuştan varolan doğal güdüler, bebeklik ve ilk çocukluk yaşlarında kişilik gelişmesini ve davranışı önemli ölçüde etkiler. Toplumsal güdülerin tanınması ve tanımlanması ise güçtür. Değişik renk ve biçimde karşımıza çıkarlar. Yaş ilerleyip insan geliştikçe, toplumsal güdüler de daha güçlenir, kişilik yapısı ve davranışlar üzerinde daha etkili olurlar. Kişiliğin gelişmesine, kişinin toplum içindeki durumunun sürdürülmesine, korunmasına, düzelmesine, iyileşmesine, pekişmesine yardım ederler. Genel olarak, doğal olan güdülerin doğuştan varolduğu, toplumsal olan güdülerin ise sonradan kazanıldığı, öğrenildiği kabul edilmiştir. Toplumsal güdülerin bir bölümü doğal güdülerden kaynaklanır. Örneğin; insanda doğal olarak bulunan beslenme içgüdüsü, toplumsallaşma süreci içinde biçim ve nitelik değiştirerek çalışmak, kazanmak, geleceğe yönelik tasarımlar ve yatırımlar yapmak, diğer insanlarla yeni yeni ilişkiler kurmak biçiminde değişerek toplumsal hale gelir. Toplumsal güdüler, ülkeden ülkeye, toplumdan topluma değişirler. Değişik toplumlarda bugüne dek yapılan araştırmalar sonucu, her toplumun yapı ve kültür özelliklerine göre, birbirinden farklı yüzlerce toplumsal güdü olduğu ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında en sık görülenler, ortak olanlar, bütün toplumlar için geçerli temel güdü olarak kabul edilmiştir. Bunlar; saygınlık, özgürlük – özerklik ve saldırganlıktır.

DUYGULANIM VE COŞKU :
Duygulanım, iç ve dış uyarımların, zihinsel işlevlerden ayrı olarak kişide yarattığı değişme, etki ve tepkilerin bütünüdür. Bir başka deyişle, uyarımların hoşa gitmesi ya da gitmemesi sonucu, insanda haz ya da elem doğrultusunda uyanan izlenimlerdir. Günlük yaşamda sevgi, sevinç, neşe, umut, hayret, kaygı, sıkıntı, tedirginlik, üzüntü, korku, nefret, kin, öfke, kızgınlık, isteksizlik, bezginlik, durgunluk gibi sözcüklerle dile getirilen durumlar, zihinsel işlevlerin dışında, duygulanım alanı oluşturur.Duygulanım şiddetinin artması durumunda duygular “coşku”ya dönüşür. Coşkular kısa süreli olur ve tipine göre, insanda gevşeklik ya da gerginlik yaratır. Duygulanım ve coşku, güdülerden kaynaklanır, güdülere doyum sağlanması ya da sağlanmaması, nitelik ve nicelik bakımından farklı duygusal ve coşkusal durumların doğmasına neden olur. Kişiliğin oluşmasında, tutum ve davranışın ortaya çıkmasında önemli rol oynar. Duygular ve coşkuların günlük yaşama etkileri çok önemli ve derindir. Davranışların en önemli nedeni ve kökenidir. Genel olarak, hafif şiddette duyulan duygu ve coşkular, uyarıcı etki yapar, bedensel işlevleri arttırır, bireyi daha verimli iş yapabilecek duruma getirir. Şiddetli olduğunda ise, iş yapmayı, çalışmayı aksatır, organizmayı bedensel ve ruhsal açıdan bütünüyle sarsar, yapıcı işlere ve çabaya olanak vermez. Böylece, şiddetli kaygı, öfke, korku, kıskançlık gibi coşkular, fizyolojik ve psikolojik karışıklıklara yol açar. O halde, duyguların ve coşkuların şiddetine bağlı olarak, kişiden kişiye değişen bir sınırdan sonra davranışlar bozulur. Coşkuyu doğuran kaynakla ilgili davranış; uyarandan uzaklaşma, yaklaşma, hareketsiz kalma ya da uyarana karşı olma olarak ortaya çıkar. Bu yönler, coşkunun çeşidine göre belirlenir. İnsanların duygusal tepkileri birbirinden farklıdır. Her insanın kendine özgü duygulanım ve coşku özellikleri vardır. Bu durum, kişilik yapısına, kişinin gününe ve saatine göre değişebilir. Bu değişmeler doğaldır ve yaşam için gereklidir.

BENLİK :
“Ben” ya da “Benlik” , kişiliğin temel özelliklerini verir. Benlik ve kişilik arasında, gelişme ve yapı bakımından, kesin bir sınır çizmek çok zordur. Benlik ile kişilik iç içe olmakla birlikte, benlik kişilikten farklı özellikler taşır. İnsan, kişiliğinin karakter ve mizaç gibi kimi özelliklerinin bir bölümünden ya da bütününden haberdar olmayabilir. Bunlara ilişkin bilgisi ya yoktur, ya da az ve hatalıdır. Kişiliğinin dışarıya yansıyan, başkaları tarafından değerlendirilen yanlarını bilmez, tanımaz. Benlik, insanın kendi kişiliğine ilişkin kanılarının toplamı, insanın kendisini tanıma ve değerlendirme biçimidir. Yani benlik, kişiliğin öznel yanıdır, insanın iç varlığını oluşturur.
Benlik, kişilik gibi anlaşılması güç ve karmaşık bir kavramdır. Bu kavramın anlaşılması ve yapısını oluşturan öğelerin çözümlenmesi için, insanın kendi kendisine sorduğu sorulara içtenlikle cevap araması gerekir. Böylece insan, kim olduğu, amacının ne olduğu, ne yapabileceği, nelere değer verip inanıp bağlanacağı sorularına yanıt arayarak benliğini tanır. Aslında, benliğin gelişmesi, oluşması ve yapısı, bütün yaşam boyu bu sorulara bilerek ya da bilmeden, bilinçli ya da bilinçsiz olarak cevap aramakla geçer. İnsanın duygusu, düşüncesi, davranışı, tutumu, eylemi bu soruların yanıtını bulmaya yönelmiştir. O halde benlik, insanın özellikleri, amaç ve beklentiler, yetenek ve olanakları, değer yargıları ve inançlarından oluşan, durağan olmayan, her an değişen bir yapıdır.
Gerçek ve İdeal Benlik Bireyin kendi fizyolojik, psişik ve sosyo-psişik özellikleri ile tüm yetenekleri hakkındaki kanıları, genel olarak “gerçek benlik” olarak adlandırılır. Bunun yanında, bireyin toplumdan kendine göre edindiği bir değer sistemi vardır. Güncel yaşamında neyi yapacağına, neyi yapamayacağına karar verirken, birey bu öznelleşmiş değer sistemine başvurur. İşte kişinin bu değerleri algılama biçimi ile, yaşamına yön veren hedef ve idealleri üzerindeki kanıları da “ideal benlik”tir. Benlik gelişmesi doğuştan başlar. Doğumdan sonra, önce bedensel, sonra da ruhsal ve toplumsal gelişme, benliğin oluşmasını etkiler. Başlangıçta kendi varlığının bilincinde olmayan çocuk, “ben” ile “ben olmayanı” , yani kendisiyle ilgili ve bağlantılı olanla olmayanı ayıramaz. Çocuğun kendi benliğinde olanla olmayanı ayırabilmesi, üç yaşından sonra başlar. Benliğin gelişmesinde içe yansıtma, birleştirme ve özdeşleşme düzenleri önemli rol oynar. Bu gelişmede, insanın çocukluktan başlayarak, tüm yaşam boyu, çevresinde bulunan kişilerle kurduğu ilişkiler, iletişim ve etkileşim, bir yandan bireyin toplumsallaşmasını, öte yandan kendi benliğini tanımasını sağlar. İnsanın başkaları tarafından değerlendirilişi, bu değerlendirmenin kişilik tarafından algılanışı ve benimsenmesi, benlik kavramının değer sistemini saptar. Bütün bunlar, insanın çevresindeki olaylara, nesnelere, kişilere karşı oluşturduğu tutumu, davranışı, eylemi biçimlendirir ve renklendirir. Benlik, çeşitli deneyimler sonunda öğrenilen ve sürekli olarak gelişen, kişiyi kendi içinden gözetleyen, yargılayan,değerlendiren ve davranışlar üzerinde düzenleyici ve yönetici bir etkisi olan potansiyel bir olgu, bir süreçtir. Ruhbilimciler, kişinin benliği ve özellikle ideal benliği ile gerçek yaşamı ve deneyimleri arasında bir uyum ve tutarlılık bulunmasının önemini vurgulamışlardır. Kişi kendi benliği ile ilgili kanılarına ne kadar uygun davranışlarda bulunursa, kendini o ölçüde rahat ve bağımsız hisseder. Aksine, ideal benliği ile çelişen deneyimler yaşadığı oranda, huzursuz ve kaygılı olur. Kendi değer yargılarına, hedef ve ideallerine uyumlu bir biçimde davranmak, insanın kendine olan saygınlığını, güven ve mutluluğunu arttırır.

Benliğin Görevleri :
İçgüdülerden ve dürtülerden kaynaklanan güdüleri engellemek, denetlemek ve düzenlemek
Çevredeki nesne ve kişilerle bağlantı kurmak
Gerçeği tanımak, denemek, anlamak
Gerçeğe uyum sağlamak
Çevreden gelen uyarımları sınırlamak, sıralamak, zamanlamak
Algılamak, saklamak, hatırlamak, düşünmek, karşılaştırmak, çıkarımlar yapmak, yargıya varmak
Kavramları birleştirmek ve bütünleştirmek
Kişinin karşılaştığı engelleri aşabilecek güçleri toplamak
Geleceğe ilişkin beklenti ve amaçlar saptamak
Kişiliği kaygıdan kurtaran savunma düzenlerini kullanmak

KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ:
Bir insanın duygu, düşünce, yetenek, ilgi, tutum, davranış ve eylemleri, kişiliğini oluşturan başlıca öğeler arasındadır. Bu öğeler, insanın görünüşü, hareketleri, mimikleri, jestleri ve çevreye uyumuyla dışarı yansır.
Kişiliğin bütünlüğü içinde her insanın öteki insanlardan farklı olmasını sağlayan, kendine özgü özellikleri vardır. Bu özellikler kişiliğin belli öğeleriyle bağlantılıdır ve bunların dışarıya yansımasıdır. Örneğin; iyi ya da kötü hatırlama, çabuk duygulanma, öfkelenme, alınganlık, kolay ve çabuk düşünüp karar verme, iyi konuşma… Bunların yanı sıra insanın giyinişi, yürüyüşü, el ve kol hareketleri, ses tonu, beğenisi de kişiliğinin birer parçasıdır. Günlük yaşamda herkes, bir bireyin davranışlarını, o bireyi başkalarından ayırt eden nitelikler kullanarak anlatmaya ve öngörmeye çalışır. G.W. Allport, İngilizce’de kişilik özelliklerini ifade eden 17953 adet deyim bulmuştur. Bu da toplam kelime dağarcığının %4,5’i gibi yüksek bir oranı bulmaktadır. Bu sıfatlardan birinci grubu oluşturanlar (toplam deyimlerin %25’i), en dar anlamıyla kişilik çizgilerini veren kelimelerden oluşur: kaba, dalgın, nazik gibi. İkinci gruptaki deyimler (%25), geçici psikolojik durumları belirler: şaşkın, neşeli, kendinden geçmiş gibi. Üçüncü gruptaki deyimler (%29), kişi üzerinde bir değer yargısı içerir: anlamsız, saçma, sevimli gibi. Son grup ise (%21), heterojen bir nitelik taşır. Bu grupta, davranış açıklayıcı (şımarık çocuk), fiziksel çizgileri psikolojik çizgilerle ilişkilendiren (tombul yanaklı, tıknaz, babacan, kısık sesli) ve de yetenek ve becerileri belirleyen (yetenekli, çalışkan, verimli) deyimlerle karşılaşılmaktadır. Kişiliği tanıyıp anlama ve değerlendirme girişimleri çok eski zamanlarda başlamıştır. Kişilik özelliklerinin ve bunlarla ilişkili olarak birbirinden farklı tiplerin gruplanması ve tanımlanmasına ilişkin çalışma ve araştırmalar başlıca iki temel üzerinde sürdürülmüştür. Bunlardan birinde kişilikle beden yapısı arasında bağlantı aranmış, diğerinde ise kişilik, beden yapısından ayrı olarak ruhsal ve toplumsal özellikleriyle tiplere ayrılmıştır. Zamanla ikinci görüşü benimseyenlerden bir bölümü, kişilik yapılarını ruhsal çözümleme ve derinlik ruhbilimi açısından da tiplere ayırmaya çalışmışlardır.

BEDEN KİMYASI VE MİZACA GÖRE KİŞİLİK :
Kişiliğin önemli bir yanını oluşturan mizaç üzerinde duran ve mizacın beden yapısından ve kimyasından etkilenişine göre kişiliği tiplere ayıran, Hippocrates (M.Ö. 460-377) olmuştur. Hippocrates, insanın mizacını, bedende en çok bulunan ve kişiliği etkileyen sıvılara göre dört grup içinde toplamıştır:

1 – Hafif kanlı mizaç (Sanguine) Bu tipte olanların bedeninde kan etkin rol oynar. Kanlı canlı, neşeli insanlardır. Bol ve tatlı konuşurlar. Kolay ilişki kurarlar. Eğlence, müzik ve şaraptan hoşlanırlar.
2 – Ağır kanlı mizaç (Phlegmatic) Bedenlerinde lenf sıvısı etkin rol oynar. Ağır kanlı insanlardır. Yavaş hareket ederler. Geç ve güç duygulanırlar. Dinlenmeye ve uykuya düşkündürler.
3 – Karasevdalı Mizaç (Melancolic) Bedenlerinde “kara safra”nın etkin olduğu mizaçtır. Duygusal insanlardır. Derin ve uzak görüşlüdürler. Yürekli ve atılgan olurlar.
4 – Sinirli mizaç (Choleric) Bedenlerinde “sarı safra” etkindir. Çabuk kızan, saldırgan, ateşli, sert insanlardır.

Modern hekimliğin babası olarak tanınan ünlü anatomici ve hekim Galen (131-201) de insanın mizacının, bedende en çok bulunan sıvılarla yakından ilgili olduğunu kabul etmiş, etkisini yüzyıllar boyu sürdüren “Humorisme” görüşünü ve Hippocrates’in mizaç anlayışını benimsemiştir. Daha sonra Kant (1724-1804), bu dört mizaca ilişkin özellikleri beden yapısından ayrı olarak şöyle tanımlamıştır: Hafif kanlı mizaç : Bunlar tasasız insanlardır. Neşelidirler. Umut doludurlar. Yaşadıkları zamanı değerlendirmeye çalışırlar. O anda ellerindeki uğraşıyı, zihinlerindeki düşünceyi önemser, ama az sonra unuturlar. Sözlerinde durmazlar. Çok kişi ve konuyla ilgilenir, ancak bunların çoğunu sürdüremezler. Topluluktan, kalabalıktan, insanlarla birlikte olmaktan hoşlanırlar. Giyime, süse, gösterişe düşkündürler. Yaşamlarından hoşnutturlar. Olayları, kişileri fazla ciddiye almazlar. Sürekli değişiklik ararlar. Ağır kanlı mizaç : Ağır kanlı insanlardır. Yavaş yavaş harekete geçerler. Davranışlarda duygudan çok düşünce ağır basar. Kurallara ve ilkelere sıkı sıkıya bağlıdırlar. Karasevdalı mizaç : Kendileriyle ilgili konulara büyük önem verirler. Aşırı duyarlı, kaygılı ve endişelidirler. İlgilendikleri her konuda tedirgin olacak, üzülüp sıkılacak bir yan bulurlar. İnsanlarla ilişki kurmaktan çekinirler. Yapacakları her davranışı uzun uzun düşünür, ölçüp biçerler. Çoğu zaman da eyleme geçmeden, vazgeçerler. Değerlere ve kurallara bağlıdırlar.
Sinirli mizaç : Kolay, çabuk kızar, öfkelenir, bağırıp çağırır ve yatışırlar. Kolay karar verip hemen eyleme geçerler. Hızlı hareket ederler. Başladıkları işin sonunu getiremezler. Bu nedenle çalışmayı sevmezler. Buyruk vermeyi, işlerini başkalarına yaptırmayı severler. Gösterişten hoşlanırlar. Tanınmak, övülmek isterler. Kendilerini beğenir, yerli yersiz övünür, yaptıklarını abartırlar. Hep kendilerinden söz eder, başkalarının da ondan söz etmesini isterler.
Hippocrates’in ve daha sonra da Kant’ın mizaca göre yaptıkları bu ayırımların, bugün için bilimsel bir değeri yoktur. Ancak yine de bu ayırımlar, beden kimyasının kişiliği etkileyebileceği görüşünün başlangıcı sayılabileceğinden önemlidirler. Son yıllarda hormonların kişiliğin oluşması ve yapısı üzerindeki etkilerinin incelendiği araştırmalarda, hipofiz, tiroid, böbreküstü gibi içsalgı bezlerinin önemi ortaya konmuştur. Bunlara, beyinde ve çevresel sinir sisteminde bulunan adrenalin, noradrenalin, dopamin, serotonin gibi kimyasal ileticilerin de etkisi eklenebilir. Bugüne kadar, gerek içsalgı bezlerinin, gerekse kimyasal ileticilerin, kişilik gelişmesini ve yapısını nasıl etkilediğini, davranışın oluşmasında ne denli rol oynadığını doğrudan doğruya ortaya koyacak bilimsel yöntemler tam olarak geliştirilememişse de, içsalgı bezlerinin ve kimyasal ileticilerin, kişilik gelişmesinde ve yapısında dolaylı da olsa, etkili olduğu şüphe götürmeyen bir konudur.

BEDEN YAPISINA GÖRE KİŞİLİK :
Beden yapısının mizaç, karakter ve kişilikle ilişkisi üzerinde Hippocrates’le başlayan görüşler, yeni çağlarda bilimsel nitelik kazanmaya başlamıştır. Kısalık, uzunluk, zayıflık, şişmanlık, güzellik, çirkinlik gibi nitelikler, saç, göz, ten rengi gibi özellikler, yürüyüş, oturuş, mimik, jest gibi hareketler, insanın beden yapısına bağlıdır. Bunların hepsi, başkalarının insana karşı gösterdiği tepkiyi, ilgi ve ilişkiyi etkiler. Örneğin; şişman bir insana karşı çevrenin gösterdiği tepkinin algılanışı ve benlikte yerleşmesi, kişilikte olumsuz izler bırakabilir. Saçının rengi, gözünün güzelliğiyle ilgi çeken bir insanın kişiliğine, aşırı ve gereksiz güven duygusu ve bencillik yerleşebilir. Yani, beden yapısına ilişkin özellikler, kişilik gelişmesine ve yapısına belirgin nitelikler katar. Bunlar, diğer insanların tepkilerini etkiler. İnsanın bu tepkilere karşı geliştirdiği cevaplar, yani karşı tepkiler farklı olur. Bu karşı tepkilerin uzun süre benzer biçimde olması, değişik kişilik yapılarının oluşmasına neden olur.
Kafa, Göğüs, Karın ve Kas Yapısına Göre Ayırım :
Bedende diğerlerine oranla daha çok gelişmiş ve belirgin duruma gelmiş sistemlere göre (kafa, göğüs, karın ve kas), “Cerebral”, “Respiratoire”, “Musculaire” ve “Digestive” olmak üzere dört tip insandan söz edilir.
İnce, Uzun, Zayıf ya da Kısa, Geniş, Şişman Olmaya Göre Ayırım :
1923 yılında, Amerikalı araştırmacı Davenport, insanları beden yapılarına göre, “Slender”, “Medium” ve “Fleshy” olarak ayırmış ve ince, uzun, orta, şişman, etli olan insanların, birbirlerinden farklı kişilik yapısı olduğuna dikkati çekmiştir.
1927 yılında, Sovyet araştırmacı Galant, beden yapılarına göre insanları, “Stenosom”, “Mesosom” ve Megalosom” olarak üçe ayırarak, Davenport’un görüşüne yakın bir yaklaşım getirmiştir.
1927 yılında, Kretschmer, kafatası yapısının, yüzün, bedenin, kol ve bacakların ölçümünü yaparak insanları, “piknik”, “astenik / leptozom” ve “atletik” olarak üç temel tipe ayırmıştır. Ayrıca, beden yapısı bakımından bunların karışımından oluşan “karma” tiplerden ve bu üç tipe de uygun düşmeyen biçimsiz, tipsiz anlamına gelen “displastik” tiplerden de bahsetmiştir.

İçe ya da Dışa Dönük Olmaya Göre Ayırım :
Yine Kretschmer tarafından yapılan bu ayırıma göre, insanlar genel olarak, “siklotimik” ve “şizotimik” olmak üzere iki tiptir:Siklotimikler; çoğunlukla piknik beden yapısında bulunurlar. Dışa dönük, canlı, neşeli, sevecen, insancıl kişilerdir. Kolay ve çabuk duygulanır, sever, kızar, öfkelenirler. Uygulamalı ve toplumsal alanlarda başarı gösterirler. Şizotimikler; içe dönük, soğukkanlı, duygularını dışarıya yansıtmayan insanlardır. Çekingen ve alıngandırlar. Yalnızlıktan hoşlanırlar. Soyut konularla uğraşırlar. İradeleri güçlüdür. Başladıkları işin sonunu getirirler. Sürekli olarak iyi ve doğru yapmak çabası yüzünden, kimi kez hiçbir şey yapamadıkları da olur.
Kretschmer’in görüşlerinden esinlenen Corman, insanın beden ve ruh yapısının en iyi biçimde, yüze yansıdığını kabul ederek, birbirinden farklı beş kişilik yapısı olduğunu ileri sürmüştür. Bu tiplerin bir ucunda açık tip (dışa dönük, kolay ve çabuk uyum sağlayan özellikler taşır) yer almakta, öteki uçta ise kapalı tip (içe dönük, geç, güç ve zor uyum sağlayan özellikler taşır) yer almaktadır. Arada bulunan tipler, açık ve kapalı kişilik yapılarının değişik oranda karışımı sonucu oluşmaktadır.1940-1942 yıllarında Amerikalı Sheldon, kafatasını, iskeleti, gövdeyi, kol ve bacakları daha ince ve duyarlı yöntemlerle ölçmüş, Kretschmer’in kurduğu sistemi geliştirmiştir. Sheldon beden yapılarını, döl yatağı içinde gelişen oğulcukta ilk gelişen katmanlara göre; “endomorf”, “mezomorf” ve “ektomorf” olarak üç temel tipe ayırmış ve bu beden yapılarının üzerinde, bunlara uygun üç ayrı kişilik yapısının bulunduğunu ileri sürmüştür. Bu kişilik yapılarının her birinde birbirinden farklı yirmi kişilik niteliği yer almakta ve bunlar birden yirmiye kadar sıra numarasıyla liste olarak verilmektedir. Bu kişilik yapıları şunlardır:
Viserotonikler ; yemek içmekten hoşlanan, kolay ve çabuk duygulanan, güvensiz, açık yürekli, sevecen, insancıl, kolayca toplumsal uyum sağlayan kişilik yapısı gösterirler. (endomorf beden yapısına sahiptirler)
Somatotonikler ; spordan, serüvenden hoşlanan, güçlü görünen, acıya ve sıkıntıya dayanıklı kişilik yapısı gösterirler. (mezomorf beden yapısına sahiptirler.)Serebrotonikler ; içe dönük, insandan kaçan, diğer insanlarla kolay ilişki kuramayan, soyut düşünen kişilik yapısı gösterirler. (ektomorf beden yapısına sahiptirler.)
Bu tipler ve bunlarda bulunan kişilik yapıları, bu kadar kesin sınırlar ve özelliklerle birbirlerinden ayrılmazlar. Sheldon, bu tiplerden birinin bütün özelliklerini taşıyan insanlara ender rastlandığına dikkati çekmiş, her insanın kişiliğinde üç tipte ayrı ayrı bulunan kişilik özelliklerinin, değişik oranlarda bulunduğunu belirtmiştir. İnsanların çoğunluğunun kişiliği, bu üç tipte bulunan niteliklerin karışımından oluşmuştur. Son yıllarda yapılan geniş istatistik çalışmalarından toplanan veriler, beden yapısıyla kişilik özellikleri arasında istatistik açısından düşük bir bağlantı olduğunu ortaya koymuştur. Ancak, bu görüşler, kişilik yapılarını ve özelliklerini tanıyıp anlamada sağlam bir dayanak olmuş, kişiliği etkileyen daha önemli bedensel, fizyolojik, hormonal, kimyasal etkenlerin bulunabileceği olasılığını düşündürmüş, daha duyarlı yöntemlerin geliştirilmesini sağlamıştır.

