Bir olguyu belli koşullara bağlı kalarak ve bir yöntem süreci ile ilişkilendirerek incelemek.Koşullar (ya da belirleyiciler ) Ampiriktir: Ölçülebilir olgularla ilgilenir. Teoriktir : Olgular arası nedensellik arar. Kümülatiftir: Dünyayı daha iyi açıklayabilmek için varolan bilgileri geliştirir. Objektiftir:İşin içine değerlerini, önyargılarını, kişisel tutumunu katmaz.
Metodolojik süreç:
Olgu izlenir
Olgunun nedenini açıklayıcı bir hipotez oluşturulur.
Deney yapılır, temel değişkenler bulunur.
Veri toplanır.
Veri analiz edilir.
Hipotez doğrulanır, değiştirilir veya hayırlanır.
Teori öne sürülür ve başka deneylerle sınanmaya açılır.
SOSYAL BİLİMLER/DOĞA BİLİMLERİ AYRIMINA ÖRNEK SORU : SOSYOLOJİ BİLİM MİDİR ?
Son 120 yıldır tartışılıyor.
Deniliyor ki: Sosyologlar bilimdir diye iddia ediyorlar , çünkü :
Bilim prestij sağlıyor : 19.cu yüzyıldan beri bilim prim yapıyor. Toplum değerlerine göre “bilimsel” olan iyi bir şey, olmayan kötü bir şey. Bilimsel ilaçlar iyi, kocakarı ilaçları kötü.Ama günümüzde kocakarı ilaçları eczanelerin homeopati raflarında satılıyor ve prim yapıyor) Finansman sağlıyor: Sosyologlar araştırma yapabilmek, okullarda ders verebilmek için “pozitivist” (müspet ilim) adamları olduklarını savunuyorlar.(Ama bugün pozitivizmin tartışmaya açıldığı en önemli yerlerden biri okullar. Ayrıca, pozitivist yaklaşım devletin ya da başka kurumların sosyolojik araştırmaları finanse etmek için aradıkları bir ön koşul değil.)
“Sosyoloji bilimdir” iddiasındakiler diyor ki:Teoriktir: İnsanların tek tek ne yapacakları önceden kestirilemeyebilir ama insan gruplarının ne yapacağı önceden kestirilebilir. Örn. Sigorta Şti. Risk. Kaza. Yaş grubu. Oto tipi. (Ama bu sosyoloji değil, piyasa araştırması) Ölçülebilir: Durkheim : Evlenme,suç,intihar,sağlık istatistikleri ile çalışarak insanlar arası ölçülebilir davranış benzerlikleri olduğunu ortaya koydu. Kümülatiftir: Evet. Çünkü yöntem süreci: Görüşme, anket, tarama, vb. bilimsel yöntem süreçleridir.“Sosyoloji bilim değildir” diyenler:Disiplin dışından (Fizikçiler) :1.Teorik olamaz.Teori kestirim (tahmin) içindir. İnsanların ne yapacakları önceden kestirilebilir 2. Ampirik olamaz. Sosyal olguların ölçümü fizik bilimlerindeki kadar gelişmemiş.
Disiplin içinden (Öznelliği savunan sosyologlar):Teorik olamaz. Toplumun kuralları gerçekliğin doğasına ilişkin varsayımlara dayanır. Bunlar da belli kuramlar ya da ideolojiler üzerine kuruludur. Toplumsal gerçeklik bu gözlükler altından gözlemlenir. Örn. 1980lere kadar sosyolojik teorilerde kadının toplumdaki konumu o toplumdaki erkeklerin varsayımları üzerine kuruluydu.
Ampirik olamaz.( deneyle ölçülemez). Toplumsala ilişkin istatistikler toplumsal kurgulardır; dolayısıyla bir nesnellik yansıtamazlar. Sosyoloji her zaman insanların davranışlara nasıl bir anlam verdiklerini de hesaba katmak zorunda. Sosyologlar öznel olanı ile ilgilenmeli. Örn. Cinsel tacize uğramış çocuklar + Bildirilen vaka sayısı + bilinmeyen vaka sayısı = “Gerçek” taciz vakası sayısı. Dahası, hükümetler, örn. işsizlik oranları,“oynama” ayrıcalığına sahipler. O halde, sosyologların yararlanabilecekleri gerçekten objektif istatistik verilerden söz edilebilir mi?
Kümülatif olamaz : Çünkü hiç bir bilim kümülatif değil (Kuhn – Logic of theScientific Method) : Bütün bilimler paradigma değiştirerek ilerler. Yani bir teorinin doğru olduğu, gerçekliği açıkladığı varsayılır, hakikati temsil ettiği kabul edilir, öteki teoriler onun üzerine kurulur. Gerçekliği başka yollardan açıklayan teorilere önem verilmez, yok sayılırlar. Bir noktada gerçekliği çok farklı ve inkar edilemez biçimde bir tutarlılıkla açıklayan yeni bir teori ortaya çıkar; eski paradigma, onun bütün varsayımları ve araştırma yöntemleri bir kenara atılır. Gerçekliğin yanlış algılandığı kanıtlanmıştır. Popper –Kuğular Örn. Marksizm’in öngördüğü devrim gerçekleşmeyip de, Marksist olduklarını öne süren devletler çökünce Marksizmin başına gelen.
Sosyoloji objektiftir, bireysel davranışlar kestirilemese de, grup davranışları kestirilebilir.