RUHSAL VE TOPLUMSAL YAPIYA GÖRE KİŞİLİK :
Spranger :
Alman ruhbilimci Spranger, kişilik yapılarını toplumsal yer, rol, durum ve amaca göre altı temel tipe ayırmıştır:
Teorik tip : Soyut düşünen, düşüncelerini gerçekleştirmek için sürekli arayış içinde olan insanlardır.
Estetik tip : Sürekli olarak yenilik ve değişiklik peşinde koşan insanlardır.
Ekonomik tip : Maddi çıkarlarını üstün tutarlar.
Sosyal tip : Başkalarına yardımcı olmaktan hoşlanırlar.
Politik tip : Mevki elde etmek, güçlü, kudretli olmak için çabalarlar.
Dindar tip : Günlük yaşamdan çok öbür dünya ile ilgilenen, ikisi arasında sürekli bağlantı kurmaya çalışan insanlardır.

Heymans ve Wiersman :
Kişiliğe ilişkin özellikleri, duygulanım, etkinlik ve verilen kararların süresine göre iki uçlu, üç boyutta toplamışlardır (duygulanım, etkinlik, karar). Duygulanım boyutunun bir ucunda, aşırı duygulanım ve coşku (E), öbür ucunda bu durumun bulunmaması (nE), yani duygusuzluk, ilgisizlik yer alır. Etkinlik boyutu, aşırı etkinlik (A) ve etkinliğin olmaması (nA), kararlara ilişkin üçüncü boyut da, bunların sürdürülmesi (P) ve sürdürülmemesi (S) ne göre, iki uçla sonlanır. Üç boyut üzerinde yer alan bu özelliklerin birleşmesi sonucu sekiz tip tanımlanmıştır:

E A P : Sinirli
E A S : Kuşkulu, endişeli, takıntılı
E nAP : Dışa dönük, neşeli
E nAS : Öfkeli
nE AP : İçe dönük, durgun
nE AS : Tutarsız
nE nAP : İlgisiz
nE nAS : İlgisiz, tutarsız
Jung :

Hippocrates döneminden beri süregelen, içe ve dışa dönük kişilik yapısı görüşlerinden esinlenen Jung, bunlara yeni nitelikler ve özellikler katmış, insanın kişiler ve nesnelerle olan ilişkilerini değerlendirerek, bunlara yönelme ya da bunları iç dünyasına alıp benimseme biçimine bakarak kişiliği, içe ve dışa dönük olarak başlıca iki tipe ayırmıştır: İçe dönük tip ; nesnelerle zor ve olumsuz bağlantı kurar. Nesneden çok özneye bağlıdır. Nesne geri planda kalır, kişilik yapısı ve davranışın oluşmasına dolaylı olarak etki yapar. Bu tiplerin içinde bulundukları ortama uyumları güçtür. Toplumsal kurallar ve değerlerin benimsenmesi zorlukla olabilir.Dışa dönük tip ; nesnelerle kolay ve uyumlu bağlantı kurar. Nesnelere değer vererek düşünür. Eylemleri nesnelere göre düzenler. İlgisi özneden çok nesneye bağlıdır. Kendisinin dışındaki dünyaya daha çok ilgi duyar. İçinde yaşadığı ortamın ortak kurallarına ve değerlerine kolay ve çabuk uyum gösterir. Jung’a göre, içe ya da dışa dönük kişilik, kişilik gücünün yöneliş biçimidir. Bu güç doğuştan vardır, amacı üstün olan ruhsal işlevi belirlemek ve geliştirmektir. Genel olarak her kişilik yapısında, denge durumunda olan, içe ve dışa dönük özellikler vardır. Bilinç, dışa dönük olduğu zaman, bilinçdışı içe dönüktür, ya da bunun tersi söz konusudur. Değişik tiplerin özellikleri, kişiler arası ilişkilerde, evlilik sorunlarında, ana baba çocuk çatışmalarında, insanlar arası sürtüşmelerde, hatta toplumsal ve siyasi olayların ortaya çıkmasında önemli rol oynar. Gerçek yaşamda, işlevlerin iki boyut üzerinde dağılmış karışımları bulunur. Duyum, duygu, sezgi ve düşüncenin oluşturduğu eksen üzerinde karma durumlar ortaya çıkar.Jung’a göre içe ve dışa dönük tipler, kişiliğin duyum, duygu, sezgi ve düşünme gibi temel işlevlerine göre biçim alırlar. Bireyin içinde bulunduğu ortama, kültür ve zihinsel gelişme düzeyine göre bu işlevlerden biri ön plana geçer, kişilik üzerinde daha etkili rol oynar. Böylece ağırlık kazanan işlev, diğerlerini örter, geri planda gölgede bırakır. Ağırlık kazanan işlev, kişiliğin bilinçli yanını oluşturur. Genel olarak, gölgede kalan işlevlerden biri, üst işleve yardımcı olur. Geri kalan iki işlevden üçüncüsü, arada sıkışmış, dördüncüsü ise gelişmemiş olup, denetim dışı kalmıştır. Buna alt işlev adı verilir. Kişiliğin gelişip olgunlaşması, bu dört işlevin bilinç düzeyine çıkmasına, bilinçli olmasına bağlıdır. Kuramsal olarak tasarlanan bu durum, sadece ulaşılması gereken bir amaçtır. Günlük yaşamda böyle bir kişilik yapısına rastlama olasılığı ya hiç yoktur ya da çok enderdir. Kişilikte bulunan dört işlevden birinin gelişmesi, ergenlik çağı sonunda tamamlanır. Ancak, bu çağda olup kişilik gelişmesini tamamlamamış insanlar da vardır. Çocuksu kalmış olan bu insanlar, belirli durumlarda dört işlevden hangisine başvuracaklarını kestiremezler. Tutarsız davranırlar, kişilikleri dengesiz ve düzensizdir. Her an değişme gösterirler. Gelişmiş olan bir kişilik yapısında, söz konusu dört işlevden en az üçünün bilinç yüzeyine çıkması gereklidir. İçe ve dışa dönüklükte, uçlara yakın bulunan kişilerde, nevrotik yakınmalar ve belirtiler ortaya çıkar. Kişilik gelişmesinde amaç, ruhsal bütünlüğün sağlanmasıdır. Dört temel işlev, genel davranış eğilimleriyle birlikte değerlendirildiğinde birbirinden farklı sekiz değişik kişilik yapısı, yani tip ortaya çıkar:

Dışa dönük düşünen tip İçe dönük sezgisel tip
İçe dönük düşünen tip Dışa dönük sezgisel tip
Dışa dönük duygusal tip Dışa dönük duyumsal tip
İçe dönük duygusal tip İçe dönük duyumsal tip
Freud :

Çözümleyici (psychoanalitic) öğretiler, cinsel gelişmenin çeşitli dönemlerindeki saplantılar ya da bu dönemlere doğru gerilemelere göre; kişiliği “Ağız”, “Dışkıl”, “Üretken” ve “Özsever” olmak üzere tiplere ayırmıştır. Ancak, cinsel gelişmenin çeşitli dönemlerini birbirinden kesin sınırlarla ayırma olanağı bulunmadığından, Freud, günlük uygulamada üç farklı kişilik tipinin bulunduğunu ileri sürmüştür:
Sevgeç tip (Erotic) : Sevmenin ve sevilmenin egemen olduğu, ağır bastığı duygusal insanlardır.
Sado-masohist tip (Sado-masochism) : Üstben ile ben* arasında, sürekli çatışma ve sürtüşme gösteren insanlardır. Bir yanda katı kalıpların baskısı, bir yanda bunlara uyamamanın verdiği kaygı ve sıkıntı nedeniyle devamlı tedirginlik gösterirler. Takıntılı düşünce ve korkuları olabilir.
Özsever tip (Narcissistic) : kendi bedenine ve kişiliğine aşırı düşkün olan, kendisini seven ve beğenen insanlardır.

Bu üç tipin karşılıklı olarak biraraya gelmesi sonucu, iki tipin de özelliklerinin bir bölümünü taşıyan değişik kişilik yapıları ortaya çıkabilir: Sevgeç-Özsever, Sado-masohist-Özsever gibi. Freud’a göre; “id”, “üstben” ve “ben”, insan davranışlarını yöneten, çoğu kez bilincin dışında kalan, kişiliğin üç temel öğesidir. İd, kişiliğin çekirdeğini oluşturur, en eski ve en ilkel yönlerini, en doğal duygu ve dürtülerini içerir; insanın gerçek doğasıdır. İçgüdü, içtepki, istek, tutku gibi dinamik güçlerin barınağıdır. Biyo-psikolojik ve özellikle cinsel gereksinimler, doyuma ulaşmak için çaba gösteriler. İdin önemli bir bölümü baskı altında bulunduğu için, bilince kapalıdır.
Üstben ise, idin karşıtı olarak, kişilik yapısında çevreyi, yani bireyin toplum ve kültürden edindiği düşünce, norm ve değerleri temsil eder. Üstben, zamanla oluşur. Ancak, bir kere gelişip ortaya çıktıktan sonra, bireyin davranışlarını, düşünce, eğilim ve duygularını denetim altına alan, hatta sansür eden güçlü bir etken haline dönüşür.
Ben, bir bakıma idin savunucusu ve koruyucusu gibidir. Ben’in görevi, idin yinelenen doğal talepleri ile üstbenin sınırlayıcılığı arasında, birey hesabına sağlıklı ve sürekli bir psikolojik denge ve uyum sağlamaktır. Yani, bireyin iç evreni ile dış evren arasındaki ilişkileri düzenleyen bir arabulucu olarak ortaya çıkmaktadır.

ÇAĞDAŞ YAKLAŞIMA GÖRE KİŞİLİK :
Daha önceki tüm görüşlerin ışığı altında, Eysenck, kişilik yapısına yeni, çağdaş ve günümüzde de geçerliliğini koruyan bir yaklaşımla bakmış, kişiliğin yorumlanmasına yeni boyutlar kazandırmış, “nitelik” ve “tip” kavramlarını getirmiştir. Eysenck’göre “nitelik”, kişinin belli biçimde davranışta bulunma eğilimlerinin bütününden “tip” de niteliklerin toplanması ve örgütlenmesinden oluşur. Kişilik ise bunların birleşimi, bütünüdür.

Bu kurama göre, kişilik yapısı, birbirinden bağımsız iki uçlu yatay ve dikey iki boyut üzerinde değerlendirilmiştir. Yatay boyutun bir ucunda içe dönüklük, öteki ucunda dışa dönüklük; dikey boyutun üst ucunda nevrotik, alt ucunda normal tipler bulunmaktadır. Bütün insanların kişilik yapıları, bu iki boyut arasında bir yerde bulunur. Bu yer, gözlem, dereceli ölçek ve testlerle saptanır.
Dikey ve yatay boyutlarda yer alan ve kişiliği oluşturan öğeler, birbirinden ayrı olan, ancak aralarında bağlantı bulunan dört düzeye yerleştirilmiştir:

En alt düzeyde, kişinin tek tek olaylarda ortaya çıkan rasgele tepkileri yer alır. Bunlar, kişinin alışılagelen davranışları olabildiği gibi, bir olay, durum, kişi ya da nesne karşısında o anda oluşmuş, aynı biçimde yenilenme olanağı az davranışları da olabilir.
İkinci düzeyde, kişinin alışkanlık durumuna gelmiş davranışları bulunur. Bunlar, benzer koşullar altında, çoğunlukla benzer biçimde yenilenme eğilimi gösteren kişiye özgü davranışlardır.
Üçüncü düzeyde, alışkanlık durumuna gelmiş davranışlara ilişkin nitelikler arasında bağlantılar kurulur. Bu “nitelikler” örgütlenir. Dördüncü düzeyde, üçüncü düzeyde bulunan niteliklerin örgütlenmesi sonucu “tipler” oluşur. Örneğin, katılık, utangaçlık, bir konu üzerinde aşırı direnme, soyut düşünce eğilimi, tedirginlik gibi niteliklerin bir arada kümelenip örgütlenmesi, içe dönük tipi oluşturur. Melankolik ve kolerikler güçlü duygulara, sangen ve flegmatikler ise zayıf duygulara eğilimlidirler. Buna karşılık, sangen ve koleriklerde yüksek değişme hızı, melankolik ve flegmatiklerde düşük değişme hızı vardır.

Normal İçe ya da Dışa Dönük Olanlar :
Bir ucunda içe dönüklük, bir ucunda dışa dönüklük bulunan yatay boyutun iki ucunda yer alan normal tiplerin özellikleri şöyledir:
Tipik içe dönük olanlar ; sessiz, çevreye karşı kapalıdırlar. İnsanlardan kaçar, kendi başlarına kalmak isterler. Okumak, yazmak, resim, müzik gibi uğraşılardan hoşlanırlar. İnsanlarla kolay ilişki kuramazlar, zor arkadaş edinirler. Yapacakları hareketi önceden düşünüp tasarlarlar. Günlük yaşantıyı, olayları, kişileri ciddiyetle ele alırlar. Sakin, telaşsız bir yaşam biçimini sever, duygu ve coşkularını çok sıkı denetim altında tutarlar. Aşırı duygulanımdan kaçar, hareketlerini ve davranışlarını iyi denetlerler. Çok ender olarak saldırganlık davranışında bulunurlar. Güvenilir insanlardır. Kurdukları toplumsal ilişkileri sınırlı ve dengeli olarak sürdürürler. Ahlak kurallarına büyük değer verirler. Yaşama bakış açıları karamsardır.
Tipik dışa dönük olanlar ; insancıl, cana yakındırlar, insanlarla birlikte bulunmaktan hoşlanırlar. Kolay ilişki kurar, çok arkadaş edinirler. Kendi başlarına kalmaktan, okumak ve çalışmaktan hoşlanmazlar. Heyecan veren olaylardan hoşlanırlar. Hareket ve davranışları üzerindeki denetimleri zayıftır. O anda içlerinden geldiği gibi hareket ederler. Neşeli, hareketlidirler, çok konuşur, şakadan hoşlanırlar. Genellikle tasasız, iyimserdirler, gülmeyi eğlenmeyi severler. Kolay kızıp öfkelenir, kendilerini kaybederler. Saldırgan hareket ve davranışları sıktır. Duygularını sıkı denetim altında tutamaz, ahlak ve toplum kurallarına pek aldırmazlar. Her zaman güvenilir değildirler.

Nevrotik İçe ya da Dışa Dönük Tipler :
Üst ucunda nevrotik, alt ucunda normal kişilik yapısı bulunan dikey boyutun üst ucunda bulunan nevrotik tipte, aşırı ve değişken duygulanım alanı, kaygı, tedirginlik, duyarlılık, alınganlık, kolay ve çabuk tepki oluşturma gibi nitelikler bulunur. Normal uçta bulunan tipte ise, dengeli ve düzenli duygulanım alanı, güven duygusu, düşünceli hareket gibi nitelikler yer almıştır.
Nevrotik içe dönük tip ; sürekli kaygı ve endişe içindedir. Takıntılı düşünceleri ve korkuları vardır. Alıngan, sinirli ve tedirgindir. Aşırı duyarlıdır. Zaman zaman durgunluk, isteksizlik, ilgisizlik durumları olur. Gerçeklerden kaçar. Gündüz rüyası ve fantezilere dalar. Güvensizdir. Aşağılık duygusu vardır. İnsanlarla kolay ilişki kuramaz. Topluluklarda arka planda kalır. Devamlı uykusuzluktan yakınır. Kendi gerçekleriyle bağdaşmayan amaç, istek ve beklentiler peşinde koşar. Bunlara erişemedikçe kaygısı artar. Yaptığı, başardığı işleri küçümser. Kendisini başkalarıyla kıyaslayıp onlara erişmeye çalışır. Olanak, yetenek ve becerilerini geliştirmek için çaba harcamaz. Bu tiplerde nevrastani ve takıntılı düşünce ve korkular sık görülür.
Nevrotik dışa dönük tip ; kaygılı, endişeli ve tedirgindir. Ruhsal gücü zayıf ve yetersizdir. İlgi alanı dardır. Devamlı bedensel yakınmaları vardır. Neşesiz, karamsar, ters huylu, durgun ve isteksizdir. Düşünmeden karar verir. Çabuk hareket eder, sık sık yanılır. Erişmek isteği, amaç, istek ve beklenti düzeyi düşüktür. Erişmek istediklerinin de kendi gerçekleriyle bağlantısı yoktur. Buna karşılık, yaptığı işleri abartır. Kendince başarılı saydığı davranışlarla övünür. Bu tiplerde histeri belirtileri kolayca ortaya çıkar.
Nevrotik denekler ve suçlular üzerinde yapılan araştırmalardan sonra, nevrotik içe dönüklerin daha çok kaygı, endişe, takıntılı düşünce, korku ve benzeri gibi belirtiler göstermelerine karşın, nevrotik dışa dönüklerin histerik belirtiler yanında, suç niteliğindeki eylemleri daha sık yaptıkları ortaya çıkmıştır.
Ruhsal bozukluklar ve hastalıklar, yatay ve dikey boyut dışında, yeni boyut üzerinde yer alır. Bu boyut üzerinde de diğer boyutlarda bulunan nitelikler farklı inceliklerle sıralanmıştır. Bu tür yaklaşıma göre, normal sayılan kişilik sınırıyla ruhsal bozukluklar ve hastalıklar arasında sadece nicelik farkı olduğu söylenebilir.

ORGANİZASYONLARDA RASTLANAN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ :
Kontrol Odağı :
Kontrol odağı tanımı, ilk defa Rotter tarafından 1966 yılında yapılmıştır. Kontrol odağı, her zaman bireyin etrafında gelişen olayları algılama biçimi ile ilgilidir. İnsanlar, karşılaştıkları durumlar üzerinde ne kadar kontrol sahibi oldukları hakkında farklı düşünüş tarzlarına sahiptirler. Kontrol odağı algılamaları kişilerin hayat tecrübeleri ile de ilintilidir. Bunun yanında, konuya daha geniş bakıldığında sosyal sınıf da kontrol odağı üzerinde önemli rol oynamaktadır.
Bazı insanlar, çevrelerinde ve hayatlarında gelişen önemli olaylar üzerinde, göreceli olarak az bir etkileri olduğunu düşünürler. Diğerleri ise yaşadıkları dünya hakkında belli bir etkileri olduğuna inanırlar. Kontrol odağı, insanların bu tarz düşünceleri ile ilgilidir. Dışsal kontrol odağına sahip insanlar, kendi dışlarında gelişen güçlerin hayatlarını kontrol ettiğine inanırlar. Başlarına gelen olayları kadere, şansa atfederler. Kendi hareketleri ve yaşadıkları arasında, oldukça düşük bir oranda ilgi olduğunu düşünürler. İçsel kontrol odağına sahip kişiler ise, sahip oldukları davranışların ve hareketlerin, hayatlarında gelişen olayları etkilediğine inanırlar. İçsel kontrol odağına sahip kişilerin performansları daha iyidir, çünkü hayatlarında gelişen olayların, sahip oldukları niteliklerden kaynaklandığını düşünürler. Başarılı olduklarına inanırlar, çünkü başarılı olma yolunda çaba harcamışlardır. Dışsal kontrol odağına sahip insanlar ise başarısız oldukları durumlarda olayların kendi kontrolleri dışında geliştiğini düşündüklerinden şanssız veya kadersiz olduklarına inanırlar. Ya da başkalarının başarılı oldukları durumları, onların şanslı olmalarına ya da verilen görevin basitliğine yorumlarlar.
İşletme ortamlarında, içsel kontrol odağına sahip çalışanlar, dışsal kontrol odağına sahip çalışanlara oranla daha kolay motive olurlar ve doğrudan yönetilmeleri de gerekmez. Çünkü göstermiş oldukları performansın yaptıkları iş sonucunu etkileyeceğine inanırlar.Konu ile ilgili yapılan araştırma sonuçlarına göre, kültür faktörünün de insanların kontrol odaklarını algılama biçimleri üzerinde etkili olduğu bulunmuştur. Diğer araştırmalar, bireysel farklılıkların sadece kültürle değil, aynı zamanda fiziksel sağlık ve psikolojik uyum ile de ilintili olduğunu göstermiştir.

Öz-güven :
Öz-güven, kişilerin yetenekleri ve kendileri hakkında sahip oldukları düşüncelerdir. Yüksek öz-güvene sahip kişiler, kendilerini bir çok farklı durumla baş edebilecek kadar değerli ve yetenekli görürler. Düşük öz-güvene sahip kişiler ise yeteneklerini sorgularlar, kendi değerleri hakkında şüpheye düşerler, farklı durumlarda endişeye kapılırlar.Öz-güven kavramı, firma içindeki davranışları anlamada önemlidir. Öz-güven, kişilerin faaliyetleri ve iş seçimleri konusunda rol oynamaktadır. Öz-güvenleri yüksek olan insanlar, öz-güvenleri düşük insanlara oranla rekabet gerektiren işlerde çalışmayı tercih ederler. Çalışma ortamında öz-güvenleri yüksek insanlar kendilerine yüksek hedefler koyarlar ve genelde zor işleri başarmayı isterler. Yüksek öz-güven, aynı zamanda iş motivasyonu ve iş tatmini üzerinde de önemli rol oynar. Ancak yine de akılda tutulması gereken bir nokta, öz-güvenleri düşük kişilerin, yetenekleri hakkında şüpheleri olmasına rağmen yüksek öz-güvenli kişiler gibi çalışabilmeleridir.

A ve B Kişilikleri :
A kişiliğine sahip insanlar genelde, aşırı rekabeti severler, sabırsızdırlar, sürekli aceleleri vardır, başarmak için hırslıdırlar ve bazı durumlarda düşmanca tutum takınabilirler. Bu tip insanlar kısa zaman içerisinde birçok işi bitirmek isterler, sürekli insiyatif almak istediklerinden genelde geçinilmesi zor kişilerdir. İletişim esnasında oldukça sabırsız olduklarından sürekli karşısındakinin sözlerini keserler ya da cümlelerini tamamlarlar. A kişiliğinin daha rahat ve geçinilmesi kolay tarzı ise B kişiliği olarak adlandırılır. Popüler basında, A kişiliği ya da A kişiliğine sahip insanlarda daha çok kalp krizi, yüksek tansiyon gibi vakalara rastlandığına dair yazılar bulunmaktadır.

A kişiliği, fazla sorumluluk alıp bir çok işi bitirmek istediğinden işletmeler için, özellikle bir çok işin aynı anda yapılmasını gerektiren durumlar için ideal çalışanlar olarak görülebilir. Ancak geçinilmesi zor bir yapıya sahip olduklarından ve insanlarla etkileşim içinde olunması gereken durumlarda başarısız olacaklarından durum beklenenden farklıdır.Bu konu ile ilgili yapılan araştırma sonuçları, A kişiliğine sahip yöneticilerin, B kişiliğine sahip yöneticilere oranla astları ile daha fazla çatışma yaşadıkları bulunmuştur. A kişiliğine sahip çalışanlar, iyi birer takım oyuncusu değildirler, çünkü yalnız başına çalışırken başarılı olabilirler. Ayrıca A kişiliğine sahip çalışanlar, uzun vadeli projelerde sıkılıp başarısız olurlar, çünkü sabırsız olduklarından hemen sonuç görmek isterler.

Başarı, Sevgi ve Güç İhtiyaçları :
David McClelland uzun yıllar yaptığı araştırmaların sonucunda, her insanda dereceleri değişse de üç farklı özellik olduğunu bulmuştur; başarı ihtiyacı, sevgi ihtiyacı ve güç ihtiyacı. Yüksek başarı ihtiyacına sahip insanlar, rekabet gerektiren ortamlarda başarılı olmak ve kendi mükemmeliyetçi standartlarını karşılayabilmek için özel bir arzu duyarlar. Bulundukları çalışma ortamında yaptıkları işten bizzat kendileri sorumlu olmak isterler, kendileri için net hedefler belirlerler ve göstermiş oldukları performans konusunda geribildirim isterler. Ve genelde bu tipte insanlar güçlü başarma güdülerini tatmin edecek işlerde çalışırlar.Sevgi ihtiyacı duyan kişiler, genelde başkaları ile iyi ilişkiler kurmak ve sürdürmek üzerine odaklanmışlardır. Sadece kendilerinin başkaları tarafından beğenilmesini değil, aynı zamanda herkesin birbiri ile iyi geçinmesini arzularlar. Beklenildiği gibi, takım çalışmasını severler, başkalarının duygularına karşı hassastırlar, kişisel çatışmalara sebebiyet verecek davranışlardan kaçınırlar. İşletme ortamında bu tip insanlar, sürekli başkaları ile etkileşim içinde olacakları işlerde çalışmayı tercih ederler. Yine de bu tarz insanlar, kişisel ilişkiler konusunda her ne kadar hassas olsalar da bir yönetici, sadece sevgi ihtiyacı duyan kişilerden oluşan bir ekip kurmak istemez, çünkü bireyler birbirleri ile iyi ilişkiler kurmaya daha çok odaklandıklarından, grubun planladığı işleri yapma konusunda başarısız olabilirler. Sevgi ihtiyacı duyan kişiler, başkalarını değerlendirmeleri gereken pozisyonlarda da başarısız olabilirler, çünkü mevcut ilişkileri bozacağı endişesinden astlarına olumsuz bir geribildirim vermekte zorlanabilirler.Başarı ihtiyacı duyan kişiler, başkaları üzerinde hem duygusal hem de davranışsal etki yaratıp kontrol etmeyi arzularlar. Bu tip insanlar, genelde başkaları üzerinde etki bırakabilecekleri yöneticilik pozisyonlarında veya liderlik vasıfları gerektiren işlerde çalışırlar. Ve genelde düşük başarı ihtiyacı duyan insanlara oranla liderlik vasıfları gerektiren işlerde başarılı olurlar. Ancak işletme ortamlarında başarı ihtiyacı yüksek olan iki çalışan aynı ortamda yer alması sorun yaratabilir.
Micheal Stahl, yaptığı bir araştırma sonucunda, yöneticilerin yüksek derecede başarı ve güç ihtiyacı duymalarının, aslında işlerini başarı ile yürütmeleri için gerekli olduğunu bulmuştur. Yüksek sevgi ihtiyacı, yöneticiler için gerekli olmayabilir, çünkü astları ile arasını iyi tutma çabaları yüzünden konulan hedeflerin gerçekleştirilmesi konusunda olmaları gerektiği kadar katı olamayabilirler.

Yorum ekle 1 Kasım 2006

Jung, Psikanalitik Kuram Nedir

Jung, insanları sınıflandırmaya çalışır:İçedönük Tip: Dış dünyanın uyaranlarını reddeden kendi içine dönmüş tiptir.
Dışadönük Tip: Gereksinim duyduğu dış dünyaya yönelmiş ve uyaranlarını çevresinden alan tiptir.Jung, kişiliğin dört ana fonksiyonunu tanımlamıştır:Duyuş: Duyu organıyla algılamadır.Hissetme: Kendini ve başkalarını değerlendirebilme yeteneğidir.
Düşünme: Düşünme işlevi ve kavrayışıdır.Sezgi: Bilinçli olarak kavramanın dışında gerçeğin fark edilmesidir.

Jung bunlara dayanarak sekiz tür içe ve dışa dönük tip tanımlar:
Dışadönük Düşünen Tip: Nesnel düşünceler ön plandadır. Enerjisini öğrenmeye ve dış dünyayla ilgili bilgi toplamaya harcar. Duygusal yönleri baskın değildir. (Bilim adamları) İçedönük Düşünen Tip: Aşırı durumlarda kişinin kendine yönelik araştırmaları sırasında gerçeklik hissi kopabilir. Kendini duygularından korumak için onları bilinçaltına itmiştir. İnsanlar onu pek ilgilendirmez. İnatçı ve gururludurlar.Dışadönük Duygusal Tip: Duygular düşüncelere egemendir. Duygusal tepkileri oynak ve değişkendir. Düşünce işlevleri iyi gelişmemiştir. Sevgileri kolayca nefrete dönüşebilir.İçedönük Duygusal Tip: Duygularını dış dünyadan saklayan, ilişki kurması güç insanlardır. Melankolik olmalarına karşın dışarıdan kendine yeten kişi izlenimi de verebilirler. Derin ve yoğun duyguları nedeniyle zaman zaman patlamalar yaşayabilirler.Dışadönük Duyusal Tip: Gerçekçi, pratik, aklına koyduğunu yapan kişidir. Zevk ve heyecan verici şeyleri severler ama duyguları yüzeyseldir. Dış dünyadan gelen uyarımlara dönük yaşarlar. Buna bağlı olarak ilaç bağımlılığı ve cinsel sapmalar sıkça görülür.İçedönük Duyusal Tip: Dış dünyadan uzak durmayı tercih ederler. Kendi duyularına yönelirler, sakin, edilgin, davranışlarını denetim altında tutan biri izlenimi verirler. Duygu ve düşüncelerindeki kısırlık nedeniyle insanların ilgisini çekmezler.Dışadönük Sezgili Tip: Oynak ve tutarsız bir yapıya sahiptir. Yenilikleri izlemeye çalışırlar ancak uzun süre konsantre olamazlar. Bunun nedeni düşüncedeki kısırlıktan ötürü sezgilerine göre davranmalarıdır.İçedönük Sezgili Tip: Genellikle çözülmesi güç bir tip gibi algılanır. Kendisine göreyse değeri anlaşılmamış bir dahidir. Dış gerçeklikle ilişkisi olmadığından insanlarla iletişim kuramaz. Anlamını bilmediği imgeler dünyasında yaşar ancak imgelere ilgisi de sürekli olmadığından bir sonuca ulaşamaz.Jung, bu karakter tiplerinin fazla gelişmiş bilinçli tutumları ve bastırılmış bilinçdışı tutumları içerdikleri, dolayısıyla uç örnekler olduklarını işaret eder. Gerçekte insan ya içe ya da dışa dönüktür. Dört işlevden biri diğer üçüne göre bilinçli dünyasına egemendir. Jung bunu birincil işlev olarak adlandırır. Bunun yanı sıra bir de yardımcı işlev vardır. Y. İşlev birinci işleve hizmet eder ve bağımsız değildir. Bu nedenle B. İşleve karşıt çalışmaz. Jung’un tipolojisi, insanların sınıflandırılamayacağını savunanlarca ağır şekilde eleştirilmiştir. Oysa Jung da temel olarak insanın kendine özgülüğüne inanır. Onun anlatmak istediği her insanın bu sekiz kategoriden birine ait olduğu değil; bilinç ve bilinçdışı düzeylerdeki tutum ve davranışların farklı bir dağılım gösterdiğidir.

JUNG PSİKOLOJİSİNE AİT BAZI KAVRAMLAR

Ego: Kişiliğin bilinçli tarafıdır. Kişiliğin en üst düzeyde yer alan bileşimidir. Görevi gerçekle ilişkiyi ve uyumu sağlamaktır. (algılama,hatırlama,düşünme,duyumsama) Ego, kişiliğin bütünlüğünü sağlar. Ego, birçok duyu-algılamayı bastırır. Kişisel bilinçaltı: Egoya komşudur. Önceden bilinçli olan ancak sonra görmezlikten gelinmiş ya da bastırılmış düş ve arzulardan, deneyimlerden oluşur. Sadece bireyin kendine aittir. Ego ile kişisel bilinçaltı arasında iki yönlü etkileşim vardır. Kişisel bilinçaltına ait anılar kontrol zayıfladığında(uyku) hatırlanabilirler. Bazen de zaman ve mekan ya da rastlantısal bir ilişki anıları ortaya çıkarır.Kollektif Bilinçaltı ve Arketipler: K. Bilinçaltı, kişisel bilinçaltından daha derinlerde bulunur, kalıtımsaldır ve insanlığın evrimsel gelişiminin izdüşümüdür. Arketip, duygusal yönlü, güçlü, kalıtımla gelen evrensel bir düşünme biçimidir. Bu sembollerle anlama ve bu algılamaya uygun şekilde davranmadır. Bazı arketipler önemli oranda geliştiğinden ayrı birer kişilik olarak incelenmektedirler.

Kollektif Bilinçaltında bulunan belli başlı arketipler:
Persona: Kişiye ait olan pek çok şeyin bastırıldığı durumdur. Kendinden beklenene uyma, kabul edilen davranışları yapma vs. Kişi persona ile toplumdaki diğer kişiler üzerinde olumlu etki yaratmaya çalışır. Kişinin birden fazla personası olabileceği gibi evde ve işte farklı personalarını da kullanabilir. Personanın bir başka fonksiyonu da kişisel çıkar sağlamaktır. Örneğin yapmakta olduğu şeyden hoşlanmayan birey, ilerde gelebilecek yararı düşünerek yapmakta olduğu şeye devam eder. (not çıkarmak) Personanın aşırı kullanımı psikopatalojiye neden olabilir. Personasıyla özdeşleşen kişi kendine yabancılaşır. Buna şişme denir. Buna engel olmak için kişi personasına aktarmadığı yönlerini (öznel tarafını) tanımalı, barışık olmalı ve kınamamalıdır.
Gölge: Kişinin kendi cinsiyetini temsil eden ve hemcinsleriyle ilişkisini düzenleyen arketipine gölge denir. İçgüdüsel ve ilkel taraftadır, güçlü ve tehlikelidir. Toplumsal yönün sürdürülebilmesi için gölge persona tarafından bastırılmalıdır. Gölge ısrarcıdır. Ego ve gölge işbirliği yaptıklarında kişi kendini yaşam dolu hisseder, zihinsel işlevleri canlanır, bedensel etkinlik artar. Kişi bunalıma girdiğinde ise gölge ego üzerinde denetim kurmaya çalışır. Ani kararlarda ve kararsızlık durumlarında gölge iş başındadır. Gölgenin reddedildiği bir kişilik sönük kalır.
Anima ve Animus: Erkeğin dişi arketipi animadır. Kadının erkek arketipi animustur. Aşırı erkeksi özellik gösteren erkeklerde anima bilinçdışı kalır ve gelişemez. Bu da bilinçdışını zayıf ve etkisiz kılar. Böyle tipler çoğu kez zayıf ve bağımlıdır. Her erkek doğuştan sahip olduğu kadın imgesine göre kendine eş seçer. Erkekte anima ilk annede, kızlarda animus ilk babada yansır. Animanın aydınlık (saf,asil,temiz) ve karanlık (baştan çıkarıcı, cadı) iki yönü vardır. Ben: Bilinçdışındaki diğer arketipleri ve onların bilinç düzeyindeki ortaya çıkışlarını düzenler ve örgütler. Kişiliği bütünleştirir. Orta yaşlara gelindiğinde ortaya çıkar. Çünkü ancak bu yaşlarda kişilik tam olarak gelişmiş ve bireyselleşmiştir. Bu da ancak insanın kendisine ilişkin her şeyi bilinçlendirmesi ile gerçekleşir. Eğer ego ben arketipinin çağlarına uymaz ve bilinçdışı içeriğin ben’e ulaşmasına izin vermezse kişi kendini tanıyamaz. Kendini tanımadan kendini gerçekleştirme meydana gelemez.
Simgeler: Binlerce yıldan beridir değişmeden gelmiştir. Simgenin üç yönü vardır:
Soyut ya da o anda bulunmayan bir şeyi açıklamak için kullanılır.
Bir parça ile bütünü ifade eder.
Elinde gerçek bir güç bulunduran yaşayan gerçekliğe dönüşür.(kara kedi)

Atalarımıza ait korkuların geçerliliği halen devam edebilmektedir.
Cinsellik açısından iki tür ilke vardır:
Erkeğe özgü ilkeler: etkin, parıltı, dölleyici, içe giden.
Kadına özgü ilkeler: edilgen, silik, döllenen, içine gidilen.

Erkeğe ait büyük simgeler :
Güneş: Parıltı,
Baba: Aydınlatan,
Ateş: Güneşe bağlı,
Falüs: Erkeklik organı

Kadına ait büyük simgeler:
Toprak: Döllenen,
Su: Doğurgan,

Kişilik bölümleri birbiriyle sürekli etkileşim halindedir. Bunlar üç ayrı biçimde ortaya çıkar:
Bir bölüm diğer bölümün güçsüzlüğünü ödünleyebilir,
Bir bölüm diğerine karşı çıkar,
İki ya da daha çok bölüm birleşerek bütün durumuna gelir.

Ödünleme: Bilinçdışı, kişilik sistemindeki zayıflıkları sürekli ödünlemeye çalışır. Dışadönük bir insanın rüyaları içedönüktür.
Karşı çıkma Etkileşimi: Duygular düşüncelere karşı çıkarlar. Çatışma sürekli var olandır ve bu çatışmalara dayanma gücü gösteremeyen insan nevroz ya da psikoz yaşar.
Psike: Kişiliğin tümüdür. Bilinç, kişisel ve ortak bilinçdışı tümüyle psikeyi oluşturur. Bireyin fizik ve toplumsal çevresiyle uyumunu sağlar.Psikenin Dinamiği: Kapalı bir sistemdir. Kendi içeriği ile çalışır ve yüzeyi yalnızca dıştan içe bir geçirgenlik gösterir. Psike sürekli uyarılma ve değişme durumundadır. Dış kaynaklı enerjisini dokunduğumuz, hissettiğimiz vs. şeylerden alır. Dış çevre ve bedenden gelen uyaranlar enerjinin dağıtılması ve yer değiştirmesini gerektirir. Kişiliğin çalışmasını sağlayan enerjiye ruhsal enerji denir. Psikeye sürekli olarak dolan yeni yaşantılar onun dengesini bozar. Psike sürekli çalışır, uykuda da rüya üretir.Eş Değerlilik ve Entropi İlkeleri: Enerjinin psikenin çeşitli bölümlerine aktarımı iki fizik ilkesine göre olur: Eşdeğerlik ilkesine göre, kişiliğin bir bölümündeki enerji azalır ya da yok olursa aynı miktar enerji başka bir ruhsal alanda ortaya çıkar. Enerji yok olmaz. Enerji bir bölümden diğerine geçerken birincinin bazı özelliklerini diğerine taşır.Entropi ilkesi, enerjinin psikenin çeşitli bölümleri arasında denge kurma çabasını tanımlar. Enerji alış-verişi süreklidir ve asla dengeye ulaşamaz. Gerilim ve çatışma vardır.Ruhsal Enerjinin Gelişmesi ve Gerilemesi: İnsan doğuştan itibaren zihinsel fonksiyonlarını kullanır. Gelişen fonksiyon enerjiyi kendine çeker. Ruhsal enerjinin gelişmesi için birbirlerinin karşıtları olan işlevlerin (duygu,düşünce) birleşip uyuşması gerekir. Gerilemede ise enerji çıkarılır. Egemen işlevin işine yaramayan enerji fazlası çıkarılır.

KİŞİLİĞİN GELİŞİMİ
Jung’un gelişim psikolojisine yaklaşımı dönemindekilerden oldukça farklıdır. İnsanın karmaşık bir organizma olduğunu ve insan davranışlarında doğal, içsel ve sosyal mekanizmanın karmaşık bir bütününün etkili olduğunu savunur. Kişi bir yaşam evresinden diğerine geçerken kendiliğin yeni yönleri ortaya çıkar ve etkinlik kazanırlar. Jung insan hayatını iki temel bölüme ayırmıştır:
İlk yarıda insan daha çok biyolojik yönüne ve toplumsal boyuta önem verir.
İkinci yarıda kültürel ve ruhsal taraf önem kazanır.
Toplumlar bilimsel bilgi ve teknik beceriler üzerine kurulduğu zamandan beri insanlar kaçınılmaz olarak tek yönlü gelişmeyle karşı karşıya kalmışlardır. Bu yönelim nedeniyle sezgici özellikler bastırılmıştır. Yaşamın ikinci yarısında insanlar için varoluş mücadelesi anlamını değiştirir. Değer yargılarının değiştiği bu dönemde (kırklı yaşlar) depresyonlar ve sinir hastalıklarında artış görülür.
Bireyleşme: Yaşamına ayrımlaşmamış bir bütün olarak başlayan bireyin kişiliğinin her bir sisteminin faklılaşması ve kendi içinde alt sistemlere ayrılmasıdır. Buna bireyleşim de denir.
Bütünleşme: Bireyleşme ile iç içedir. İlk aşamada kişiliğin tüm yönleri bireyleşir. İkinci aşamada kişiliğin birbirine karşıt eğilimleri birleşir. Bu sürecin sonunda ben arketipi oluşur.
Toplumsal Etmenlerin Rolü: Yaşamın ilk yıllarında çocuğun psikesi ebeveynlerininkinin bir yansımasıdır. Bu durumda ebeveynlerin ruhsal sorunları da çocuğa yansır. Okula başlayan çocuğun özdeşiminde çözülme başlar. Bu noktada ebeveynin koruyucu ya da baskıcı tutumu çocuğun bireyleşimini zedeler. Anne babanın rolü cinsiyete göre farklılık gösterir. Ebeveynler birlikte personanın gelişiminde etkilidirler. Toplum ve toplumun kültürü ve toplumun onayladıkları da etkilidir.

YAŞAM DÖNEMLERİ
Dört aşama vardır:
Çocukluk: Doğumdan erinliğe kadar sürer. Çocuk bilinçlidir ancak algılarını örgütleyemez. İçgüdülerinin egemenliğinde yaşar ve bağımlıdır. Davranışları düzensizdir. Büyüdükçe bellek süreleri uzar ve bir kimlik duygusu oluşmaya başlar. Çocuk kendisinden ben olarak söz etmeye başlar.
Gençlik ve genç yetişkinlik: Bedensel değişikliklere ruhsal devrimler eşlik eder. Psike çok çeşitli kararlar almak ve toplumsal yaşama yeni uyumlar geliştirmek zorundadır. Çocukluk düşlerini sürdürmek ve gerçekliği kabul etmek istemeyen bireyler için bu dönem sorunları da birlikte getirir. Zorlukların ortak noktası çocukluk düzeyindeki bilinçten kopma güçlüğüdür. Benliğin derinliklerindeki bu eğilim (çocuk arketipi) çocuk olarak kalmayı yeğler.
Orta Yaş: Bu dönem 35 ve 40 yaşları arasında başlar. Kişi çevresine uyum sağlamış ve toplumun bir parçası haline gelmiştir. Bu dönem kendine özgü bazı zorlukları da getirebilir. Psikede gizli bir şekilde var olmuş manevi değerler gençlik yıllarındaki maddeci tutumlar nedeniyle ihmale uğramıştır. İkinci yaşam döneminde edinilmiş yöntemler terk edilerek ruhsal enerji yeni yollara kanalize edilmelidir. Bu yaşamın çok zorlu aşamalarından biridir. Bir çok insan bu aşamayı gerçekleştiremez.
Yaşlılık: Jung’un yaklaşımını diğerlerinden ayıran önemli özelliklerden biri de; yaşlılık döneminde bile insanın tüm kişisel gelişim potansiyelini gerçekleştirme eğilimini sürdürdüğüdür. Yaşlılık dönemi bir bakıma çocukluğa benzer, kişi bilinçdışına gömülür.( bu iki karşıt görüş var ama hangisi geçerli belirtmemişler! )

İŞLEVLER
Jung, ruhsal işlevleri dört bölümde toplar: düşünme, hissetme, duygu, sezgi.
Düşünme: Düşünceler arası bağlantı kurma, genel kavramlara ulaşma, sorun çözme.
Hissetme: Düşüncenin olumlu ya da olumsuz duygular oluşturmasına göre düşünceyi değerlendirme.
Duyu: Duyu organlarının uyarılmasıyla algılanan duyular.
Sezgi: Düşünce ya da duygu katkısı olmaksızın o andaki yaşantının oluşturduğu izlenimi tanımlama. Yargılama ya da mantık gerekli değildir.

RÜYALAR VE SİMGELER
Rüya ruhsal bir oluşumdur. Bilincin alışılmış verilerine ters düşer. Bilinç olaylarının aralıksız gelişiminin sınırında yer alır. Rüya, ruhsal bir etkinliğin tortusudur. Jung’un rüyaya yaklaşımı büyük oranda Freud’un yaklaşımına benzer. Ancak Jung sınırlamaları fark etmiş ve ayrıldığı noktalara eleştirilerinde yer vermiştir. Freud’a göre rüya içeriğinin iki kaynağı vardır. Bunlar bir önceki gün yaşananlar ve çocukluk dönemidir. Jung bunu kabul etmekle birlikte rüyaların atalarımıza ilişkin çok daha derinlikli üçüncü bir kaynaktan (kollektif bilinçdışı) da beslendiğini savunmuştur. Freud, rüyayı cinsel içerikli yasak duyguların oluşturduğunu düşünürken; Jung içeriğin çok daha geniş kapsamlı olduğunu ve temel insani var oluş konularını da içine aldığını düşünür. Rüyalar ruhun doğal bir ürünüdür. Bir rüyanın tüm yönleriyle anlaşılmasında ilk adım onun tüm kapsamının bilinmesidir. Rüya; rüya sahibi ve onun yaşamı ile ilgili ilişkilerin, simgelerin ilişkilendirilmesini ve anlamlandırılmasını içerir. Her imaj ve simge incelenmeli ve rüya sahibi için anlamı saptanmalıdır. Stevens’a göre; Jung’un rüya teorisini dört başlık altında toplanabilir:Rüyalar bilinç düzeyindeki bir niyet ya da arzudan bağımsız olarak kendiliklerinden oluşurlar.Rüyalar kişiliğin dengesini ve bireyselliğini teşvik etmeye yönelik amaçlı ve dengeleyici unsurlar barındırırlar.Rüya sembolleri birer işaret olmayıp gerçek sembollerdir ve aşkın bir fonksiyona sahiptirler.
Serbest çağrışıma dayalı yorumlardan çok, amplifikasyon ve aktif imgelem teknikleri sağaltım gücünü ortaya koyar.,Jung klişeleştirilmiş simgelerin kullanılmasına karşı çıkar. Rüyanın etmenleri çok yönlüdür. Rüyayı gören kişinin çeşitli özellikleri, kültürü, vb. yorumlamada hesaba katılmalıdır. Ayrıca aynı simgenin anlamı birey için değişik zamanlarda farklılık gösterebilir. Aynı simgenin anlamı bireylere göre de değişir. Hatırda kalan rüyalar küçük parçacıklar dahi olsa bunların birer hikayesi vardır ve bunlar özel bir piyes şekline bürünür. Bu tip rüyalarda dört aşamalı belirgin bir yapı vardır:
Aşama 1) Çeşitli kişilerin yer aldığı, ter ve zamanı tayin eden sunum kısmı,
Aşama 2) Durumun karmaşıklaştığı, kurgusal gelişim kısmı,
Aşama 3) Olayların kesinlik kazandığı, ani değişiklik kısmı,
Aşama 4) Sonuç, çözüm veya rüya eyleminin neticesini içeren çözüm kısmı.

SİMGELER
Simge iki temel amaca hizmet eder. Bunlardan biri; engellenmiş içgüdüsel tepiye doyum sağlamaktır. Simgeler içgüdülerin dönüşüme uğramış biçimleridir. (cinsel enerji-dans, saldırganlık-yarışmalı oyunlar) Ancak simgeler gerçek boşalım nesnelerinin yerine başkalarını koymak değildir. Jung’a göre simgeler bastırılmış isteklerin maskelenmiş biçimi değil; anima, animus, persona ve gölge gibi arketipleri birleştirme ve bütünleştirme çabasıdır.

JUNG TERAPİSİ
Bu terapi yalnızca tedavi yolu değil, aynı zamanda kişiliği geliştirme yoludur. Jung, psikoanalitik kuram içindeki psikopatoloji nedenlerine katılmakla birlikte başka nedenler de ileri sürmüştür. Cinsellikle ilgili bastırmalar, iktidar hırsı ve güç isteği gibi nedenleri kabul ederken şunları da ekler: Dinsel ve tinsel gereksinimler ile bilim arasındaki çelişki, insanın kendine yabancılaşması. Analizin amacı hastayı yaşam yolunu kendi başına bulabileceği ve bunu gerçekleştirmek için gerekli gücü elde edebileceği duruma ulaştırmada yardımcı olmaktır. Jung terapisinde hasta terapist insan ilişkisinin açıklama yoluyla iyileşme sağlanmasında önemli olduğunu belirtmiştir. Analizin ilk aşamaları kişisel sorunlarla ilgilenirken, son aşama kollektif bilinçdışıyla (bireyin süregelen yaşamda kendi yerini bulmasıyla) ilgilenir. Terapi gölge ve personanın uzlaşmasını da içerir. Jung terapilerinde serbest çağrışım, rüya analizi tekniklerini kullanmıştır.

PSİKOTERAPİDE SİMGELERİN KULLANIMI

Simgeler, psikolojik çözümlemelerde, sağaltımda ve gerçekte önemli yere sahiptir. En çarpıcı olarak gündüz rüyalarında görülürler. Gündüz rüyaları şu aşamalardan geçerek yorumlanırlar:Hastanın rüya sırasında kullandığı simgeler önem kazanır,Hastayı etkilemek için simgelerin dinamik gücünden yararlanılır,Terapist simgelerin canlı ve etkileyici bir gerçeğe dönüşmesini sağlar.

RÜYALAR VE SİMGELER

Simgeler arketiplerin dıştan gözlenen belirtileridir. Rüyalar sırasında görülen simgeler iki amaca yöneliktir:Engellenmiş içgüdüsel tepkiye doyum sağlarlar,Simgeler ilkel içgüdülerin dönüşümüne uğramış biçimleridir.

RÜYALAR VE YORUMLAR

Rüyalar nesnel ve öznel biçimde yorumlanabilirler. Nesnel düzeyde rüyanın çevrede olup bitenlerle ilişkisi kurulur. Öznel düzeyde ise rüyadaki figürlerin rüya sahibinin kişiliğinin belirli yönlerini temsil ettikleri kabul edilir. Ağırlığın hangi tarafa verileceği ise koşullar belirler.

JUNG İLE FREUD’UN AYRILDIĞI NOKTALAR

Bu noktaları iki başlık altında topluyoruz:
Kavramsal farklılıklar
Freud’un otoritesi

Kavramsal Farklılıklar:
Freud’a göre libido cinsel kaynaklı bir enerjidir. Temelde davranış ve kişilik oluşumunun en önemli kaynağıdır. Jung’s göre ise libido; ruhsal sistemin bir enerjisidir ancak cinsel ya da başka bir şekilde özelleşmemiştir. Ayrıca kişilik gelişiminde libidoyla beraber pek çok süreç etkilidir. Ruh durağan değil, sürekli hareket eden, dinamik ve kendini düzenleyebilen bir yapıdadır.
Freud’a göre yaşam, ölüm araya girinceye kadar yinelenen içgüdüsel eylemlerden oluşmuştur. Buna göre insan pasiftir. Jung’a göre ise insan; kendini yenilemeye çalışan ve yaratıcı bir gelişim içinde bulunan varlıktır. Jung, Freud’dan farklı olarak kişilik gelişiminde ırk ve soya çekim faktörlerine de önem vermiştir. Diğer uzmanlarca arketiplere, terapide geçen sihir, efsane gibi mistik kavramlara kuşkuyla bakılmıştır.Jung, şizofreni gibi psikoz durumlarının cinsel kökenli rahatsızlıklarla açıklanamayacağını savunur. Ancak histeri ve saplantılı nevrozun ‘cinsel libido’nun anormal yön değiştirmelerine işaret ettiği konusunda Freud’a katılır.Jung, Freud’un cinselliği fazlaca abarttığını düşünür ve bu konuda onu eleştirir.
Freud ve Jung arasındaki en önemli fark bilinçaltının niteliğinden kaynaklanmaktadır. Freud’a göre kişiliğin iki yönü vardır. Bilinçli olan yönü bilinç; bilinçli olmayan yönü ise bilinçaltıdır. Bilinçaltında cinsellik ve saldırganlık vardır. Jung ise bilinçaltını; bireysel ve kollektif olarak ikiye ayırır. Bilinçaltında yüceltilmiş tüm kavramlar, unutulan, ihmal edilen her şey, deneyimler vardır. Bilinçte ortaya çıkan davranış ve yeni yaşam şekillerinin kaynağı bilinçaltıdır.

FREUD’UN OTORİTESİ: Freud, kendi görüşlerini kayıtsız şartsız kabul edecek bir meslektaş isterken, Jung kuramdaki bazı görüşleri benimsemek istemiyor ve eleştiriyordu. Ayrıca kendini bir başkasının varisi olarak görmek de istemiyordu.

Yorum ekle 1 Kasım 2006

Empati Nedir

Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Basit gibi gözüken bu tanımın gerisinde pek çok kuramsal öğe bulunmaktadır ve belki de bu yüzden sözkonusu tanıma ulaşılması oldukça zaman almıştır. Günümüzde “empati” denildiğinde akla Carl Rogers ve onun konuya ilişkin çalışmaları gelir.

Psikoterapi alanında empatik iletişim kurma becerisiyle ünlenmiş Rogers’ ın adı ile empati kavramı adeta özdeş hale gelmiştir. Bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecine “empati” adı verilir. Yukarıdaki empati tanımı üç temel öğeden oluşmaktadır. Bir insanın karşısındaki bir kişi ile empati kurabilmesi için gerekli olan bu öğeleri şöyle sıralayabiliriz:

1) Empati kuracak kişi kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır. Başka bir söyleyişle, empati kurmak isteyen kişinin karşısındaki kişinin fenomenolojik alanına girmesi gereklidir. Fenomenolojik alan nedir? Psikolojideki fenomenolojik yaklaşıma göre her insanın bir fenomenolojik alanı verdır. Her insan gerek kendisini gerek çevresini, kendisine özgü bir biçimde algılar; bu algısal yaşantı özneldir (subjektiftir); kişiye özgüdür. Yani her insan dünyaya, kendine özgü bir bakış tarzıyla bakar. Eğer bir insanı anlamak istiyorsak, dünyaya onun bakış tarzıyla bakmalı, gerçekleştirmek için de empati kurmak istediğimiz kişinin rolüne girmeli, onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakmalıyız. Karşımızdaki kişinin rolüne girerek empati kurduğumuzda, o kişinin rolünde kısa bir süre kalmalı, daha sonra da bu rolden çıkarak kendi rolümüze geçebilmeliyiz. Aksi halde empati kurmuş sayılmayız. Karşımızdaki ile özdeşim kurmak (ona benzemek) veya ona sempati duymak, empatiden farklı şeylerdir.

2) Empati kurmuş sayılmamız için, karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamamız gereklidir. Karşımızdakinin yanlızca duygularını veya yanlızca düşüncelerini anlamış olmak yeterli değildir. Empatiyi tanımlarken bu noktayı vurguladığımızda, empatinin iki temel bileşeninden söz etmiş oluyoruz. Bunlar empatinin bilişsel ve duygusal bileşenleridir. Karşımızdakinin rolüne girerek onun ne düşündüğünü anlamamız, bilişsel nitelikli bir etkinlik (bilişsel rol alma/bilişsel perspektif alma), karşımızdakinin hissettiklerinin aynısını hissetmemiz ise duygusal nitelikli bir etkinliktir (duygusal rol alma/duygusal perspektif alma.) Bilişsel rol alma duygusal rol almanın ön şartı sayılabilir. Empatinin bileşenlerinin ne olduğu konusunda araştırmacılar arasında, bazı görüş farklılıkları vardır. Örneğin Hoffman’ a (1978) göre empatinin, bilişsel, duygusal ve güdüsel (motivasyonel) olmak üzere üç bileşeni vardır. Bazı araştırmacılar empatinin bilişsel yönünü, bazıları ise duygusal yönünü vurgulamaktadır. Fakat çoğunluğun üzerinde uzlaştığı görüş, empatinin bilişsel ve duygusal bileşenlerden oluştuğu yolundadır.

3) Empati tanımındaki son öğe ise,empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi davranışıdır. Karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini tam olarak anlasak bile eğer anladığımızı ifade etmezsek empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız. Araştırmacılar,insanların zihinlerinde kurdukları empatiyle, karşılarındaki kişiye ilettikleri empati arasında farklılık olduğunu belirtmektedirler. Karşımızdaki insanlara empatik tepki vermenen iki yolu vardır: Yüzümüzü/bedenimizi kullanarak onu anladığımızı ifade etmek. Empatik tepki vermenin en etkili yolu herhalde bu ikisini birlikte kullanmaktır. Bir sıkıntımız olduğunda, bizimle konuşan kişi, dostça bir gülümsemeyle kolumuza dokunup sıkıntımızı sözelleştirirse, örneğin “son günlerde çok bunalmışsın” derse, rahatladığımızı hissedebiliriz.

Bir Halk Masalında Empati

Göğsü kınalı bir serçe varmış. Gök gürlediği zamanlar tir tir titreyerek yere yatar, gök yıkılmasın diye de ayaklarını havaya kaldırırmış. Bir yandan da “korkumdan kırk kantar yağım eridi” dermiş. Birgün birisi demiş ki “sen kendin beş dirhem gelmezsin; nerden oluyor da kırk kantar yağın eriyor?”Bunun üzerine serçe şu cevabı vermiş; herkesin kendine göre dirhemi, kantarı var; siz ne anlarsınız”. Yukarıdaki masalda verilmek istenen mesaj kanımca şudur: Her insanın -hatta her canlının- olaylara kendine özgü bir bakış açısı (fenomenolojik alanı) vardır. Dışardan baktığımızda bunu göremeyiz ve bu yüzden de onun bazı davranışlarına anlam veremeyiz.Kendimizi karşıdakinin yerine koyup olaylara onun gözüyle bakabilirsek, ancak bu durumda onun duygularını ve düşüncelerini anlamamız, dolayısıyla da davranışlarına anlam vermemiz mümkün olur.

Empatinin Sempatiden Farklılığı

Bir insana sempati duymak demek, o insanın sahip olduğu duygu ve düşüncelerin aynısına sahip olmak demektir. Karşımızdaki kişiye sempati duyuyorsak, onunla birlikte acı çekeriz yada seviniriz. Empati kurduğumuzda ise karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini anlamak esastır. Kendimizi sempati kurduğumuz kişinin yerine koymamız ve onu anlamamız şart değildir; sempatide “yandaş” olmak esastır. Empati kurduğumuzda ise karşımızdaki kişiyle aynı duyguları ve görüşleri paylaşmamız gerekmez; sadece onun duygularını ve düşüncelerini anlamaya çalışırız. Bir insanı anlamak başka şeydir, ona hakvermek başka şey. Empatide anlamak, sempati de ise anlamış olalım ya da olmayalım, karşımızdakine hak vermek sözkonusudur.

Empati Kurma ve Yardım Etme Davranışı

Empati kurmanın yardım etme davranışına nasıl dönüştüğü hakkında başlıca iki kuramsal açıklama vardır: Bunlardan birincisine göre, sıkıntı içinde bulunan kişi ile empati kuran kişi, karşısındakinin durumunu anladığı için sıkıntıyı gidermek yani kendisini rahatlatmak için o kişiye yardımda bulunur. İkinci açıklama ise şöyledir: Sıkıntıda bulunan kişi ile empati kurarak onun durumundan haberdar olan kişi, diğergam bir davranışta bulunarak, sıkıntıdaki kişiyi rahatlatmak amacıyla ona yardım eder. Yukarıdaki açıklamaların birincisine göre, yardım davranışının temelinde egoist bir güdü, ikincisine göre ise diğergam (altruıstic) bir güdü bulunmaktadır. Empati sadece kendisiyle empati kurulana yararı olan bir etkinlik değildir. Empati, empatiyi kuran kişi için de önemlidir. Empatik becerileri ve eğilimleri yüksek olan, bu yüzden de diğer insanlara yardım eden kişilerin, çevreleri tarafından sevilme ihtimalleri artar. Bell ve Hall(1954) yaptıkları araştırmada, liderlik özelliğine sahip kişilerin empati kurma becerilerinin yüksek olduğu belirlenmiştir. Bir araştırmada, piyano ve keman çalan gençlerin empatik becerileri ve kendilerine yönelik saygı düzeyleri, müzikle uğraşmayan gençlerinkine oranla daha yüksek bulunmuştur. Yine benzeri bir araştırmada, kedi köpek gibi evcil hayvanların beslendiği evlerdeki çocukların empatik becerileri (bilişsel ve duygusal rol alma becerileri), evcil hayvan beslenmeyen evlerdeki çocukların empatik becerilerinden daha yüksek bulunmuştur.Bu bulgular,kişilerin ilgi alanları ile empatik becerileri arasında ilişki bulunduğu anlamına gelmektedir. Müzik, evcil hayvan gibi uğraş edinmek muhtemelen kişilerin empatik anlayışlarını/becerilerini arttırmaktadır. Bir araştırmaya göre, meraklarına anne ve babalarından karşılık bulan çocuklar, yetişkin olduklarında, aynı ortamda yetişmeyenlere oranla daha yüksek empatik ilgiye sahip olmaktadırlar.

Aşamalı Empati Sınıflaması

Onlar Basamağı

Bu basamakta tepki veren kişi karşısındaki kişinin kendisine anlattığı sorun üzerine düşünmez, sorun sahibinin duygu ve düşüncelerine dikkat etmez, bu soruna ilişkin kendi duygu ve düşüncelerinden söz etmez. Sorunu dinleyen kişi, sorun sahibine öyle bir geri bildirim verir ki, bu geri bildirim, o ortamda bulunmayan üçüncü şahısların (toplumun) görüşlerini dile getirmektedir. Bu basamakta tepki veren kişi, birtakım genellemeler yapar, atasözleri kullanır. Örneğin parasını israf ettiği için yakınan bir kişiye “ayağını yorganına göre uzat” dersem, Onlar basamağında bir empatik tepki vermiş olurum. Bu sözlerimle karşımdaki kişinin ya da benim duygu ya da düşüncelerimiz yer almamakta, yalnızca toplumun bu konu ile ilişkin görüşü yansıtılmaktadır.

Ben Basamağı

Bu basamakta empatik tepki veren kişi, benmerkezcidir; kendisine sorununu anlatan kişinin duygu ve düşüncelerine eğilmek yerine, sorunun sahibini eleştirir, ona akıl verir; bazende kişiyi kendi sorunlarıyla başbaşa bırakıp kendinden söz etmeye başlar. Örneğin “ben” basamağına uygun empatik tepki veren bir kişi, dinlediği sorun karşısında “üzüldüm, aynı dert bende de var” der ve böylece sorun sahibini sorunuyla yüzüstü bırakıp kendi sorunlarını anlatmaya başlar. Ben basamağında empatik tepki veren kişi, karşısındaki insanı bir ölçüde rahatlatabilir.

Sen Basamağı

Bu basamakta empatik tepki veren bir kişi, kendisine sorununu ileten kişini rolüne girer, olaylara o kişinin bakış açısıyla bakar. Yani kendisine iletilen sorun karşısında, toplumun ya da kendisinin düşüncelerini dile getirmez, doğrudan doğruya karşısındaki kişinin duyguları ve düşünceleri üzerinde odaklaşarak, o kişinin ne düşündüğünü ve hissettiğini anlamaya çalışır. Yukarıda sıralanan üç temel empati basamağını kapsayacak şekilde on alt Basamak oluşturdum:

1.Senin problemin karşısında başkaları ne düşünür, ne hisseder: Bu basamakta empati kurmaya çalışan kişi, birtakım genellemeler yapar, felsefi görüşlere, atasözlerine başvurabilir, dinlediği soruna ilişkin olarak genelde toplumun neler hissedebileceğini dile getirir; sorununu anlatan kişiyi toplumun değer yargıları açısından eleştirir.

2.Eleştiri: Dinleyen kişi, sorununu anlatan kişiyi kendi görüşleri açısından eleştirir,yargılar.

3.Akıl Verme: Karşısındakine akıl verir, ona ne yapması gerektiğini söyler.

4.Teşhis: Kendisine anlatılan sorunu ya da sorunu anlatan kişiye teşhis koyar; örneğin “bu durumun sebebi toplumsal baskıdır” ya da “sen bunu kendine fazla dert ediyorsun” der.

5.Ben de Var: Kendisine anlatılan soruna ya da sorunun benzerinin kendisinde de bulunduğunu söyler; “aynı benim başımda” diye söze başlar ve kendi sorununu anlatmaya başlar.

6.Benim Duygularım: Dinlediği sorun karşısında kendi duygularını sözle ya da davranışla ifade eder; örneğin “üzüldüm” ya da “sevindim” der.

7.Destekleme: Karşısındaki kişinin sözlerini tekrarlamadan, onu anladığını ve desteklediğini belirtir.

8.Soruna Eğilme: Kendisine anlatılan soruna eğilir, sorunu irdeler, konuya ilişkin sorular sorar.

9.Tekrarlama: Kendisine iletilen mesajı (sorunu), gerektiğinde mesaj sahibinin kullandığı bazı kelimelere de yer vererek özetler; yani dilediği mesajı kaynağına yansıtmış olur.

10.Derin Duyguları Anlama: Bu basamakta empati kuran kişi, kendisini empati kurduğu kişinin yerine koyarak onun açıkça ifade ettiği ya da etmediği tüm duygularını ve onlara eşlik eden düşüncelerini farkeder ve bu durumu ona ifade eder.

Yorum ekle 1 Kasım 2006

Davranış Bozukluğu Nedir

Davranış bozukluğunun temel özellikleri başkalarının temel haklarına saldırıldığı ya da içinde olunan içinde olunan yaşa uygun olarak başlıca toplumsal değerlerin ya da kuralların hiçe sayıldığı, tekrarlayıcı bir biçimde ve sürekli olarak görülen bir bozukluktur.

BELİRTİLERİ :
1- Çoğu zaman başkalarına gözdağı vermek, korkutmak ve üstünlük taslamak, kabadayılık.
2- Çoğu kez kavga ve dövüş başlatmak.
3- Sopa, taş, kırık şişe, şiş, bıçak, tabanca gibi başkalarına ciddi bir biçimde fiziksel olarak zarar vermek, yaralamak.
4- İnsanlara fiziksel olarak acımasız davranmak.
5- Hayvanlara fiziksel olarak acımasız davranmak.
6- Diğer insanlara saldırarak soyma, hırsızlık, silahlı soygun yapma.
7- Cinsel olarak diğer insanları taciz etme, zorlama.
8- Yangın çıkarma.
9- Başkalarının eşyalarına zarar verme, kırma, dökme.
10-Başka insanların evine arabasına zorla girme.
11-Bir çıkar sağlamak ve sorumluluktan kaçmak için çoğu zaman yalan söyleme.
12-Başka insanların değerli eşyalarını çalma.
13-Mağazalardan kimse görmeden mal çalma, sahtekarlık.
14-Onüç yaş öncesinden başlayarak ailenin yasaklarına karşı çoğu zaman geceyi dışarda geçirme.
15-Onüç yaşından önce başlayarak çoğu zaman okuldan kaçma, kuralları ciddi biçimde bozma.
16-Onsekiz yaşından sonra antisosyal davranışlar gösterme.

Yukarıdaki tanı ölçütünün, son 6 ay veya 1 yıldır, en az üç tanesi olması halinde davranış bozukluğu teşhisi konulur.

EŞLİK EDEN ÖZELLİKLER VE BOZUKLUKLAR
Davranış bozukluğu olan kişiler, diğer insanların duygularını, arzu, istek ve beklentilerini umursamazlar ve empati yapamazlar. Saldırgan bireyler, belirsiz ortamlarda diğerlerinin niyetlerini düşmanca ve tehdit edici olarak algılarlar. Saldırgan tepkiler verip, bu tepkilerinde de haklı ve mantıklı olduklarına inanırlar. Bu bireyler katı, arsız olup, duruma uygun suçluluk ve pişmanlık duyguları da göstermezler. Çoğu kez arkadaşlarını ele verip, kendi suçları nedeniyle başkalarını suçlarlar. Güçlü görünmeye çalışırlar ama kendilerine güvenleri genelde düşüktür. Öfke atakları, irrite - gergin hal, engellenmeye karşı tolerans düşüklüğü ve sık sık kaza yaptıkları görülebilir. Okul başarıları yaşa ve zekaya göre beklenen düzeyin altındadır (okuma ve sözel becerilerde sıklıkla). İntihar düşünceleri ve intihar girişimleri, rastgele cinsel ilişkilerle hastalık taşıma ve okuldan atılmalar görülür.
Anne ve babanın reddi ve ihmali, huysuz bebeklik dönemi bakımında ve eğitiminde tutarsızlıklar ve baskı, fiziksel ve cinsel sömürü - dayak - denetim eksikliği, çocuğun sınırlarının çizilmemesi, bakım veren kişilerin sık sık değişmesi, ailedeki büyüklerin sayısının fazla olması, suçlu çocuk gruplarıyla arkadaşlık etme de, aileden kaynaklanan bozukluklardır.
Davranış bozukluğu son 10 - 20 yılda artmıştır ve kentlerde daha sık görülmektedir. Erkek çocuklarda görülme sıklığı biraz daha fazladır. (18 yaşın altındaki erkeklerde % 6 - 16, kızlarda ise % 2 - 9 arasında değişir)

Antisosyal Davranış Bozukluğu :
1- Başkalarının mallarına ve bedensel bütünlüklerine yönelik saldırgan ve duyarsız davranışlar.
2- Başkalarının alanlarına, sınırlarına yönelik mesafesizlik, saygısızlık.
3- Dürtüsellik, dürtülerine göre harekete geçme. Bu insanların uzun vadeli planları olmaz, kısa planlar yaparlar. O anda akıllarından geçtiği gibi davranırlar.
4- Duygu ve öfke patlamaları. Aniden dürtüsel olarak veya önemsizde olsa, bir nedene bağlı olarak bağırıp çağırıp kavgaya girişebilirler.
5- Duyarsızlık. Bu insanlar başka insanların yaşamlarında yol açtıklarıhasarlara karşı duyarsızdırlar. Pişmanlık duymazlar.
6- Yalan söyleme ve hırsızlık. Yalan söyleme ve hırsızlık aslında aynı şeylerdir; yani gerçeği çalmaktır. Kendi dünyalarından dışlamak için gereksiz ortamlarda dahi yalan söylerler. Hırsızlıkları çok yoğun değildir. Genelde sabıka almazlar.
7- Kendine duyarsızlık. Sorumsuz araba kullanmak gibi davranış bozukluğu gösterirler. Kendi başlarına gelebilecek olumsuzlukları da umursamazlar.
Bu insanlarda samimiyetin doğal olmayan bir kısmı ” mesafesizlik ” vardır. Çocukluk öykülerinde iletişim kopukluğu, kurallara uymama, evden kaçma gibi hikayeler vardır. Henüz ergenlik çağına gelmemiş gençlerse hemen ” kişilik bozukluğu ” tanısı konmalıdır.
8- Kurallara ve otoriteye baş kaldırma ve uymama vardır. Genel kuralları çiğnerler ve öfke patlamaları ile karşı çıkarlar. En yoğun duyguları öfkedir. Bu öfkeyi maskelemezler ve toplumsal sorunlar yaratacak şekilde dışa vururlar.
Bu kişilerde sevgi arayışı ve kabul edilme önemlidir. Kendilerini algılayamaz, anlayamaz ve kendileriyle ilişki kuramazlar.
Diğer belirtiler :

• Öfke patlamaları, kurallara itaatsizlik, hırsızlık, yalancılık
• Vicdansızlık
• Kendisine güçlü görünme isteği. Dışarıdaki insanlara öfke ile güçlü göründüklerini varsayarak, içlerinde güçlü olduklarını sanırlar.
• Ortamı bilgi ile değil, agresyon gerilimi ile kontrol etmek isterler.
• Kendilerini anlamaktan uzak ve her problemde çözümü dışarda arayan kişilerdir. Öfkeyi dış dünyaya akıttıkça kendini savunmuş olur; ama daha çok öfkelenerek bir kısır döngünün içinde kalır. Köşeye sıkışmış hisseder, riske girer, çaresizliği ve çözümsüzlüğü hep öfke nedeniyledir.
• Bu insanların öfkesini bastırıp yenebilen tek duygu kaygıdır. Kaygı yaşarlarsa öfkeleri sönebilir.

Yorum ekle 1 Kasım 2006

Öğrenmede Geçiş Nedir

“Öğrenmede geçiş” (transfer), “belli bir alanda” kazanılan bilgi, beceri ve alışkanlıkların, başka bir alana geçmesi anlamına gelir. Bu geçiş az ya da çok olabilir. “Öğrenmede geçiş” ise, belli bir konu ya da derste kazanılan bilgi, alışkanlık , beceri vb.ni diğer derslere ve günlük yaşama geçmesi veya , öğrenilmesinde kolaylık sağlanması demektir.Geçiş konusunda yapılan araştırmalar, iki tip “geçiş” olduğunu ortaya koymuştur;

(1) Olumlu geçiş, (2) Olumsuz geçiş. Geçiş yoksa, buna da “sıfır geçiş” denir. Geçişin –1’den +1’e kadar derecesi vardır. A işinin öğrenilmesi daha sonra öğrenilen B işinin öğrenilmesini kolaylaştırıyorsa, bu olumlu geçiştir. A işinin öğrenilmesi dolayısıyla denek, B işinin öğrenilmesini daha zor buluyorsa bu da “olumsuz geçiş” örneğidir.Geçiş deneylerinde, birbirine eşit en az iki (deney ve denetim) grup vardır.: (1) önce A işini ve sonra da B işini öğrenen deney grubu, (2) yalnızca B işini öğrenen bir denetim grubu. Olumlu geçiş olursa deney grubu B işini, denetim grubundan daha kolay öğrenecektir. Olumsuz geçiş olursa deney grubu, B işini denetim grubundan daha zor öğrenecektir. Deney grubu ile denetim grubu B işini eşit bir zorlukta öğrenirse, A işinin B işinin öğrenilmesine hiçbir etkisi yok demektir. Otomobil sürmesini bilen bir kimse, traktör sürmesini daha kolay öğrenir. Bu, olumlu bir geçiştir.

Geçiş deneylerinden alınan sonuca göre :

1. İki uyaran için yapılacak tepki, birbirine ne kadar çok benzerse olumlu geçiş de o kadar artmaktadır.
2. Tepkiler birbirine benzerse uyaranlar ayrı olsa bile gene olumlu geçiş olur: otomobil-traktör örneğinde olduğu gibi.
3. Genellikle, uyaranlar aynı, fakat her uyaran için yapılması gereken tepki ayrı olduğu zaman, olumsuz geçiş olur. Bu durumda, uyaran ve tepki arasında kurulmuş olan çağrışım, yeni konunun öğrenilmesini engeller. İki parmakla daktilo öğrenen kimsenin, on parmakla daktilo öğrenmesinde olduğu gibi.
Okulda eğitim, geniş ölçüde, “geçiş”e dayanır. Okulda öğrenilen şeylerin kişinin yaşamda karşılayacağı sorunları çözmesine yardım edeceği görüşü, okul denilen kurumu yaratmıştır. Bu geçiş ne derecede bir geçiştir ve nasıl olmaktadır? Bu konu, şimdiye kadar, eğitimcileri epey uğraştırmıştır.

“Öğrenmede geçiş”in eğitimde önemli bir yeri vardır. Bunun, nesneleri daha iyi tanıtmaya, nesne ve olaylar arasındaki ilişkileri daha iyi öğrenmeye ve en önemlisi de, yaşam boyunca geçirilen yaşantılardan birer sonuç çıkararak (ilkelere bağlayarak), onları kavramlaştırmaya yarar. Geçiş yardımıyla, kişinin bilgi dağarcığı da artar.

“Öğrenmede geçiş” olmasaydı, birey her durum için, yeni bir tepki öğrenmek zorunda kalırdı. Bu da yaşama uyumu çok güçleştirirdi.

XX. Yüzyılın başına kadar, eğitimciler, öğrenmedeki geçişin gücüne çok inandılar. Bu nedenle, kimi derslere, diğer derslerden daha çok değer verdiler. Bu zamanda gelip geçen birçok eğitimcilere göre, bütün öğretim etkinliklerinin amacı zihni geliştirmektir. Bu görüşe göre, “zihin” geliştikten sonra, kişinin başaramayacağı iş yoktur;zihni gelişmiş olan kimse, önüne çıkan her sorunu çözebilir. bunun için de yapılacak bir iş vardır.: Jimnastik aracılığıyla kasların kuvvetlendirildiği gibi, alıştırma yaparak, zihinsel yetileri kuvvetlendirmek. Bu görüşe göre, konunun içeriği önemli değildir. Önemli olan yapılan iş, yani biçimdir. Bu nedenle, eğitim tarihinde bu görüşe, “Biçimsel (Formal) Disiplin Kuramı” adı verilir. Böyle bir eğitime de “formalist eğitim” denir.

Biçimsel disiplin kuramı taraftarları, dersler arasında sonsuz bir geçiş olduğuna inanır. Bunlar, Geometri, Dil Bilgisi, Latince, Çince gibi derslere ve ölü dillere önem verirlerdi. Bu kuram taraftarları, bu derslerin zihin geliştirdiğine, bu alanlarda kişinin kazandığı yeteneklerin diğer ders ve yaşamın türlü alanlarına aynen geçtiğine, böylece sonsuz bir geçişin olduğuna inanırlardı. Eski öğretim programlarının hazırlanmasında da bu görüş çok etkili olmuştur. Bu görüşün taraftarları bugün bile vardır.

Bugünkü görüşe göre, beyinde görme, işitme ve bellek gibi merkezler var ise de, bunların ayrı ayrı gelişmeleri, bütün bedensel, zihinsel ve toplumsal güçlerinin ortaklaşa bir işbirliği ile oluşur. Yani, zihin, bir iş için bir bütün halinde görevlenir. İşlevsel psikologların
(fonksiyonalistlerin) etkisiyle “ biçimsel disiplin kuramı” eski gücünü büyük ölçüde kaybetmiştir.

İLK GEÇİŞ DENEYLERİ

Biçimsel disiplin kuramına karşı ilk tepki XIX. Yüzyılın sonlarında Amerikalı psikolog William James tarafından yapılmıştır. Bu psikolog, önce şiir ezberlemenin belleği kuvvetlendirip kuvvetlendirmediğini, kendi üzerinde denemek istedi. Bunun için önce Viktor Hugo’dan 158 dize şiir ezberledi ve bunu ne kadar zamanda ezberlediğini bir tarafa yazdı. Sonra, başka bir yazarın şiir kitabının tamamını ezberledi .Bunun için ne kadar zaman harcadığını da gene bir tarafa yazdı. Bu deneyin sonucunda, Viktor Hugo’dan ikinci kez ezberlenen 158 dizenin daha geç ve güç ezberlendiğini gördü.

Gerçi W. James’in bu deneyi, tam ve sağlıklı bir deney değildi; fakat, zihinlerde bu kuramın doğruluğuna karşı bir kuşku uyandırdı. Biçimsel disiplin kuramı doğru olsa idi, aynı kişiden ikinci kez ezberlenen 158 dizenin daha çabuk ve kolay ezberlenmesi gerekirdi; çünkü inanışa göre, arada, bir kitap ezberlemede, belleğinde kuvvetlenmiş olması gerekirdi. bu olmamıştır. Deneyin bilimselliği de zayıftır. Çünkü, önce ezberlenen 158 dize ile sonra ezberlenen 158 dize arasında güçlük bakımından ayrım olabilir.

Bu noksanlığına karşın, W. James’in deneyi, eğitim psikolojisi için yararlı olmuş ve diğer psikologların konu üzerine eğilmesini sağlamıştır. Bundan sonra, bu konuda , birçok araştırma yapılmıştır.

SON GEÇİŞ ARAŞTIRMALARI
Psikolog Briggs 1913’te Dil Bilgisi alanında yapılan uslamlama alıştırmalarının uslamlama yeteneğini artırıp artırmadığını anlamak amacıyla şöyle bir araştırma yapmıştır:

Briggs, önce bir grup öğrenciye bir “Genel Uslamlama Testi” uygulamıştır. Bu testte şu yetenekler vardır: (1) Bir ya da birkaç neden arasından bir şeyin gerçek nedenini bulabilme yeteneği (2) Tümevarım Yöntemi ile nedenlerden mantıksal bir sonuca varabilme yeteneği, (3) “Tümevarım”, “tümdengelim” ve “benzetme” yöntemleri ile mantıksal “uslamlama” yapabilme yeteneği, (4) Sorunu çözmeye yarayacak ipuçlarını yakalayabilme yeteneği, (5)
Benzerlik ve aykırılıkları ayırt edebilme yeteneği, (6) Bir tanımı eleştirel bir gözle inceleme yeteneği.

Bu araştırmadan şu sonuç alınmıştır:

1. Dil Bilgisi çalışmaları, uslamlamayı geliştirmede “çok az” bir etki yapmıştır. Bu etki, kimi zaman “etki” sayılmayacak kadar azdır.
2. Dil Bilgisi çalışmaları, ancak, kişinin bu konudaki bilgisini artırmakta; fakat, bu, diğer dersler üzerinde de etkisini gösterecek biçimsel disiplin kuramı taraftarlarının sandığı kadar geçiş sağlamamaktadır.

Yakarıdaki araştırmada görülen ve “çok az” nitelenen geçişin artırılması çareleri de araştırılmıştır. Bu konuda çalışanlardan Fawsett’in yaptığı araştırma şudur:

Fawsett, uslamlama yeteneği bakımından, birbirine eşit dört grup üzerinde çalıştı. Bunların her birine, haftada 40 dakika süren Geometri dersi verdi. Her grup, geometrik kavramların “belli bir yönü” üzerinde çalıştırıldı. Örneğin ; ilk üç gruba, dersler, öğrenciler sırf geometri sorunlarıyla meşgul edilerek verilmiştir. Diğer grupta ise öğrencilerin dikkati, durmadan terimleri tanımlamaya, sonuçları kanıtlamaya çekildi. Bu sırada, Geometri sorunlarını çözmeye yarayan ilkeler, geometri ile ilişiği olmayan diğer derslerdeki uslamlamayı gerektiren sorunları çözmede de kullanıldı. Sonra, yeniden uslamlama testi uygulandı ve sonuçları karşılaştırıldı.

Fawsett’in deneyinden alınan sonuçlar şunlardır:

1. Yalnızca Geometri sorunları ile meşgul edilen öğrenciler, gene bu alanda gelişme göstermekte, bu alanda öğrenilen bilgi ve ilkeler, başka alanlarda işe yaramamaktadır.
2. Geometri dersinde öğrenilen bilgi ve ilkeler, günlük yaşamla bağ kurarak öğrenilirse, uslamlamada da bir artış görülmektedir. Bu “geçişin” diğerinden daha çok olduğunu gösterir.

Bu konularda daha başka araştırmalar da yapılmıştır.Geçiş konusu üzerinde yapılan araştırmalardan çıkarılan sonuçlar şöyle özetlenebilir:1. Hiçbir ders, başka bir dersin öğrenilmesine yüzde yüz yardım etmemektedir.(tam “geçiş” yoktur.) 2. Aritmetik, geometri ve fen derslerinin, edebiyat kümesine giren derslerin öğrenilmesine yardımı ya çok az ya da hiç yoktur.3. Aynı kümeye giren dersler arasında birbirine geçiş oranı %20 civarındadır. (Düşük bir oran: Matematik öğrenen kimsenin fiziği daha kolay öğrenmesi gibi.)4. Zeka, “geçiş yeteneği”ni artıran bir etkendir. Zekası yüksek olan kimseler, konular arasındaki bir bağı daha kolay gördükleri için; bunlardaki olumlu geçiş oranı biraz daha yüksektir.

GEÇİŞ DENEYLERİ VE EĞİTİM İLKELERİ

“Öğrenmede geçiş” konusunun bilincinde olan öğretmen, davranışlarını, bu bilimsel sonuca göre ayarlamalıdır. Bunları, şöyle sıralayabiliriz: 1. Öğretmen, dersler arasında bir ayırım gözetmemeli; her dersin, zihin gelişmesine yardım edebileceğini bilmelidir. Bu, bir yöntem sorunudur. Dersler, “sorun çözme yöntemi” ne göre işlenirse, zihin geliştirme oranı daha çoktur.2. Herhangi bir dersin konuları ya da bunların öğretim yöntemleri arasında ne kadar çok benzerlik varsa, “geçiş” de o kadar çoktur. Bu nedenle, öğretmen, benzer konulardan üniteler oluşturmalıdır.3. Öğretim, çocuğun zihin düzeyine de uygun olmalıdır. Bu hususu göz önünde bulundurmadan, durmaksızın “alıştırma” yapmaya yer vermek (biçime önem vermek), doğru bir yöntem değildir; çocuğu dersten ve okuldan soğutur.4. Okulda öğrenciye öğretilecek her konu, yaşam ile ilişki kurularak öğretilmelidir. Bu, öğretimin, yaşam sorunlarına geçişini sağlar. Bunun bir sonucu olarak, herhangi bir konuda ne kadar çok uygulama yapılırsa, öğretim de o kadar etkili olur. Örneğin, okulda “su” ünitesi işleniyorsa, su ünitesi aracılığıyla öğrenciye kazandırılacak bütün bilgiler, çevredeki suları inceleyerek yapılmalıdır. Gene bunun gibi, hastalıklar konusu işlenirken de çevrede görülen hastalıklar ve bunlarla ilgili kayıtlar incelenmelidir. Yalnızca “söz” ile yapılan “öğretim” in değeri yoktur. Böyle yetişen kimseler, yaşama başarılı uyum yapamazlar. Bunlar, öğrendiklerini papağan gibi yinelemekle yetinirler ve çevresindekilere karşı da yetersiz duruma düşerler; kendilerinden beklenen hareketliliği gösteremezler.

Yorum ekle 1 Kasım 2006

Saldırganlık Nedir

Saldırganlığın tanımı eylemin bizzat kendisi vurgulanarak yada eylemde bulunan kişinin niyeti vurgulanarak yapılabilir. Eylemin kendisi vurgulandığında saldırganlık başka kişilere zarar veren herhangi bir davranış olarak tanımlanmaktadır. Eylemde bulunan kişinin niyeti vurgulandığında ise hedefi yaralamak niyetiyle girişilen bir davranış olarak tanımlanır. Diğer bir tanım, öfkeli ve araçsal saldırganlık şeklinde yapılmaktadır.

Öfkeli saldırganlık öfke ve düşmanlığın kışkırttığı saldırganca bir eylemdir. Araçsal saldırganlık ise, eylemin kendisi dışında bir hedefe ulaşmak için girişilen saldırganca bir eylemdir.Bazı kuramcılar beynin merkezi sinir sisteminin ve endokrin sisteminin saldırganlığa yol açtığını öne sürmektedir. Bazı bilim adamları da beyinde saldırganlığa neden olan merkezlerin dışında beyindeki tümörlerinde saldırganlığa yol açtığını ileri sürmektedirler. Saldırganlıkla ilgili amigdalalar duyguların kontrolünden sorumlu beyin alanlarıdır ve limbik sistemin bir parçasıdır. Saldırganlık gösteren hayvanların amigdalaları çıkarıldığında hayvanların önceki halinin karşıtı bir durumun, sakinlik halinin ortaya çıktığı gözlenmiştir. Yine bu bölgede oluşmuş olan bazı tümörlerin aşırı saldırganlığa yol açtığı belirtilmektedir. Biyolojik kurama ait bir diğer açıklama genlerdeki farklı kombinasyonların saldırganlığa neden olduğu şeklindedir. Her insanın hücresindeki 23 çift kromozomdan bir çifti cinsiyeti belirler. Kadın da cinsiyeti belirleyen kromozom çifti XX erkekte ise XY biçimindedir. Y erkekliği belirleyen kromozom olarak düşünülmektedir. Bazı erkeklerde bu kromozomlar XYY şeklindedir. Bir kısım bilim adamları fazla olan bu kromozomun erkekte saldırganlığı artırdığını savunmaktadır. Araştırmalar XYY tipi kromozomun erkek suçlular arasında normallere göre 4 kez daha fazla görüldüğü şeklinde sonuçlanmıştır. Fakat kromozomlarla ilgili bu açıklamayı eleştirenler ve saldırganlığı açıklamada yetersiz bulan araştırmacılarda vardır. Çünkü XYY kromozomu taşımasına rağmen saldırgan olmayan erkeklerdeki ve kadınlardaki saldırganlığın nedenleri için hiçbir açıklama getirilememektedir. Bu nedenle biyolojik kuramın saldırganlığa ilişkin açıklamalarının yeterli ve kapsamlı olduğu söylenemez. Biyolojik temelli kuramlar objektif ve somut verileri kapsaması yönünden önemli sayılmakla beraber, saldırgan davranışın oluşumunda etkili olan bireyin duygusal, zihinsel ve sosyal süreçleri dikkate almamaktadır. Bununla birlikte yapılan araştırmalar biyolojik faktörlerin psikopatolojide önemli rol oynadığını ortaya çıkarmıştır. Geçmişte saldırgan davranış incelenirken daha çok çevresel değişkenler üzerinde duruluyor, gelişimsel ve sonradan olma beyin hasarları üzerinde durulmuyordu. Son yirmi yıldır saldırganlık üzerine yapılan araştırmalarda nöropsikiyatrik ve nörolojik sorunların saldırgan bireylerde, saldırgan olmayanlara oranla daha yaygın olduğu ileri sürülmektedir. Şiddeti besleyen bir çok kaynak vardır. Ancak bu kaynakların etkin olabilmesi için etkileyebilecekleri bir canlı organizmaya ihtiyaç vardır. Şiddet davranışını anlayabilmenin yolu onun biyolojik temelini anlamaktan geçer. Bu konudaki bulgular henüz çelişkili ve yetersizdir. Daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Emosyonel sinir bilim (Neuroscience) alanında son yıllarda görülen hızlı ilerleme bu alanda kısa sürede aşamalar kaydedileceğinin sinyallerini vermektedir. Ortaya çıkacak sonuçlar, şiddeti ortadan kaldırmayacaktır. Şiddetin daha iyi anlaşılabilmesi ve ortadan kaldırılabilmesi için hem toplumsal hem de biyolojik etkenlerin birlikte ve uygun ölçülerde dikkate alınması gerekir. İnsan davranışlarını insanın doğasından yola çıkarak açıklayan içgüdü kuramcıları saldırganlığı da içgüdülere göre açıklamakta, insanın diğer hayvanlar gibi kendisini saldırgan davranışlarda bulunmaya eğilimli kılan bir saldırganlık içgüdüyle doğduğunu ileri sürmektedirler. Bu kuramcılar saldırganlığı doğuştan gelen içgüdülerle açıklamakta ve saldırganlığın azaltılabileceğine ilişkin bir umut taşımamaktadır. Saldırganlığı içgüdülerle açıklamak, kişiler arası ilişkilerde sorun olan bu davranışı olağan görmek anlamına geldiğinden, bu kurama özellikle sosyal öğrenme kuramcıları tarafından yoğun eleştiriler gelmektedir. İnsan davranışlarını sadece içgüdü modeli ile tanımlamanın doğru olmayacağını daha sonra kabul edilmiştir. Davranışlar sadece içgüdü modeliyle açıklanabilseydi saldırganlığa özel bir anlatım ve özür bulunmuş olurdu. Sosyal Öğrenme kuramcıları insanın doğuştan saldırgan olmadığını saldırganlığın toplumsallaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıktığını belirtmişlerdir. Bireyi saldırganlığa iten güçlerin içsel olmaktan çok dışsal olduğunu savunmaktadırlar. Diğer kuramlarla karşılaştırıldığında bu kuram dış etkilere daha fazla önem vermektedir. Ancak kişi yalnız çevresel etkenlere tepkide bulunan güçsüz bir organizma değildir. Kişi ve çevrenin karşılıklı etkileşimleri bireyin sahip olduğu davranışları oluştururlar. Böylece hem çevre etkinlikleri davranışları şekillendirir, hem de çevre davranışlar tarafından etkilenir. Bu dinamik görüşler insanın saldırganlığını diğer sosyal davranışlar gibi hem çevreden kaynaklanan uyaran ve pekiştiricilerin etkisi hem de bilişsel kontrol etkisiyle öğrenildiğini savunur. Bu kuram, saldırgan davranışların kaynaklarının çok çeşitli olduğunu, geçmiş deneyim ve öğrenmeden, dış durumsal etmenlere kadar yayılan çok geniş bir yelpaze içinde değerlendirilmesi gerektiğini, ayrıca saldırganlık ve şiddetin, nesiller boyunca öğrenilmiş bir davranış kalıbı olarak geçtiğini de savunmaktadır. Geçmişteki deneyimlerin saldırganlığın ne zaman, hangi durumlarda ve de ne sıklıkla ortaya çıkacağını belirlediğini, çocukların model olarak aldıkları ana babalarının davranışlarından, nasıl davranmak gerektiğini öğrendiklerini, aile ve dış çevreden edindikleri saldırgan modellere özenerek saldırgan davranışlarda bulunduklarını ileri sürmektedir. Saldırganlığa içgüdü ve engellenme açısından bakan görüşlerle karşılaştırıldığında, sosyal öğrenme yaklaşımını benzersiz kılan şey, saldırganlığı değiştirebilir ve engellenebilir bir olgu olarak görmesidir. Oysa saldırganlığı içgüdüyle açıklayan görüşler saldırganlığı kaçınılmaz ve genetik olarak programlanmış bir davranış olarak görme eğilimindedirler. Bu yaklaşım, saldırganlığın öğrenildiği gibi unutulabileceğini ya da uygun koşullar altında hiç öğrenilemeyeceğini savunmaktadır. Saldırganlığın nedenini açıklayan bir diğer kuram olan Engellenme-saldırganlık kuramı ilk ortaya atıldığı zaman “Saldırganlık hali her zaman bir engellenme sonucu ortaya çıkar” görüşü şiddetle eleştirilere uğrayınca her engellenmenin saldırganlığa yol açacağı görüşü değiştirilerek saldırganlık, “engellenme saldırganlığa yol açmaktadır” şeklinde tanımlandı. Pek çok örnekte engellenme biçimlerinin ardından saldırgan davranışlar gelse de engellenme ve saldırganlık arasındaki bağın sanıldığından daha zayıf olduğu düşünülmektedir. Engellenme kaçınılmaz olarak saldırganlığa yol açmamakta ve saldırganlık her defasında engellenmenin ardından gelmemektedir. Bununla birlikte kuram sosyal ödül kazanmak için yapılan araçsal saldırganlık yada kendini savunmak için yapılan saldırganlık gibi engellenme olmaksızın yapılan saldırgan davranışları açıklamakta da yeterli olmamaktadır. Şiddet eylemlerini insan etmeninden soyutlayarak salt çevresel etmenlere dayandırarak açıklamak sorunun çözümüne fazla yardım sağlamamaktadır. Çünkü çevre ve insan birbirinden ayrılmaz bir biçimde bir sorunlar yumağı olarak şiddet eylemlerine katkıda bulunur. İnsan tepkilerini dış uyaranların, ruhsal yapısında yol açtığı etkilerin özelliklerine göre gösterir. Bu etkilerden biri olan engellenme tek başına saldırganlığa neden değildir. Bu konularda çalışmalar yapan bilim adamlarına göre engellenme genellikle öfke olarak nitelendirilen duygusal bir tepkiye yol açmakta ve bu tepkide kişiyi saldırgan davranışlarda bulunmaya hazır hale getirmektedir. Saldırgan modeller, bilişsel öğrenme yoluyla yeni davranış kalıplarının öğrenilmesini sağlar. Modelin saldırgan davranışlarının ödüllendirilmesi halinde de dolaylı pekiştirme yoluyla bu tür davranışların taklit edilme olasılığı artar. Böyle durumlarda saldırganlık oldukça yerleşik bir davranış kalıbı haline gelerek söndürülmesi güçleşir. Davranışçılara göre, insanlar iyi, akıllı olarak doğmakta, kötü eğitim, kötü çevre ve kötü örneklerle davranışlar bozulmaktadır. İnsan davranışlarını yalnızca doğuştan gelen eğilimler değil, çevrenin davranışları da biçimlendirmektedir. Bu yaklaşıma göre çocuk saldırgan davrandığında annesinin veya diğer kişilerin ona istedikleri şeyi vereceklerini anlarsa, saldırgan biçimde davranmaya eğilimli olur. Aynı durum uysal, atak ya da sevecenlik için de geçerlidir. Öteki bütün davranışlarda olduğu gibi saldırganlık da kişinin çıkarına uygun düşecek biçimde hareketlerin yapılmasıyla öğrenilir. Kişi istediği şeyi elde etmede başarılı bir yöntem olduğu kanıtlanan bir biçimde hareket eder. Saldırgan davranışların oluşmasında taklit önemli bir süreçtir. Bir çocuk yada genç öfke ve saldırganlık düzeyini kontrol edemeyen ve bunu sağlıksız şekilde ifade eden ana babasını gözlediğinde, sözle saldırmayı ve katı bir şekilde eleştirmeyi öğrenir. Ana babanın uyguladığı otoriteye dayalı katı disiplinin çocukta saldırganlık ve başkaldırma gibi olumsuz özelliklerin ortaya çıkarttığını görülmektedir. Araştırmalarda ana babanın kısıtlayıcı ve çocuğa özgürlük tanımayan, kendi düşüncelerini empoze eden onun adına kararlar alıp uygulamaya çalışan katı tutumlarının isyankarlığa ve saldırganlığa neden olduklarını göstermektedir. Çocuğa karşı yargılayıcı olan, fiziksel şiddet kullanan, çocuğu dinleyip anlamaya çalışmayan annelerin çocuklarının güvensiz, tedirgin ve saldırgan davranışlar gösterdiği bulunmuştur. Ayrıca çocuğa karşı dayakla terbiyenin olduğu kadar, aşırı koruyuculuğunda çocuğu saldırganlaştırdığı görülmüştür. Toplum da aile gibi suç oranın gelişmesini teşvik etmektedir. Suç oranın yüksek olduğu bir topluluk çocuğun saldırgan aktivitelerde bulunan pek çok modeli gözlemlemesine fırsat verir. Çocuk aynı zamanda bu davranışlarından ötürü bu modellerin ödüllendirildiğine de tanık olur. Göç sebebiyle başta büyük kentler olmak üzere çeşitli yerleşim birimlerinde oluşan, kontrolsüz yapılaşma, nüfus artışı, kültürel yozlaşma ve yabancılaşma, gelir adaletsizliğinin ve yoksullaşma oranının artması, işsizliğin yol açtığı güvensizlik, gelecekten umudunu kesme ve amaçsızlık, haksızlığa uğradığında hakkını resmi yollardan alamaması, sosyal problemlerin çözümünde şiddete başvurulması saldırganlığın ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Psikologların büyük çoğunluğunun TV’de şiddetin çocuklarda saldırganlık eğilimini artırdığına inandığı kesindir. Hatta sokaktaki insanında genelde bu inancı paylaştığı söylenebilir. Eğer televizyondan bir şeyler öğreniliyorsa ki bunda kuşku yoktur. Saldırgan davranışlarda öğrenilebilir. Bu öğrenme, TV’de gözlenen saldırgan kahramanın gösterdiği saldırgan davranışın taklidi ya da böyle davranışların ilişkili olduğu başka saldırgan davranışları çağrıştırıp etkinleştirmesi biçiminde olabilir. Bununla birlikte, çocukların TV’de gözledikleri ve sonuçta kendileri için zararlı olabilecek saldırgan davranışlara daha fazla başvuracaklarını düşünmek biraz insanı küçümsemek ve onu ayırt etmeksizin her davranışı taklit eden robotumsu bir yaratığa indirgemek olur. İnsan yavrusu eğer ruhsal olarak bir özrü yoksa bebek denebilecek yaşlarda bile gerçek ile filmi, filmde yapılabilecekle gerçekte yapılabileceği ayırt edebilecek kapasitededir. Nitekim gözden geçirdiğimiz sonuçlarda bu görüşü destekler niteliktedir. Bulgular TV’ de saldırganlığın, çocuklarda saldırganlığı büyük ölçüde arttırdığı yargısına varmamızı sağlayacak denli kesin ve tutarlı değildir. Eğer gerçek yaşamda saldırgan davranışlar ödüllendirilip özendiriliyorsa, çevre gerçek saldırgan modeller açısından zenginse ya da koşullar saldırgan duyguları denetim altında tutulamaz ölçülere çıkarıyorsa, o zaman saldırgan davranışların öğrenilmesinin ayıbı büyük ölçüde TV’ye çıkarılmamalıdır. Başlı başına okul ve eğitim sistemi bile pek çok çocuk ve ergende öfke yaratan ve saldırganlığa yol açan ortamlar olabilmektedir.Eğitim-öğretim alanındaki eşitsizlikler ve haksız uygulamalar, öğretmenlerin öğrenciler arasında ayrım yapmaları, öğrencilerin kendi içinde değil sürekli birbirleriyle kıyaslandığı yarışmacı, kalitesiz ve ezberci eğitim, başarının düşmesine yolaçan sürekli değişen eğitim programları çocukları saldırganlaştırmaktadır. Kalabalık sınıflar, yetersiz fiziki koşullar, fazla ders saati ve yoğun ders programının getirdiği sıkıntılara ders dışı etkinliklerin ve sosyal faaliyetlerin yetersiz olması, öğrencinin rahatlayabileceği, enerjisini kullanabileceği alanların sınırlılığı eklenir. Bu yüzden sınıflar can sıkıntısı için mükemmel mekanlardır ve bu kadar yapay bir ortamda çocuklardan doğal olması beklenmektedir. Bu hayvanat bahçesinde kafese kapatılan vahşi hayvanları niçin doğal davranmıyorlar yada niye huzursuzlar diye suçlamak gibidir. Disiplin yönetmeliğinin katı, yasakçı kuralları ve tek tipleştirme uygulamaları sonucu farklı, orijinal ve yaratıcı kişilik özelliklerinin törpülenmesi çocuklarda öfke tepkilerine yol açmaktadır. Bir yandan öğretmenlerin formasyon yetersizliği, (öğretmen açıklarını kapatmak için her üniversite mezununun öğretmen olarak atanması) ve eğitimden çok öğretim ağırlıklı çalışmaları, diğer yandan rehberlik ve yönlendirmenin olmayışı, okulda psikolojik danışma hizmetlerinin yetersizliği saldırganlığı engelleme de sorunlar doğurmaktadır. (Rehber öğretmen açığını kapatmak için bu işin eğitimini almamış insanların istihdam edilmesi). Genelde ergenlikte sınırlı antisosyal davranışa dahil olan bireyler, toplumun norm ve standartlarını öğrenmektedir ve yaşam boyu antisosyalliği sürdüren bireylerden çok daha iyi sosyalize olmaktadır. Ergenliğin ilk yılları boyunca suçluluk artış, genç yetişkinlikte de düşüş göstermektedir. Arkadaş grubunca kabul arzusu, gençler arasında antisosyal davranışı artırmaktadır. Zamanla arkadaşlar daha az etkili olmaya başlar ve ahlaki değerlerin kazanılmasıyla saldırgan davranış azalır. İnsanın biyolojik olarak iki nihai amacı vardır. Hayatta kalmak ve türün devamını sağlamaktır. İnsan bir tehlikeyle karşılaştığı zaman da iki davranış kalıbından birini seçer ya kaçacak yada savaşacaktır. Savaşmak zorunda kaldığı zaman doğal olarak saldıracaktır. Yani şiddetin kökeninde yer alan saldırganlık davranışının insanın hayatta kalmasına yarayan kesin bir fonksiyonu vardır. Bir amaca hizmet eden saldırganlık davranışının, sosyal kaidelerin geliştiği, kişinin güvenliğini sağlayacak toplumsal yapılanmanın arttığı bu gün için eskiye oranla gerekliliği azalsa da, kişinin hangi durumda kendisine zarar gelebileceği bilgisine her zaman ihtiyacı vardır.Saldırganlığın üç türünden söz edilebilir. Toplum tarafından onaylanmayan düşmanca saldırganlık, belli koşullar altında onaylanan saldırganlık, toplumca ne yasaklanan ne de onaylanan izin verilmiş saldırganlık. Toplumda etkili işlev görebilmek için bireyler bunları öğrenmek zorundadır. Saldırganlıklarını hiçbir zaman denetim altına alamayanların özgür kalmalarına izin verilmeyecektir. Bununla birlikte saldırganlığa hiç başvurmayanların durumları, gerektiğinde onu kullananlarınkinden daha kötü olabilir. Dolayısıyla önemli olan çocuklara hiçbir zaman saldırmamayı öğretmemek değil, saldırganlığın ne zaman uygun olup ne zaman uygun olmadığını öğretmektir. Önemli bir diğer noktada çocuklara düşmanca saldırganlığın, toplum tarafından onaylanmayan saldırganlığın öğretilmemesidir. Araştırmalar çocuklarının kötü davranışlarını cezalandırmak isteyen anne ve babaların aslında bu davranışları pekiştirmekten ileriye gidemediğini göstermektedir. Buna göre övülen iyi davranışlar çocukları tarafından nasıl öğreniliyorsa cezalandırılan kötü davranışlarda öğrenilebilir. Burada önemli olan davranışın altının çizilmiş olmasıdır Bir davranış ödül ile güçlendirilirken, ceza ile ortadan kaldırılabilir. Ancak burada asıl ceza, o davranışın sonunda ortaya çıkacak olumsuz durumun kendisidir. Bir davranış sonucunda ortaya çıkan olumsuzluk bir yanıt iken, cezalandırmak bir uyaran oluşturabilmektedir. Ceza, cezalandırılan tarafından kendine bir saldırı olarak algılanabilir, hatta karşı atağa geçme isteği uyandırabilir. Davranış sonucu ortaya çıkan olumsuzluk davranışın devamını önleyici bir etkiye sahipken, cezalandırmak davranışın tekrarı için bir uyarıcı oluşturmaktadır. Okuldaki herkesin okulu sahipleneceği ve orada olmaktan hoşlanacağı bir okul iklimi oluşturulmalıdır. Okuldaki her öğrenciye ve görevliye, kendilerinin okulun önemli bir parçası oldukları hissettirilmelidir. Bu duygu, okulda güvenliği sağlamaya yönelik planlama sürecine herkesin (öğretmenlerin, öğrencilerin, velilerin ve toplumun önde gelen kişilerinin) katılımı sağlanarak başarılabilir. Yapılan araştırmalar, okullardaki sorunların çok büyük bir kısmını okuldaki çok küçük bir azınlığın çıkardığını göstermektedir. Bu öğrenciler öncelikli hedef seçilebilir. Okuldaki gözetim ve denetim faaliyetleri planlanırken, sayıca az olan bu öğrencilerin bulundukları yerlere özel bir dikkat gösterilmesi, bu öğrencilerin hem kendilerini hem de olası mağdurları şiddeti karşı korumak için yararlı olabilir. Okulda güvenliğin sağlanması birinci derecede okul müdürünün işidir. Okul müdürü kendi odasına çekilmemeli, özellikle ders aralarında koridorlarda görünmeli, sınıfları ziyaret etmeli ve okulda düzenlenen toplantılarda hazır bulunmalıdır. Hiç kuşku yok ki en iyi müdür zamanın çoğunu makam odasının dışında geçiren müdürdür. Başta okul müdürü ve müdür yardımcıları olmak üzere okuldaki bütün görevliler öğrencilerden önce okula gelmeli, öğrenciler okula geldiklerinde tüm çalışanların kendilerini güler yüzle kendilerini karşıladığını görebilmelidir. Okul yöneticileri ve öğretmenleri anne babalar ile mutlaka işbirliği yapmalıdır. Güvenli bir okul oluşturmak, sadece okul yöneticilerinin başarabileceği bir iş değildir. Veliler, okul güvenliğinin sağlanmasının aslında kendi çocuklarının başarısına katkıda bulunacağını bilmeli ve bu konudaki sorumluluklarını yerine getirmeye istek duymaları sağlanmalıdır. Öğrencilerin gerçekten ilgisini çeken ders dışı etkinlerinden oluşan bir sistem kurulmalıdır. Okul çağındaki çocuklar yapılacak ilginç ve kendilerine meydan okuyan şeyler bulamazlarsa bu boşluğu olumsuz etkinliklerle doldurabilirler. Öğrencilerin kendi güvenliklerinin sağlanmasına aktif bir biçimde katılmalarının sağlanması gerekir. Bu amaçla öğrencilerin okuldaki güvenlik planlarının hazırlanmasına katılmaları sağlanabilir. Ayrıca öğrencilere kişiler arası ilişkilerde ortaya çıkan anlaşmazlıkları ve çatışmaları şiddet içermeyen yollarlı çözme teknikleri öğretilebilir. Öğrencilere doğru kararlar verme, sorumluluklarını bilen bir vatandaş olma ve çatışma çözme becerilerine sahip olma gibi yaşam becerileri öğretim programlarıyla bütünleştirilerek kazandırılmalıdır. Özellikle gençlerin çatışmalarla nasıl başedeceklerini öğrenmeye ihtiyaçları vardır. Çünkü okullardaki şiddet olayları aslında çözümlenmemiş çatışmaların yansımasıdır. Eğer gençlere çatışmaları yapıcı bir biçimde çözme becerileri kazandırılırsa, okullar daha güvenli yerler olabileceğini söyleyebiliriz. Her okul öğrencilerine bu yaşam becerilerini öğretmeyi amaçlamalıdır. Yetişkinlerin gözetimi ve denetimi ihmal edilmemelidir. Özellikle çocuklar sürekli denetim ve gözetime ihtiyaç duyarlar. Okulda görevli yetişkinlerin çocukların gözetim ve denetiminin nasıl yapılacağı konusunda belli aralıklarla hizmet içi eğitim verilmesi gerekir. Bu eğitimlerde öğrenciler arasındaki bir kavgaya öğretmenlerin yada okul çalışanlarının nasıl müdahale etmeleri gerektiği üzerinde durulabilir. Okuldaki şiddet olaylarıyla ilgili düzenli bir kayıt sistemi kurulmalı ve düzenli bir izleme çalışması yapılmalıdır. Bu sayede okulda meydana gelen şiddet olaylarının ve diğer suçların analiz edilmesi sağlanabilir. Bu olaylar en çok ne zaman, nerede meydana gelmektedir? En fazla kimler karışmaktadır? Sorularına cevap bulunarak, bu verilere göre güvenlik önlemleri ele alınmalıdır. Okul güvenliğini sağlamak için gerekli fiziksel önlemlerin alınması çok önemlidir. İstenmeye olayların sıkça meydana geldiği koridor, spor alanları, spor sahası, okulun giriş çıkış yerleri ve kantin gibi mekanlar için yetişkin gözetim ve denetimi artırılabilir. Okula farklı yerlerden giriş yapılması engellenmeli girişler belli bir kapıdan yapılmalı ve bu kapıda mutlaka denetim olmalıdır. Okula gelen ziyaretçilerin kaydı tutulmalı ve rasgele ziyaretçi giriş çıkışı olmamalıdır. Okulda krize müdahale ekibi oluşturulmalı ve gerekli müdahale planları önceden hazırlanmalıdır. Çünkü bütün önlemlere rağmen okullarda zaman zaman sorunlardan kaçınmak mümkün olmayabilir. Okul güvenliği planı her yıl gözden geçirilerek güncelleştirilmelidir. Okulun güvenliğini artırmak üzere polis, itfaiye, acil servis gibi birimlerle hemen iletişim kurabilecek şekilde düzenlemeler yapılmalıdır. Her okul öğrencilerin hangi durumlarda nasıl davranmaları gerektiğine ilişkin bilgiler içeren klavuzlar hazırlamalıdır. Bu klavuzlarla kurallara uyulmadığı zaman hangi yaptırımlarla karşılaşacakları bildirilmeli ve bu yaptırımlar bütün öğrencilere aynı şekilde uygulanmalıdır. Okulda meydana gelen şiddet yada işlenen suçlardan dolayı mağdur olan öğrenciler özel bir dikkate ve desteğe ihtiyaç duyarlar. Okullardaki rehber öğretmenler bu desteği sağlamada çok önemli bir rol oynarlar.
Anne Babaya Öneriler:
Katı disiplin uygulamayın Sevgiyi koşullu göstermeyin, Nedenlerini açıklama ihtiyacı duymadan davranışlarda kısıtlama yapmayın, Yapılan hataları affetmeyin, katı cezalandırıcı yaklaşmayın, Doğruların merkezi olarak kendini kabul eden bu nedenle çocuğun görüş ve düşüncelerine önem vermeyen ve aile sorunlarının tartışılmasında çocuğa söz hakkı tanıyın, Genelde çocuğun kapasitesi üzerinde beklentisi olan ve bu beklentiye ulaşmada çocuğu zorlamayın, Toplum normlarına sıkı sıkıya bağlı ve bu kalıbın dışına çıkmaya ana baba tutumları otoriter tutumlar olarak tanımlanır. Bu tutumlar çocuk üzerinde katılık, hoşgörüsüzlük, içe dönüklük gibi kişilik özellikleriyle, saldırgan davranışlarda bulunma eğilimine neden olur. İlgisiz ve otoriter ana baba tutumlarının binişik özellikleri vardır. Bilerek veya ilgilenemediği için çocuğa karşı itici davranışlarda bulunmayın, gereksinimlerini karşılamamazlık yapmayın, sevgi göstermemezlik yapmayın, etkinlikleri ve başarıları ilgisizlikle karşılayıp başarısızlıkları ağır şekilde cezalandırmayın, görüş ve düşüncelerine önem verin.Aksi taktirde ilgisiz anne baba sınıfına dahil olursunuz. Çocukla ilgilenip onunla iletişim kurarak onu gerektiği ölçüde kontrol etmek ve çocuğun gittikçe artan potansiyeline ulaşmasında gereksinim duyduğu fırsatları elde etmesine rehberlik yapmak, Çocuğu reddederek ona karşı ilgisiz davranmak yerine çocuğun kendileriyle karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan olumlu bir özdeşim kurmasına yardım etmek, Aile içinde demokratik bir düzen kurarak dengeli bir bağımsızlık modeli sağlamak, Çocuğa seçme olanağı vererek gereksinimlerini çekinmeden söyleyebileceği bir ortam yaratmak olacaktır.

Yorum ekle 1 Kasım 2006

Psikolojide Araştırma Yöntemleri Nedir

Bilimlerin amacı, olaylar hakkında kanıtlanabilir bilgiler elde etmektir. Bu amaca erişmek için izledikleri sistemli yola, her türlü araştırma tekniğine yöntem denir. Değişik bilim dallarında birçok yöntem kullanılır. Psikoloji de diğer bilimlerin kullandığı yöntemlerin çoğunu kendi konusuna göre kullanır. Bunların başlıcaları betimleyici ve tanımlayıcı yöntemler, korelasyonel yöntemler, deneysel yöntemlerdir. Betimleyici ve Tanımlayıcı Yöntemler: Betimleme ve tanımlama amacıyla tarama yöntemi, doğal gözlem, görüşme ve vaka incelemesi yöntemlerinden yararlanılır.

Tarama Yöntemi: Belirli sorunlarla ilgili olarak geniş kitlelerin görüşlerinin alınmasıdır.

Test: İnsanların zekalarını, ilgilerini, yeteneklerini, tutumlarını, kişiliğini v.b. ölçmek amacıyla kullanılır.

Anket: Bilgi verecek kişinin doğrudan kendisinin okuyarak cevaplandıracağı sorulardan oluşmuş soru kayıtları kullanarak yazılı cevaplar aracılığı ile gözlemde bulunma işidir.

Doğal Gözlem: Olayların doğal durumda izlenmesidir.

Görüşme: Görüşme, karşılıklı konuşmadır.Bu konuşma bir kişiyle olabileceği gibi bir gurup insanla da olabilir.

Vaka: Bazı durumlarda insan davranışını tanımlamak pek kolay olmaz. Olayın derinliğine inmek gerekir. İnsanın geçmiş yaşantıları ve çevresi davranışlarına önemli etkiler yapar. İnsan davranışını tanımak için bu geçmiş yaşantıların, önemli olayların ve ilişki kurduğu insanların ona nasıl bir etkide bulunduğunu öğrenmek gerekir. Bunun için psikolog incelediği kimsenin ailesi, arkadaşları ve diğer ilgililerle konuşur. Elde ettiği bilgileri nesnel olarak kaydeder. Davranışların nedenlerini ortaya çıkarırkan bu bilgilerden yararlanır.

Korelasyonel Yöntemler:

Korelasyonel: Birlikte değişme gösteren olaylar arasında çeşitli anlamlılık düzeylerinde belirlenen ve nedensellik bağları kurmanın başlangıç noktası olan ilişki.

Deneysel Yöntemler: Doğal gözlem, varsayım (Hipotez) ve deneyleme aşamasından geçer.

Doğal Gözlem: Olayların akışına gözlemcinin karışmadığı gözlem biçimidir. Varsayım: Olaylar ve olgular arasında neden- sonuç ilişkisi kuran ve gözlem yolu ile test edilecek olan öngörü. Gözlem: Olayın başından sonuna kadar izlenerek görülenlerin kaydedilmesidir. Deneysel yöntemde, bu aşamada kastedilen, doğal olmayan gözlemdir. Güdümlü Gözlem: Olayların yeri, zamanı ve koşullarının gözlemci tarafından hazırlandığı gözlem biçimidir. Nelerin, nasıl gözlenebileceği, nasıl kaydedileceği önceden kararlaştırılır. Aktif gözlem ya da deneyleme de denilebilir. Deney: Bir değişkenin etkilerini gözlemek üzere koşulları hazırlanmış gözlem yada deneyleme sürecinin ürünüdür. Diğer bilimlerde olduğu gibi deney yöntemi, psikolojide de araştırmaların temelidir.

Yorum ekle 1 Kasım 2006

Psikopatiyalar (Kişilik Bozuklukları)Nedir

Psikopatiya Yunan sözü olup “psiche-beynin özel fonksiyonu; aklî, hissî, mânevî, idrak v.s. kabiliyetlerinin bütün tiplerini kapsayan anlayış, “patos” ise bozukluk (hastalık), ızdırap çekmek demektir. Psikopati denildiğinde kişiliğin anomalisi veya şahsiyetin patolojisi gözönünde tutulur. Kişiliğin ve onun bozukluklarının bütün tiplerini öğrenmek eğilimi çok eski devirlerden beri mevcut olmuştur. Bu konu ile hekimlerin yanı sıra, filozofları, devlet yöneticileri v.b. de ilgilenmiştir.

Daha önceki dönemlerde Yunanlılar çeşitli ruh hastalıklarına tutulma eğilimini, kilişiğin tiplemesi ile bağlantılandırmaya çalışmışlardır. Bu çerçevede Yunanlı hekimlerin ortaya koyması ile, bugüne kadar önemini pek yitirmeyen dört kişilik tipini (kolerik, sanguinik, flegmatik ve melankolik) tanımlamışlardır. 1808 yılında F. Ginel kişilik bozukluklarını tanımlamış ve onların ruhsal hastalık olmamasını tesbit etmiştir. S. Priçard psikopatilerin klinik araştırılmasının bilimsel temellerini ortaya koymuştur. O, 1835 yılında psikopatilerin tiplerini tanımlamış ve onları “mânevî havalanma” olarak isimlendirilmiştir. Sonraki yıllarda bazı alimler psikopatilerle ilgilenmiş ve onun birçok klinik özelliklerinin olduğunu göstermiştir. Nihayet, 1891 yılında V. Roh kişilik bozukluklarının bilinen bütün tiplerini bir yere toplayarak psikopatiler adı altında birleştirmiştir.Psikopatilerin araştırılması alanında büyük hizmeti olan alimlerden biri de Alman psikiyatristi E. Kreşmer olmuştur. O, psikopatileri çeşitli tipli beden yapılanmasına göre ayırmaya çalışmıştır. Ona göre piknik beden yapısına sahip şahıslar affektif bozukluklar oluşturmaya eğilimlidir. Astenik beden yapısına sahip olanlar ise düşünce bozukluklarına daha çok maruz kalan şahıslardır ve şizoidler grubuna girerler. Kreşmerin kabullerinde bazı hataların olması bu tesbitlerin eleştirilmesine neden oldu. Psikopatilerin tam olarak öğrenilmesi alanında büyük hizmetleri olan P. V. Gannuşkin 1933 yılında psikopatilerin genel sınıflandırılmasını oluşturdu. Çağdaş psikopati bilimi P. V. Gannuşkin’in oluşturduğu sınıflandırmayı temel alır. İlk defa o, psikopatilerin yaşam süreci boyunca değişebileceği fikrini ileri sürdü ve bu hastalığın psikodinamiğinin temellerini araştırdı. Halbuki, ona kadar bu problemle meşgul olan bilim adamları psikopatileri değişmez-stabil patolojik bir hal gibi kabul ediyorlardı. P. V. Gannuşkin’in düşüncesine göre kişilik bozukluğu “Kişiliğin oluşturduğu gençlik yıllarından itibaren, sosyal çevreye adapte olamamak suretiyle ayrışan şahıslardır.” Psikopati hem kişinin kendinin, hem de onu çevreleyen insanların sıkıntılarına neden olan kişiliğin disharmonisi- bozukluğudur. Kişilik bozukluklarının teşhisi P. V. Gannuşkin’in teklif ettiği üç temel belirtiye dayanır.

1. Karakter bozukluklarının bütün halinde olması,

2. Yaşam boyu devamlılık arzetmesi ve az değişmesi,

3. Sosyal adaptasyonun değişmesi.
Gündelik hayatımızda yapısal psikopatileri, yaşam sürecinin karmaşıklığı ve zorluğu ile bağlantılı olarak oluşan ve normal kişilerde gördüğümüz kişiliğin psikopatik gelişimi sendromunda ayırmak gerekir. Öyle ki, ismi belirtilen sendrom uygulanan tedavi tedbirleri sonucunda kısa bir süre içinde düzeltilebilir.

Kişilik bozuklukları ile sık ilgisi olan deviant davranış (devation= latincede normalden sapma, bozulma demektir) anlayışı esasen gençlik dönemine ait olan ve zaman zaman sosyal içerikli davranış bozuklukları ile ortaya çıkan patolojik duruma denir. Asıl kişilik bozukluğu ise “Deviant Davranış”ın devamlı olması ile karakterizedir.

Kişiliğin aksentuasiyası ( ) nisbeten hafif bir patoloji olup, kişiliğin bazı özelliklerinin güçlenmesi, olumsuz etkenlerin etkisi altında zaman zaman kısa süreli şiddetlenmesi ile dikkati çeker. Kişiliğin aksentuasiyasını ( ) çoğu zaman kişilik bozukluklarından ayırmak zor olur. Bazı araştırmacılar, hatta bu patolojiler arasında hiçbir fark görmemektedir.

Genellikle, kişilik bozuklukları daima aynı derecede ortaya çıkan belirtilerle cereyan eden hastalık gibi kabul etmek doğru değildir. Duygulanımın hassaslığı ve zenginliği ile ayrışan bu tip insanları bazı durumlarda tam sağlam şahıslardan ayırmak mümkün olmamaktadır. Diagnostik bir hataya meydan vermemek için bazen yıllarca gözlem yapmak, şahsın hayatını öğrenerek her yönlü psikolojik analiz yapmak gerekir. Kişilik bozukluklarının gelişmesinin dinamiğinde “Pubertal Buhran” döneminin olmasına büyük önem verilmelidir. Öyle ki, aynı yaş dönemin de ortaya çıkan parlak psikopatik belirtiler doğru teşhis koymaya imkan verir. Olgun yaşa ulaşmış insanlarda, bu çerçevede daha ileri yaşlarda kişilik bozukluğu özellikleri tedricen yumuşar, hatta çevre ile tam bir adaptasyon durumu ile yer değiştirir. Bazen ise tersi yönde geriye gelişme göstererek bozukluk şiddetlenebilir.

Kişilik bozukluklarının dinamiğinde sosyal etkenlerin, aile içi ilişkilerin (iş yerini değiştirmek, hapislik, askere gitme, evlenmek, boşanmak v.s.) büyük rolü vardır. Bazı somatik hastalıkların, fizyolojik bozuklukların, alkolizmin ve narkomanilerin önemi, psikojen etkenlerin rolü de belirtilmelidir. Normal şahıslarda hiç bir patolojik duruma sebep olmayan ve kısa süre içinde kontrol altına alınabilen ruhsal travmalar, kişilik bozukluklarının şiddetlenmesine, şahsın uzun süre normal hayat faaliyetinin bozulmasına neden olur.

Kişilik bozukluklarının seyrinde zamanla birbiri ile yer değiştiren kompenzasyon ve dekompenzasyon aşamalarının olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Hayat şartları ve iş gücü iyi olan psikopatiyalar bazan uzun yıllar kompenzasyon aşamasında kalabilirler. Böyle olduğunda, o şahısların davranışında dikkati çeken bir belirti gözlenmemektedir. Onlar normal olarak çalışmakta ve aile kurabilmektedirler. Ancak bununla birlikte daha sık sık dekompenzasyon (hastalığın şiddetlenmesi) aşaması ile karşılaşmak mümkündür. Klinik mahiyetine göre dekompenzasyon aşaması spontan fazlar ve patolojik reaksiyonlar şeklinde olabilir. Hayat zorlukları kısa bir süre içinde kişilik bozukluklarının uyumu bozulur, şiddetlenmeye neden olur. Spontan fazlar ise dikkati çekecek herhangibir etki olmadan ortaya çıkabilir. Bir çok, kişilik bozukluğu olan şahıs bu tip fazlara ulaşmak için sanki gayret gösterirler. Bu fazların ve reaksiyonların ağırlığı, devam etme süresi çeşitli olur, bazen haftalar hatta aylarca sürebilir.

SINIFLANDIRILMASI

Şimdiye kadar kişilik bozukluklarının bütün uzmanları tarafından kabul edilen tam bir sınıflandırılması yoktur. 1915 yılında E. Krepelin’in yaptığı sınıflandırmaya göre kişilik bozuklukları yedi gruba,

1. İhtiyatlı olanlar, tedbirli davrananlar

2. Sabırsız ve tahammülsüz olanlar

3. İmpulsifler

4. Mübalagacı ve yalancılar (pseudologlar)

5. Dürtü bozukluğu (meyl) gösterenler

6. Acaipler

7. Sosyopatlar olarak bölünürler.

1920 yılında K. Şneyder ve E. Kreşmer ayrı ayrı kendi sınıflandırmalarını yapmışlardır.

1933 yılında P. V. Gannuşkin “Kişilik bozukluklarının kliniği, onların istatistiği, dinamiği ve sistematiği” isimli eserinde kişilik bozukluklarını aşağıdaki gruplara ayırmayı teklif etmiştir.

1. Sikloidler

2. Astenikler

3. Şizoidler

4. Paranoidler

5. Epileptoidler

6. Histerikler

7. Devamsız Psikopatiyalar

8. Antisosyal psikopatiyalar

9. Konstitusyonal Ahmaklar, serseriler

Şu anda kişilik disharmonisini 4 büyük gruba ayırmak kabul edilmiştir.

1. grupta düşünce dünyasına mahsus değişiklikler tesbit olunan kişilik bozukluklarına aittir. Onları birleştiren genel yön olayları doğru değerlendirebilme yeteneğinde olmamak veya onları objektif algılayamamaktır.

2. grupta affektif dünyaya mahsus bozuklukları olan kişilik bozukluklarıdır. Bu gruba dahil edilen şahısların başlıca özellikleri sık sık ambivalans affektif reaksiyonlar göstermeleridir.

3. grupta irade bozukluları olanlardır.

4. grupta mix tip kişilik bozuklukları vardır. Bu gruba dahil edilen kişilik bozuklukları polimorf belirtilerin değişkenliği esas sendromu belirlememize neden olur.

Gruplar Klinik Tipler

I. Düşünce bozuklukları olan 1. Astenik Tip kişilik bozuklukları 2. Psikastenik (anankastik) Tip
II. Affektif bozuklukları olan 3. Şizoid Tip kişilik bozuklukları 4. Paranoid (paranoyal) Tip
III. İrade bozuklukları olan 5. İhtiyatlı Tedbirli Tip kişilik bozuklukları 6. Affektif Tip
IV. Mikst tip kişilik 7. Histerik Tip bozuklukları 8. Devamsız Tip (tahammülsüz) 9. Mozaik Tip

Astenik Tip

Bu tipe mensup olan kişilik bozukluğu olanların başlıca özellikleri, onlarda çocukluktan bu yana görülen genel zayıflık, yorgunluk, nörovejetatif değişikliğe eğilim gibi belirtilerin olmasıdır. Astenik şahıslar hem fiziksel, hem de emosyonel zayıflık, saflık, duygularına kapılmak, ufak bir olaydan telaş ve heyecana kapılmak özelliklerine sahip olurlar. Gündelik yaptıkları normal işler onları çabukca yorar, günün ikinci yarısında tam takatsizlik ve güçsüzlük görülür. Asteniklere mahsus olan başlıca belirtilerden biri de dikkatin zayıflamasıdır. Onlar düşüncelerini bir yere odaklayamazlar, halsizlikten, ezginlikten, takatsizlikten, sık sık ağlamaya yönelmelerinden şikayet ederler. Dış şartlarının küçük bir değişmesi onlarda ruh düşkünlüğüne, küskünlüğe veya öfke hissine neden olur. Ancak bu üzüntüleri de çabuk geçip gider. Astenik kişilik bozukluğu olanlar hipokandrik şikayetlere eğilimli olurlar. Öyle ki, kendi sağlıklarına karşı gösterdikleri kaygı bazen gereğinden fazla olur, bütün günü sağlığı ile ilgili düşünerek geçirir ve bazı tedbirler alarak (spor yapmak, profilaksi amacı ile ilaçlar kullanmak, perhiz yapmak v.s.) kendilerini rahatlatmaya çalışırlar. Onlar hekime gitmekten mutlu olurlar ve her defasında çok miktarda şikayetler gündeme getirir ve birçok muayeneden geçerler.

Psikastenik (anankastik) Tip

“Bu tip kişilik bozukluklarının temel özellikleri kendilerine karşı güvensiz, duyguları labil, daima aciz ve zavallı olduklarını hissetmeleri şeklindedir. Bir taraftan ümitsiz ve çaresiz görünürken bu tip şahıslar, diğer taraftan kendilerine karşı özel dikkat, kişiliklerine saygılı olunmasını istemektedirler. Çocukluk ve gençlik yaşlarında daha çok dikkate çarpan bu belirtiler onları korkak ve aciz olmağa, sık sık duygularına kapılıp yaşıtlarından uzak durmaya kendini mahkum ediyor. Bu tip kişilik bozukluğunu iki alt gruba ayırmak mümkündür.

Birinci tipe mensup olanlar heyecanlı, şüpheci, sebatsız ve bağımsız hareket edememeleri ile diğerlerinden ayrılır. Hayalen cesaretli olmayı isteselerde reel hareketlerinde buna ulaşamamaktadırlar. Ufak bir başarısızlık onları yıkmakta, kötümserliğe düşmeye, başladığı işi yarım bırakmaya neden olmaktadır. Eğitim yıllarında bilgili ve kabiliyetli olmalarına bakmayarak, bu yönlerini ortaya koyamamaktadırlar. Çok iyi bir sanatkâr veya çok iyi bir uzman oldukları halde bunu pratiğe dökmekte acizlik göstermektedirler. Yasal haklarının çiğnendiğini gördüğünde kendilerini müdafaa edecekleri yerde içlerine kapanarak sıkıntı geçirirler. Duygularının zenginliği ve ona yardımcı olunmaması onları daima kaygılı ve şüpheli olmaya, kendi hareketlerini tekrar tekrar analiz etmeye sevk etmektedir. Bazen onlar kendi hareketleri için, aynı zamanda başkaları içinde ızdırap geçirirler. Bu tip kişiler için yabancılarla, özellikle karşı cinsle iletişim kurmak çok zor olur. Daima “yok, hayır” cevabı alacaklarını düşündükleri için hiç kimseyle iletişime geçmiyorlar veya mecbur kalırlarsa bunu sıkıntı ve anksiyete içinde zorla yapıyorlar. Tek kolay yapabildikleri şey, üzerine düşen görevlerinin bir kısmını başkasına havale etmek çerçevesinde ona verilen tavsiyeleri uygulayabilmesidir. İşte ve aile içinde onların çalışmasına rehberlik eden bir adama sığınmakla kendilerini bir süre rahat hissedebilmektedirler.

Psikastenik kişilik bozukluğunun ikinci tipine mensup olan şahıslar, karakterlerindeki süpheciliğin, obsessif özellikli olmasını idrak etmeleri ile diğerinden ayrılmaktadır. Onlar önceden planlanmış ve programlanmış bir hayat anlayışı temelinde faaliyet göstererek dakik ve tam kurallara uymaya çalışırlar. Yaptıkları işi defalarca kontrol etmekle kendilerini sıkıntıdan kurtarırlar. Aynı zamanda temkinli, sade, hassas, saygılı olmağa, onlara işi düşen şahıslara hizmet etmeye, o adamların ilgisini kazanmağa çalışırlar. İstenen görevi, gereğinden fazla azen göstererek yapmak, onu yüksek kalitede uygulamak isteği bir an dahi onların yakasını bırakmamaktadır. Bunlarla birlikte hiçbir zaman yaptıkları işlerin içeriğinden memnun kalamamaktadırlar. Şüphe onları devamlı boğmakta, ümitsizlik hissi oluşturmaktadır. Psikastenik şahısları obsessif ve astenik nevrozuna tutulan hastalardan ayırmak oldukça zor olmaktadır.

Şizoid Tip

Bu tip kişilik bozukluklarının başlıca yönü otistik düşünceye sahip olmaları ve bununla da başkalarından kolayca ayrılabilmeleridir. Bu tip şahıslar toplumdan kendilerini koparma, giyimleri, mimikleri, jestleri v.s. özel bir husisiyete sahip olmaktadır. Konuşmaları durgun, bir kaç standart ifadeden olup, aynı tipli hareketler ve jestlerle birlikte seyretmektedir. Çocuk yaşlarından başlayarak bu veya başka oranda oluşacak şizoid karakterin belirtileri sezilir. Onlar yaşıtları ile birlikte olmuyor; tek kalmayı seviyorlar, normal dışı çalışmalara daha çok ilgi gösteriyorlar. Tenhalıktan hoşlanan bu tip çocukların büyüdüklerinde yakın dostları, kalbini açabileceği sırdaşları olmuyor ve buna ihtiyaç da hissetmiyorlar. Çevredeki insanlar onları “Garibe” ve “Acaip” olarak sıfatlamaktadırlar. Dış dünya ile iyi ilişkiler içine girememeleri, dostluğu, arkadaşlığı becerememeleri bu tip kişilik bozukluklarının duygu ve mânevî dünyalarına menfi etki etmektedir. Onlar başkasının (hatta yakın akrabalarının) derdine ortak olmak, sıkıntı ve sarsıntı geçiren insanlara cesaret ve destek vermek kabiliyetine sahip olmuyorlar. “Kaygı” anlayışı sanki onlar için mevcut değildir. Bu tip kişilik bozuklukları hakkında P. V. Gannuşkin şöyle demiştir:

“Onlar, çevrede meydana gelen olayları sanki eğri bir aynada görürler. Tek bir hadisenin ayrı ayrı yönlerini olduğu gibi kavradıkları halde, olayın mahiyetine ulaşamamaktadırlar, sanki onu anlayamamaktadırlar. Onun ilgisini çekmeyen ne varsa onu görmüyor veya inkar ediyor.” Böyle bir ilişki Hegel’in meşhur “En kötü şey, hakikati idrak etmektir” sözüne benziyor. Şizoidler sensitif ve ekspansif olarak iki gruba ayrılabilir.

Sensitif şizoidler, duygularına kapılan, hayalperest, ancak isteklerine hiçbir zaman ulaşamayan şahıslardır. Gerçek olguyu olduğu gibi kabul edememekte, çabuk incindiklerinden (değme düşer) kendi amaçlarına ulaşmak için tartışmaya girmeye muktedir olamıyorlar. Onlar iş ve evini sık sık değiştirir. Bu da romantik hayalperestliğin peşine düşmek ile ilgilidir. Nadir durumlarda bu tip insanlar arasında fitrî kabiliyete sahip olanlar da olur. Musiki, ressamlık ve sanatın diğer dallarında çalışan bu tip şahıslar başarılı eserler verebilmektedirler.

Ekspansif gruba dahil olan şizoidler, genellikle, kendi sanatını iyi bilen, başladığı bir işi sonuca ulaştırmak için mümkün olan herşeyi yapmaya hazır insanlardır. Ancak başkaları ile uyum içine girmedikleri ve dikbaşlı oldukları için sevememektedirler. Egoist, kendilerine güvenmeleri onları soğukkanlı, mağrur, herkes ile resmî ilişkiler içinde olurlar. Bazen bu tip şahıslar standart dışı, riskli işlere girerler ve sosyal öneme haiz aktiviteler başarabilirler (meselâ, ilmî keşifler, devrimler v.s.).

Paranoid (Paranoyal) Tip:

Yüksek değerlere sahip fikirlerle yaşayan bu grup hastalar bireysel özelliklerini, bilgi ve becerilerini her zaman ortaya koymaya gayret gösterirler. Egoistlik ve başkaları ile uyum içinde olamamak eğilimi de bu özellikleri ile ilgilidir. Onların bakış alanı bireysel yapılarının dışına çıkmamaktadır. Mânevî hayatları durgun ve tekdüze olup hayali olarak kurdukları dünya içerisinde dönerler. Başkalarının fikirlerini daima inkar eder, tenkit tipi açıklamaları kabullenmezler. Onlar için yalnız bir hakikat, kendilerinin fikirleri mevcuttur. Bu fikirleri ve düşüncelerini paylaşmayan insanları yabancı ve düşman olarak algılarlar. Aynı zamanda şüpheci olan bu şahıslar hiç kimse ile dostluk kuramamakta, yalnız yaşamaya eğilim göstermektedir. Hayali “düşmanlarına” karşı savaş açmaktan yorulmayan bu insanlar, bazen oldukça gaddar, adaletsiz hareket de edebilmektedirler. Paranoyal kişi kendi amacına ulaşmak için yıllarca tartışmaktan, savaşıp durmaktan, çeşitli idare ve kurumlara şikayette bulunmaktan yorulmamaktadırlar. Bu gruptaki hastalar devamlı şikayet eden, dilekçeler yazan, kamu kurumlarını meşgul eden bireylerdir. Bu nedenle kolluk kuvvetleri ve adlî mercilerde bu insanlardan çok sıkıntı çekerler.

Gannuşkin’in fanatikler olarak isimlendirdiği diğer grup paranoidler bazı özellikleri ile ayrılmaktadır. Bu da ileri sürdükleri fikirleri, şahsî ilgilerinden daha önemli ve üstün tutmalarıdır. Onlar maddî kazanç, şahsî mutlulukları için değil, önüne koydukları amaç uğrunda tartışma yaparlar. Bu amaç uğruna onlar herşeyden (vazifelerinden, varlıklarından, sağlıklarından) geçmeye hazırdırlar. Genellikle, din görevlileri, alimler ve siyasetçiler arasında karşımıza çıkan bu tip şahıslar fedailik örneği göstermeye muktedir insanlardır. Bir çok durumlarda suç mesuliyeti taşıyan bu gibi insanlar sorumsuz kabul edilir ve Azerbeycan Cumhuriyeti Ceza Hukuku’nun 11. maddesine göre işleme tabi tutulurlar.

Epileptoit Tip:

Bu tip şahıslar okul öncesi dönemden başlayarak bazı özellikleri ile diğer insanlardan ayrılırlar. Onlar çabuk sinirlenen, saldırgan, söz dinlemeyen ve aksi olmaları ile dikkati çeker. Bunlar okul döneminde grup içinde lider gibi ortaya çıkarlar, bağımsızdırlar, herşeyi başaran bir insan gibi görünürler. Sık sık gözlenen ve 2-3 gün kadar süren disfori halinin tesbit edilmesi, asık surat ve güçlü affektif belirtilerin olması psikiyatristler için diagnostik öneme haizdir. Atak esnasında bu tip kişiler bazen vicdansız ve gerilim içinde olduklarından çok kötü eylemler yapabilirler, avlarına işkence yaparlar. Böyle bir hastamız epileptoid aktivasyon döneminde eşine işkence yapabilmiştir. Bir başka hastamız atak döneminde eşini öldürdükten sonra ölüyü balta ile doğramış, çuvallara doldurup su kanalına atmıştır.

Paranoyal hastalarda farklı olarak epileptoid psikopatiyalar amaca yönelik eylem yapamamaktadırlar. Son derece egoist karaktere sahip olan bu tip şahıslar başkaları ile uzlaşıp uyuşamazlar, tartışma çıkarırlar, aynı zamanda toplum içinde herkesi kendine karşı kışkırtır, çatışma odağına dönüşürler. Düzgün terbiye ve eğitim sonucunda, gösterilen bu özellikler kontrol altına alınabilir. Ancak hayattaki zorluklar (askerlik görevi, kötü şartlar, sinirsel gerilim oluşturan çalışma hayatı v.s.) hastalığa yeniden şiddet kazandırır. Bazen bu tip hastalar önüne çıkan zorlukları başka türlü de, meselâ, amirine yaltaklanmak, iteat etmek, dakiklik örneği göstermek şeklinde de halledebilirler. Unutmamalı ki, bu cihetler kısa bir sürede değişebilir ve aynı şahıs suç işleyebilir. Bu gibi özellikler bu hastalara sık sık suç işlemeye yöneltir.

Affektif Tip:

Bu tiplerin başlıca özellikleri ruh halinin birbirine zıd kutuplar arasında (Distimik ve Hipertimiya) sık sık değişmesidir.

Distimikler: Gannuşkin’in fikrine göre “Doğuştan pessimistlerdir.” Bunların ruh hali daima aşağı olup heran, kötü bir olayın olmasını beklerler. Bunları hiçbirşey mutlu etmez, hayatlarındaki mutlu olayları, başarılarını görüp sevinmek duygusu sanki onlara yabancıdır. Bu tipe mensup olanlar normal hayatta sakin, keyifsiz, durgun hareketli bireyler olup aynı zamanda kendi görevlerini vicdanla yerine getiren, bu nedenle de herkesin hürmet ettiği kişilerdir.

Hipertimikler: Bunlar ise distimiklerin tam aksini teşkil edenlerdir. İlk etapta bunların ruh halinin yüksek olması, şen ve mutlu görünmeleri dikkati çeker. Başkaları ile oldukça çabuk arkadaşlık ve dostluk kurabilirler, optimist ve çevik olmaları onları toplumun sevdiği insan durumuna getirir. Ancak, yakından tanıdıkça onların hafif karakterli, daha çok söz veren, sonuna kadar dostluğu taşımayan insanlardır. Bunların gayr-i ciddî tabiata sahip olmaları, çevresindeki insanların yanında gerçek yüzleri ortaya çıkmaktadır. Öyle ki, onlar hakkında sık sık “Bel bağlanacak adam değil” sözlerini işitmek mümkündür. Distimiklerle hipertimikler arasında geçit teşkil eden diğer ara tipler sikloidler olarak isimlendirilir. Bunların başlıca özellikleri ruh hallerinin labilliğidir. Emosyonel yapıları sirküler olarak yüksek ve aşağı olması, aynı zamanda iş kabiliyetinin, çevresindekilere iletişimin de değişmesi ile birlikte seyreder. Ruh halinin yüksek olduğu dönemde sikloidler oldukça aktif, şen, optimist görünürler. Sanki hiçbir zorluktan korkmayan böyle şahıslar bu dönemde başladıkları işe sonuna ulaştırabilirler.Ancak ruh halinin kötü olduğu dönemde herşey tersine cereyan eder. Dış görünüşleri değişir, zayıf ve keyifsiz görünür. Başladıkları işi yarım bırakırlar. Hiç kimseyle dostluk kurmak istemezler. Sikloidlerin ruh halinin değişmesi süresi ve bunun sebepleri tam olarak öğrenilememiştir. Bu konuyla ilgili muhtelif görüşler mevcuttur. Bazı bilim adamları bu durum mevsimlerle, hava şartlarıyla, sosyal çevrenin etkisiyle, bazıları genel sağlıkla, yahutta biyolojik-endojen etkenlerle izah etmeye çalışmışlardır.

Histerik Tip:

Kendi aktivitesi ile herkesin dikkatini kendi üzerine çekmeye çalışan, olayların seyrinde etkili rol oynamaya can atan, bu amaçla çeşitli eylemler (bazen artistik hareketler) ortaya koyan şahıslar olup çok çabuk tanınırlar. Böyleleri hakkında Alman psikiyatristi Jaspers şunları söylemiştir. “Histeriğin temel özelliği olduğundan fazla görünmeye, daha çok duygulanım göstermeye can atmalarıdır.”Emosyonel yönden zengin görünmek için gereğinden fazla gayretkeşlik yapmalarına bakmayarak, histerik tipler duygulanımca hiç de derinliği olmayan, başkalarının dertlerine ilgisiz kalmayı beceren şahıslardır. Onlar için en önemli şey kendi duygularını ve sıkıntılarını göstermek, herkesin ilgi odağında bulunmaktadır. Onlar, genellikle, mutluluktan hoşlanır, kendisine ilgi duyanların arasında olmaya çalışır ve herhangi bir özellikleri ile farklılıklarını ortaya koyup övülmekten haz duyarlar. Onlara ilgi gösterilmediğinde kısa süre içinde ruh halleri değişir, sinirlenir, çekinme, tartışma, bazen ise kavga odağına dönüşürler. Bu durumlarda kendilerini rahat ve mutlu hissederler. Gerilim oluşursa, histerik derhal kötü bir duruma düşer, çeşitli emosyonel haller, o çerçevede, ataklar şeklinde konvülziyonlar oluştururlar, kendilerine zarar verirler. İ.P. Pavlov’un tanımladığı güzelliğe mensup olan bu şahıslar bazı durumlarda kendi fantezileri ile reel hayatı değerlendirememektedirler ve bu yüzden de kendilerini bir nevi sosyal gerçekten koparırlar. Kreşmer histeroid tipin özel bir varyantın, ayırmayı teklif etmiş ve onlara yalancılar (pseudologlar) adını vermişti. Kendi tabiî özelliklerinden maharetle yararlanabilen bu adamlar emosyonel boyalarla zengin ifadelerle başkalarını inandırmak, onları yoldan çıkarmak yeteneğine sahip olurlar. Söyledikleri yalan fikirlere başkalarını inandırır, hatta kendileri de inanır. Bazen maddî gelir elde etmek amacıyla “maharet”, “becerik”, ortaya koyarak (meselâ, tedavi işi ile meşgul olmak, fazla bakmak v.s.) şarlatanlık yaparlar.

Sebatsız Tip:

Bu tip hastalar bazı karakteristik özelliklerine, meselâ, sebatsız olmaları, küçük bir nedenden dolayı sinirlenmeleri, dikkatlerini toplayamamaları, şımarık ve nazlı büyütülmeleri ve yaramaz olmaları nedeniyle küçük yaşlardan itibaren yaşıtlarından ayrılırlar. Başkalarına çabuk inanan ve itimat eden bu tipler herkes ile arkadaşlık yapmaya, her toplantı ve davetlere katılmaya çalışır, liderliğe can atarlar. Ancak iradelerin zayıflığı, kısa bir süre içinde yumuşak tabiatları ve başarısızlığını ortaya koyar. Bu şekilde güvenilmez şahıslar olduğu tesbit edilir. Sebatsız tipler süratle başkalarına inanır ve etki altında kalırlar, ancak bu yakınlık uzun süre devam etmez, birliktelik kolaylıkla bozulur. Bu gün kabul ettiği bir fikri, sabah reddeder. Verdiği sözden vazgeçmek onlarda adet halini almıştır. İlk bakışta çevresindekileri çeken, güya yüksek enerjiye sahip, müteşebbis ve güçlü iradeli bir insan gibi gözükür. Onların yaptıkları herhangibir hatalı iş ortaya konursa derhal özür diler, yanlış yaptıklarını belirtir, ancak bu şekilde de kolaylıkla sorumsuz hareketlerine devam ederler. Yabancı adamlara kolaylıkla yaklaşabilmeleri, herkese inanmaları, çabuk etki altında kalmaları, iradelerinin zayıf olması; onların günlük çalışmalarına, yaptıkları ve aile içi ilişkilere de etkisini gösterir. Antisosyal haraketlere, alkolizme, narkomaniyaya v.s. eğilim başkalarına göre daha fazladır. Demek ki, bu tiplerin hiçbiri kusursuz olmuyor. Kendi menfi özelliklerini başkalarından saklamaya çalışan sebatsız tipler, uygun ortamda, bu çerçevede, düzenli bir toplulukta, nezih insanların arasında çalışıp yaşarsa kendinin bir çok özelliğini ortaya koymadan normal yaşayabilir. Yıllarca devam eden bu yaşam tarzı, hatta onların birçok bireysel çatışmalarını da gizleyebilir.

Mozaik Tip:

Bu veya diğer kişilik bozukluklarına sahip şahıslarda belirli bir tip kişilik bozukluğunu (sendromu) tesbit etmek olanaksız olduğunda mozaik tip tanımından yararlanılır. Belirtmek lazımdır ki; ancak bir özellikle kendini ortaya koyan “tek sendromlu” kişilik bozuklukları görmek mümkün değildir. Herhangi bir tipe mensup kişilik bozukluklarında diğer tiplerin belirtilerini de görmek mümkündür. Ancak klinik teşhisi belirlerken baskınlığı oluşturan sendromu temel almak gerekir. Bazen, hayat aktivitesini kişilik bozukluklarının bu veya diğer bir özelliği değişir, yerine bir başka özellik gelir. Kişilik bozukluklarının dinamiğinde bu yön unutulmamalıdır. Günlük tecrübemizde depressif özelliklerin sikloidle, psikasteninin agressif ajitasyonla yer değiştirmesini görmüşüzdür. Yaşamın bazı zorlukları, gergin ve zararlı iş ortamı kişiliğin disharmonisini kolaylıkla güçlendirir ve onu daha da kötü hale getirir. Mozaik tip kişilik bozuklukların dinamiği değişikliklere daha kolay maruz kalan, sık sık ağırlaşmalar gösteren, polimorf özellikleri ile ayrılan bir tiptir.

Ayırıcı Teşhisi:

Kişilik bozukluklarının endojen ruhsal hastalıklardan ayırırken unutmamak gerekir ki, sonuncular akut olarak, genellikle, şiddetle başlamakla bazı psikopatolojik belirtilerle (sanrılar, hallüsinasyonlar v.s.) kendini ortaya koyar. Kişilik bozukluklarının kendine mahsus dinamiği, endojen hastalıklara göre daha stabil olması dikkate alınmalıdır. Kişilik bozukluklarında gittikçe artan bir ağırlaşma (progredientlik) olmamakta, ilave hastalık (alkolizm, norkomani, involüsyonel psikozlar v.s.) yoksa kusur belirtileri ortaya çıkmıyor. Epileptoid tip kişilik bozukluklarında, epilepsi için karakteristik olan paroksizmler tesbit edilmiyor. Sikloid tip kişilik bozukluklarında ise ruh hali MDP’a göre zayıf olmaktadır. Nevrozlardan farklı olarak kişilik bozukluklarında kendi hastalığını hissetmek, çeşitli şikayetlerle sık sık hekime başvurma olmamaktadır. Kişilik bozuklukları kendilerinde ortaya çıkan patolojik belirtilere önem vermiyor ve onlarla uğraşmak gayreti de gütmüyorlar. Nevrozlarda rastladığımızdan farklı olarak kişilik bozukluklarında ruhsal sarsıntılara amaca uygun tepki gösterme kabiliyeti zayıf, bazen hatta uygunsa olabilmektedir. Kişilik bozukluklarında nevrozlar için karakteristik olan vejetatif ve somatik belirtiler ya rastlanmıyor, ya da çok zayıf ifade ediliyor. Önemli problemlerden biri kişilik bozuklukları organik, endokrin ve somatik kaynaklı psikopatiyalara benzer bozukluklardan ayırmaktır. Bunun için anamnestik bilgilere (beyin travmalarına, iç organların hastalıklarının olmasına) bakma, paraklinik incelemelerin sonuçlarını analiz etmek gerekir.

Etiopatogenez:

Şu anda kişilik bozukluklarının etiopatogenezinin öğrenildiğini söylemek zordur. Bu çerçevede bilim adamlarının çoğu zaman birbirine zıt görüşleri olması problemin karmaşıklığını gösterir. Bazı araştırmacılara göre kişilik bozuklukları çeşitli nedenlerden dolayı oluşur. Patoloji oluşturan etkenleri gözden geçirmeden önce onu iki yere: Genetik-kanstitüsional (nüve) ve akkiz (kazanılmış) gruplara bölmek gerekir. Birinciler genetik etkenlerle birlikte ana rahminde veya doğum esnasında (bazen yenidoğan döneminde) ortaya çıkan travmalar, enfeksiyonlar, intaksikosyonlar sonucunda meydana çıkan hastalıklardır.Kazanılmış kişilik bozuklukları ise çeşitli harici, ilk etapta, sosyal etkenlerin (eğitim ve terbiyenin uygun olmaması, ağırlaşan geçim ve çalışma şartları v.s.) etkisi neticesinde oluşur. Psikanalistlerin fikrine göre kişilik bozuklukları “Karakter Nevrozu” olup “Libido”nun geriye inkişafı (gelişim) veya onun erken çocukluk dönemine fiksasyonu sonucunda ortaya çıkar. İ. P. Pavlov kişilik bozukluklarını çeşitli dış ve iç etkenlerin etkisi altında inhibisyon ve aktivasyon süreçlerinin terazisinin bozulması sonucunda ortaya çıkan patolojik olarak kabul ediyordu.

Tedavi ve Profilaksi:

Kişilik bozukluklarının tedavisi kombine bir şekilde, ilaçlardan, psikoterapik yöntemlerden ve eğitim araçlarından v.s. yararlanmak suretiyle yapılmalıdır. Bu amaçla daha çok tranklizanlar (trioksazin, meprobomat, tazepam, pudotel v.s.) verilir. Nöroleptiklerden ise (sonapaks, neuroleptil, klorprotiksen, frenalon v.s.) daha ağır seyreden durumlarda kullanılır. Psikotik epizodlarla seyreden durumlarda aminazin, haloperidol, trisedil v.s. ilaçlar uygulanabilir. Bazı affektif bozukluklar (meselâ, sikloidlerde) olduğunda antidepresanlardan (amitriptilin, herfonal, anafranil, azafen) yararlanılır. Astenik tabloda ise sindokarb, nootrapil, vitaminler, biostimulatörler (F, UC, aloe, plazmol, insulin v.s.) verilir. Psikoteropatik yöntemlerin bir çok tipleri, o çerçevede, izah edici psikoterapi, hipnoz ile telkin iyi sonuçlar verir. Bu yöntemlerin uygulanmasında temel amaç bireyin sosyal-çalışma gücünü kazanmasını temin etmek, onu süratle normal hayata adapte etmektir. Bediî tiplerde (meselâ, sebatsız, epileptoid tiplerde) autogen training, yararlı olmamakta ve emredici telkin yöntemleri uygulamak daha uygun görülmektedir. Sosyal adaptasyon tedbirlerinin önemini özellikle belirtmek gerekir. Kişilik bozukluklarında sıkıntı çeken şahısların amaca uygun meslek seçmesi ve aile içi ilişkilerin düzgün olması büyük öneme haizdir. Bu bakımdan kişilik bozukluklarına tavizli yaklaşmak ve onlara hafif iş vermek uygun olmayıp, ciddî ve adaletle münasebet kurmak tavsiye olunmalıdır. Kişilik bozukluklarında uygulanan profilaktik tedbirlerden çevrenin sosyal psikolojik yönden sağlamlaştırılmasına, onların zararlı alışkanlıklardan (alkolizm, narkomaniya v.s.) uzaklaştırılmasına önem verilmelidir.

Prognoz:

Kişilik bozukluklarının prognozu şahsiyet bozukluğunun tipine, onun şiddet derecesine, ağırlaşma sürelerinin uzunluğuna, sosyal etkenlerin ve tedavi tedbirlerinin yararlılığına bağlıdır. Uzun süreli kompanzasyon durumu mümkün olduğunda kişilik bozuklukları tam sağlam şahıs gibi aktivite göstererek, normal yaşamak kabiliyetine sahiptir.

ADLİ PSİKİYATRİ BİLİRKİŞİLİĞİ

Bazı durumlarda psikopatik yapıdakiler suç işleyebilirler ve mahkeme organlarının dikkatini çeker. Hukuka ters amaçlar oluşturmak bakımından bazı egoistik özelliklere sahip, impulsif reaksiyonlara eğilimli, entellektüel gelişimi geri ve mânevîyatı kötü, emosyonel olarak künt tipe mensup olan psikopatların suçları daha gaddar ve acımasız olur. E. Krepelin’e göre bunlar “… hiç kimseye karşı olumlu insanî duygular taşımayan, utanmak ve şeref hissinden mahrum, ayıplamaya karşı lakayd insanlardır.” Lombrazon’un “Doğuştan suçlular” olarak adlandırdığı, biyolojik etkenlerle oluşan bozukluklar bu tipe mensup olanlardır. Epileptoid-affektif tipte olanlar sık sık kavga çıkarmaya, münakaşa yapmaya eğilimli olurlar. Astenik ve anankastik tipe mensup olanlar ise zor psikolojik şartlara düştüklerinde pessimizme kapılıp, intihar fikrine yönelebilirler. Adli psikiyatri bilirkişiliği yaparken psikopatik belirtilerin şiddetini, kaba emosyonel bozuklukların olup olmamasını, şahsın kendi hareketlerine karşı iç gözleminin olup olmamasını gözönüne almak gerekir. Çoğu durumlarda bu şahıslar şuurlu ve sorumlu kabul edilirler. Ancak sanrısal fikirlerle birlikte giden, derin kişilik bozukluğu olan psikopatlar yaptıkları suç eylemleri için sorumluluk taşımayabilirler. Her bir olgu tahlil edilmeli, şahsın entellektüel ve sosyal imkanları, yaptığı suçun içeriği gözönüne alınmakta karar verilmelidir.

Yorum ekle 1 Kasım 2006

Hümanist Nedir

Çağdaş bir psikoloji akımıdır. Kurucuları Geştaltçılardan etkilenmiştir. Varoluşçu felsefe akımının görüşlerini benimsemişlerdir. Bu yaklaşımın öncü ve temsilcileri Rogers, Maslow, Sartre, Charolette Bühler, Frankl, Binswagner’dir.Davranışçı ve psikanalitik yaklaşımlara karşı görüşleri vardır. Özellikle insanı ele alışları açısından öteki ekollerden ayrılırlar. Bu yaklaşıma göre insan kendine göre bir değerdir, belli bir toplum düzeninin yada iş örgütüdür, aracı haline getirilmemelidir.

İnsan kendisinden, davranışlarından, oluşturacağı kimliğinden kendisi sorumludur. Hayatı kendisi için yaşamaya değer, anlamlı bir hale getirmek kişinin kendisine düşer. Ölümlü olan insanın hiçbir yaşantısı tekrar etmeyecektir. Geçmiş ya da gelecek değil, içinde yaşanılan an önemlidir.İnsan için bilim amaç değil, ancak araç olabilir. İnsanı tanırken dogmatik görüşlerden kaçınmak gerekir. İnsan davranışlarını denetim altına almak yerine, daha çok özgürlüğe yer verilmelidir. İnsanı anlamak için onun iç yapısını bilmek gerekir. Bunun için iç gözleme baş vurmak zorunludur. İnsan cansız bir nesne olmadığından, dıştan bakılarak davranışları yordanamaz. Bu akım insanı inceleme yöntemini getirmiştir. Psikolojiyi bir bakıma yeniden felsefeye yaklaştırmıştır.Psikolojinin amaçlarından biri insan davranışlarını kontrol etmektir. Oysa Hümanisttik yaklaşımda olanlar, psikolojik kontrolün insanlığın zararına kullanılabileceği inancındadırlar. Örneğin, iyi insan yetiştirmek doğru amaç gibi gelebilir. Ancak bu konuda çok çeşitli görüşler ortaya atılabilir.
Carl Rogers ve İnsancıl Psikoloji
Rogers iznelci ve fenemenoloji ile yaklaşım getirmiştir. Davranışlar ancak insanın öznel bakış açısını anlayarak değerlendirebilir. Rogers’a göre insanın kendi varoluşunun bilincinde olması onun dengeli, gerçekçi kendini ve diğer insanları zenginleştirici davranışlar geliştirmesine neden olur. Rogers insanları doğuştan iyi huylu ve çevresiyle etkin ilişki kurabilecek diye niteler. Bireye terapistin yardım edebilmesi için üç nitelik gereklidir.

1)Empati: Terapist danışanı anlayabilmesi için onun fenemenolojik dünyasına eğilmesi gerekir.

2)Değer Verme: Terapist danışana koşulsuz değer vermeli onu hiçbir zaman yargılamamalıdır.

3)İçtenlik: Terapistin içtenliği duruşunda süren ilişkisinde bir andan, diğerine hissedebildiği yaşantılarından kaynaklanır. (Geçtan, 1980)

Rogers danışandan hız alan Psikolojik danışma terimini ortaya attı. Danışanın duygularına karşılık veren sıcak bir tutum önerilmektedir. Rogers’in görüşleri insancıl psikoloji akımından sayılmaktadır. İnsanı güdüleyici en önemli güç kendini gerçekleştirme amacıyla gizil güçlerine etkinlik kazandırma eğilimi insanda doğuştan vardır. Bir insanın bir yaşantıyı olumlu veya olumsuz nitelemesi bu davranışın organizmasının gelişmesine ve zenginleşmesine katkıda bulunup bulunmaması değil, diğer insanlardan öğrendiği değer verilme koşullarına uyup uymamasıdır. Bireye ilişki içinde bulunan terapist onu koşulsuz kabul edici bir ortam içine sokacaktır. Empatik anlayış gereği kendini onun yerine koyacaktır. Burada iki kavram önemli, empati ve içtenlik. Terapist danışanın iç dünyasına kendisini vererek bu duyguları kendi içinde yaşamaya çalışır. (Empatik anlayış) Bunu yaparken kendi yaşantısını da anlamaya çalışır bunu da içtenlik denir. Carl Rogers (1961 - 1977) insan doğasına iyimser bakan psikologlardan birisidir. Her insan doğuştan mutluluğu arar, potansiyelini gerçekleştirmek için çabalar demekte gelişme ve iyiye doğru değişme insanın doğasında vardır. Bir kimsenin kendisi ile ilgili algılamaları ve kanaatleri onun benlik bilincini oluşturur. Olumlu benlik bilinci için koşulsuz sevgi (unconditioned love) gereklidir. Koşulsuz sevgi birey ne yaparsa yapsın onun sevgi ve saygıya layık olduğunun kabulüdür. Bu tür sevgi içinde büyüyenlerin benlik anlayışları, güçlü ve olumludur. Rogers’a göre birey benliğin her yönünü algılama özgürlüğüne sahiptir. Bireye yapılabilecek yardım onun yöneltmekten ziyade (direct) yüzleştirmektir. (Facilitate). Benliğini kabul eden birey savunma mekanizmalarına çok az ihtiyaç duymaktadır. Gelişme açıktır. Birey kendi içinde değerlidir ve Statik konumda değildir. Birey yapabirlikleri olan (to enable) ve değerli (Worthfull) bir konumdadır.

Yorum ekle 1 Kasım 2006

Kişilik Nedir

Günümüze kadar hakkında birçok fikir üretilen ve kuram oluşturulan ‘kişilik’ kavramının değişik yönleriyle birçok tanımı yapılmıştır.Bunlardan bazıları şunlardır: kişilik doğuştan gelen biyolojik özelliklerle,çevreden gelen sosyal etmenlerin birbiri üzerine yaptıkları etkilerin meydana getirdiği ahenkli bir bütündür.Demekki kişilik hem kalıtsal özelliklerin,hem de çevrenin bir ürünüdür.

Kişilik,kişide yapıların,davranış biçimlerinin,düşünüş özelliklerinin,ilgi ve eğilimlerin,yetenek,kabiliyet veyönelişlerin,ruhsal durumların karakteristik bir bütünleşmesidir. Kişilik,bir insanı nesnel veya özel yanlarıyla diğerlerinden farklı kılan duygu,düşünce ve davranış özelliklerinin tümüdür. Bu tanımlara göre kişilik dediğimiz şey,kişinin bütün bedensel özelliklerinin,içgüdülerinin,dürtülerinin,eğilimlerinin,kazanılmış deneyimlerinin bir bütünüdür.Deneyimden kastedilen,insanın yaşantısıdır.Bu yaşantı süresince kişiliğimizde mutlaka küçük veya büyük bazı değişiklikler olmuştur.Kişiliğimiz bir yerde durmaz,değişiklikler hayat boyu devem eder.Beden yapısının gelişmesi gibi kişilik de uzun yıllar boyu değişir.Ancak bu,sezilmesi çok zor olan,yavaş bir oluşumdur. Kişiliğin geçirdiği değişiklikler hayat boyu devam eder ama bu değişimlerin hızı belli bir dönemden sonra oldukça düşer.Yani kişiliğin oturduğu yaştan sonra meydana gelen değişiklikler ufak tefek değişikliklerdir.Bugünkü kişiliğimiz,çocukluğumuzdan beri karşılaştığımız herşeyin bir sonucudur.İnsanlarla ilişkilerimiz,başımızdan geçen tüm tecrübeler şimdiki kişiliğimizi yaratmakta rol almışlardır.Hiçbir zaman şu an bulunduğumuz yerde,olduğumuz gibi kalmayız.Çünkü hiçbir günümüz aynı geçmez.

Farklı çevrelere,farklı ortamlara girer,farklı kişi ve durumlarla karşılaşırız.Böyle oluca birçok etki altında kalırız ve bu etkiler de kişiliğimizin değişim geçirmesine yatabilir.kişiliğimiz herşeyi tamamlanmış,değişmez birşey değildir. İnsanlar gençlik yıllarında yeni düşüncelere ve yeni şeyler denemeye yatkındırlar,ellerinden gelen herşeyi yapmaya isteklidirler.Yaşlandıkça heyecanları ve davranışları esnekliğini kaybeder,belirli alışkanlıklar yerleşir.Buna rağmen kişilik hala değişebilirliğini korur. İnsan büyüdükçe ufku genişler ve çevresindeki insan ve eşyalar,insanların nitelikleri,temas halinde bulunduğu herkes,ailesi,akrabaları,arkadaşları,çalışmaları,iş hayatı,karşılaştığı problemler,başından geçen olaylar onda etki bırakır.Bu durumda bazı şeylerin değişmesi gerekebilir.Değişen de kişiliğin bazı yönleridir. İnsanın beden durumu da kişiliğin gelişmesine ve değişmesine etki yapabilir.Örneğin ergenliğe girmeden önce olumlu bir kişilik yapısı sergileyen bir çocuğun,ergenlik döneminde arkadaşlarından daha çabuk veya geç büyümesi onun gözüne batar.Bunun kendini sevimsiz yaptığını zanneder,sonuçta aşağılık duygusuna kapılır.Bu da kişilik açısından olumsuz sonuçlar doğurabilir.Kişilik,bireyin yapısı ve deneyimleri sonucu oluşur.Kişilik bir yapısal temelin veya çekirdeğin çerçevesinde deneyimlerin kurulmasıyla gelişir.her birey kendine özgü kişilik yapısı çerçevesinde,yaşam deneyimlerini gerçekleştirir.Kazanılan deneyimler hem kişiliğin oluşmasında,hem de bazı etkenler karşısında değişmesine olanak sağlar. Bireyin ortak ve benzersiz deneyimleri,kalıtımla edinilmiş potansiyelle etkileşimde bulunarak kişiliği şekillendirir.Deneyimlerini tüm yaşamında karşılaştığı herşeyden kazanır.Yani kişilik, onun tüm yaşantısının etkilerine dayanır Allport,kişilk konusunda şunları söyler;kişilik,bireyle doğmaz ancak onun doğumuyla başlar.Süt çocuklarında,ilk özel uyumlarda izlenen kendiliğinden etkinlikler ve heyecansal belirtilerdeki ayrıcalıklar kalıtımsaldır.Bebekte dördüncü aydan önce olgunlaşma ve öğrenmeyle edinilen davranışlar yoktur.Altıncı aydan sonra fizik çevreye ve kişilere gösterdiği tepkilerde farklılaşmalar görülür.Yaşamın ilk evrelerinde elde edilen farklılaşmış davranışlar devam etme eğilimi gösterirler.Bundan sonra da ortama,duruma ve kişilere bağlı olarak yine farklılıklar gösterebilirler. Bir insanın duygu,düşünce,yetenek,ilgi,tutum,davranış ve eylemleri kişiliğini oluşturan başlıca öğeler arasındadır.Kişiliğin bütünlüğü içinde her insanın öteki insanlardan farklı olmasını sağlayan kendine özgü özellikleri vardır.Kişilik değişen birşey olmasaydı,ilk insandan bu yana herkesin kişilik yapısı aynı olurdu.İnsanın kendine özgü özellikleri,kişiliğin belli öğeleriyle bağlantılıdır ve bunların dışarı yansımasıdır.Örneğin iyi ya da kötü hatırlama, çabuk uygulanma,öfkelenme,alınganlık,kolay ve çabuk düşünüp karar verme,iyi konuşma insanların birbirlerinden farklı özellikleridir.Bunların yanısıra insanın giyinişi,yürüyüşü,el ve kol hareketleri,ses tonu,beğenisi bile kişiliğin bir parçasıdır.Sonuçta tüm bu sayılanlar kesin bir değişmezlik taşımaz. Ruhbilim açısından kişilik sorununa yaklaşanların yorumları şöyledir;Kişilik, bir insanın gelişme evrelerinde gerçekleştirdiği bağlantıların bütünüdür.Bu bütünlük içinde tutum ve davranışa yansıyan özellikler yeralır.İnsan gelişimi sırasında birçok şeyle karşılaşır.İzler,yorumlar yapar,bunun sonucu olarak da kişiliğin değişmesi ortaya çıkar. Kişilik,eğilim ve deneyimlerin belirli evreler içinde bütünleşmesi sonucu oluşan bir süreçtir.Deneyimler insanı hiç de ummadığı çok farklı yerlere doğru çekebilir,bakış açısını,davranış tarzını değiştirebilir.Bu da insanın kişiliğine yansır. Kişilik,bir insanın çevreye uyum sağlamak amacıyla yaptığı davranışların bütünüdür.Bu da demektir ki insan çevreye intibak etmeye çalışırken bazı değişiklikler geçirir ve bu değişiklikler kişiliği de etkiler. Sonuçta kişilik olmuş bitmiş değil fakat devamlı oluşmakta ve değişmekte olan bir yapı olarak kabul edilir.Ancak bu oluşum ve değişimin hızlandığı ve yavaşladığı dönemler vardır.Bununla beraber kişiliğin çoğu zaman değişmeyen,uzun yıllar boyu süren yönleri de vardır.

KİŞİLİĞİN HANGİ YÖNLERİ DEĞİŞİR?
Anlatıldığı gibi kişilik insanın değişmeyen,durağan bir özelliği değildir. Değişen,insanın karakteri,mizacı,zeka ve yetenekleridir. Karakter:Kişiye özgü davranışların bütünü olup,insanın bedensel,duygusal ve zihinsel etkinliğine çevrenin verdiği değerdir.Bireyin karakteri,kişisel özelliklerle,içinde yaşanılan çevrenin değer yargılarından oluşur.Bu değer yargılarını benimseyip benimsememe,karakteri oluşturur.Karakterde,kişilikle,içinde yaşanılan çevrenin değer yargıları birlikte yorumlanır. Kişide bazı davranış biçimleri,diğerlerine oranla daha belirgin olarak kendini belli eder.Bazı davranış biçimlerimiz,ilgi ve yeteneklerimiz,tutum ve yönelişlerimiz,adımızla birlikte bizi belirleyici olarak kullanılıyorsa,bunlar bizim karakteristik özelliğimiz yani karakterimizdir.Bundan da anlaşılıyor ki karakter,kişiliğin değişken bir yönüdür.Çünkü her an tutumlarımız,ilgilerimiz,yeteneklerimiz,beklentilerimiz değişebilir.Bu da davranışlarımıza yansır.Bundan da anlarız ki kişiliğimizde faklılaşmalar görülüyor. Karakter,aile,okul,çevre içinde çocukluk çağından itibaren gelişmeye,biçimlenmeye başlar.Bu biçimlenme uzun süre devam eder.Bu biçimin öğeleri sürekli değişir ve bu da kişiliğin değişmessi için bir etkendir. Kişiliğin değişen bir diğer yönü de mizeç yani huydur. Mizaç:Günlük yaşantı içinde kişiye özgü,oldukça sınırlı,belirli duygusal tepkilerinnitelik ve nicelik bakımından değişmesidir.Otonom sinir sisteminin özelliği veya iç salgı bezlerinin az ya da çok çalışması gibi soyaçekimle gelmiş olan fizyolojik özelliklerin nedenlediği psikolojik tutumlarımızdır.Çabuk kızmak,sıkılmak,neşelenmek,öfkelenmek, hareketli ya da hareketsiz olmak vs.,bireylere göre değişen mizaç özellikleridir. İçsalgı bezleri doğrudan doğruya kana karışan ve hormon adıyla anılan bazı kimyasal maddeler salgılarlar.Bu hormonlar kan aracılığıyla tüm bedeni dolaşır,organizmanın büyüme ve gelişmesine doğrudan etkide bulunurlar.Bugün bazı bezlerin bazı şahsiyet özellikleri üzerindeki direkt etkisi bilinmektedir.Sözgelimi tiroid bezi hormonlarından biri olan tiroksin hormonunun kana gereğinden fazla salınması aşırı canlılığa,bedensel etkinliklerde bir kamçılanmaya,asabi gerilimler,aşırı duyarlılığa,duygusal ve heyecansal dengesizliklere yol açar.Bunun aksine az salgılanması ise tembelliğe, hareketsizliğe,fiziki güçsüzlüğe ve bedensel yorgunluğa neden olur. Zeka ve Yetenekler:Bir kişiyi tanımlamak ve kişiliğini belirtmek isterken onadeğişik açılardan bakar ve değişik yönlerini değerlendiririz.Zeka,yetenek,heyecanlılık, içedönüklük,kavgacılık,canlılık,sosyal girginlik,sosyal uyum,baskınlık bu tür özelliklerdendir. Kişiliği tanımlamada egemen olan yön ağırlıkla sosyal yöndür.fizik yapı gibi zeka ve yetenekler karşısında da toplumun kişiye karşı belirli bir vaziyet alışı vardır.Bu görünüş ve yetenekler toplumun kişiye karşı davranışlarında tayin edici rol oynar.Kişinin, toplumun bu yönelişine karşı tepki ve davranışlarını belirler.Böylece etki ve tepki halinde, kişi-toplum ilişkileri kendi özel kuralları içinde sürer gider.

Yorum ekle 1 Kasım 2006

Önceki


Takvim

Mart 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mayıs    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Aylara Göre

Kategorilere Göre