Sosyoloji subjektiftir, bilim adamları da insandır ; önyargısız bilim olmaz. Feministler,erkek egemen toplum üyeleri olan sosyologların kadınlara (ve erkeklere) ilişkin önyargılarını ayıklamaya çalışıyorlar. Neo - marksistler sosyolojinin kapitalist değerleri ve toplum yapıların kabul ettiğini ve bu çerçeve içinden çözüm aradıklarını söylüyorlar. Fenomenologlar, bilim kavramı da, bilimsel yöntem de,sosyolojinin kendisi de, belli bir toplum düzeni içinde yaşayan insanların gerçekliği kurgulama çabasıdır, diyorlar. Sosyoloji incelediği şeyin (bilimin nesnesi) ürününden başka bir şey değildir,diyorlar. Parayı veren araştırmayı yönlendiriyor. Örn. Sağ. Bak. yayın hakkına sahip. Araştırmacı araştırmasını izinsiz yayınlayamıyor. Ve Foucault diyor ki : Bilgi, yalnızca iktidar sahibi grupların imtiyazındadır ve bir gerçekliği kurgulama denemesidir. Bu gerçeklik kalıcı değildir ; birbirine karşıt ve esasen anlamsız inanç ve değerlerin harmanlanması sonucu oluşturulmuştur. Foucault toplumun herhangi bir düzeni ya da anlamı olduğunu inkar eder. Ona göre, değer yargısız (objektif, nesnel) olmak diye bir şey de olamaz. Sosyal Bilimlerde Temel Kuramsal Yaklaşımlar Makro Sosyoloji ve Yapısalcı Kuramlar İnsan toplumun ürünü.
Toplumsal yapıyı incelersek, insan davranışlarının nedenlerini öğrenebiliriz. Mikro Sosyoloji ve Fenomenoloji Eylem ve Aktör: Önemli olan gündelik yaşamdaki eylemler. Bireysel karar alma mekanizmalarını çözümlemek gerek. İnsanları neye göre sınıflandırıyoruz : normal / deli / suçlu kim? İşlevselciler (yapısalcı) Toplum mutabakat ( consensus,onay) üzerine kuruludur,der.
Kurumlar ve kurallar üyelerin ortak çıkarları için. Marxizm (yapısalcı) Toplum çatışma üzerine kuruludur, der.Toplumsal gruplar iktidarı ele geçirip kendi çıkarlarına kullanmak için sürekli mücadele ederler.Sembolik Etkileşimciler (mikro) Bireyler toplumun uyumlu birlikteliğinin devamı için sürekli pazarlık halinde olmak zorundadırlar.Toplumun kurallarını ve bireylerin birbirlerinden beklentilerini bireyler belirlerEtnometodoloji (mikro) Toplum paylaşılan inançlar ve yorumlar üzerine kurulu değildir.Bireylerin insan ilişkileri kaosunu anlamlı ve düzenli kılmak için izledikleri yollar Feminizm (yapısalcı) Toplumda erkek egemenliğinin nasıl oluştuğunu,bu egemenliğin kadınları (ve erkekleri) nasıl etkilediğini, bu egemenliğin hangi mekanizmalarla sürekli kılındığını inceler. Yapısalcılık ve Post-yapısalcılık Geleneksel yapısalcı yaklaşımı geliştirmiş ve eylemin belirleye inin DİL olduğunu vurgulamışlardır. Yapılaşma (structuration) Toplumun yapısının bireyler üzerindeki zorlamaları ile bireylerin seçimleri ve kararları arasındaki belirsiz ilişkiyi irdeler. Yapısalcı teorilerle eylem teorilerini birleştirmeye çalışır. Durkheim: Toplumsal İşbölümü (1893)
Toplum bir organizmadır (metafor) Arzu ancak toplum kuralları tarafından sınırlanabilir. Toplumu yasalar değil, içselleştirilmiş değerler yönetir. Kolektif bilinç (ya da vicdan) Bireyler ortak değerlerin dışına düşürse : anomi Mekanik dayanışma : ilkel ve moderne doğru ilerleyen toplumlarda bireysellik onaylanmaz önemli olan : paylaşılan değerler, paylaşılan eylemler, topluma uyum Organik dayanışma : endüstriyel toplumlarda bireysellik + toplumsal çeşitlilik herkes birbirine muhtaç = kalp, ciğer,beyin Din: Kolektif bilinci sürdürmek ve kolektif eylemlerle yeniden kanıtlamak için(ayinler)
Her işleve tekabül eden bir kurum var. Suçun (bile) toplumda neyi yapılabilir, neyin yapılamaz olduğunu göstermek gibi bir işlevi var.
Talcott Parsons: Toplumsal Eylemin Yapısı: Hem toplumun yapısını hem de bireyin toplum içindeki eylemlerini birlikte açıklamaya çalıştı:
1. Kurumların kökeni ne?
2. Nasıl sürdürülüyorlar?
3. Kurumların birbirleriyle ilişkileri ne?
Birey düzeyinde sorguladı:
1. Bireysel eylemler ve inançlar kültür aracılığıyla nasıl toplumun
ihtiyaçları ile nasıl ilişkilendiriliyor?
2. Toplumsal rol: Bireyin eylemini belirler, düzenin sürmesini sağlar.
Örnek: doktor, hemşire, hasta.
Parsons aslında Weber’ci sosyoloji ile (bireysel motivasyon) Durkheim’ cı sosyolojiyi
(yapı ve işlev) kaynaştırmaya çalışıyordu.
Her toplumun varolabilmek için çözmek zorunda olduğu 4 işlevsel sorun var:
1. Çevreye uyum sağlamak (adaptasyon)
2. Bir karar alma süreci oluşturmak ( amaca ulaşmak – siyasi kurum)
3. Toplumun kurumlarını entegre etmek (entegrasyon)
4. Toplum üyelerinin psikolojik taleplerini karşılamak ( karşıt roller
tansiyonu (anne-işkadını) motivasyon eksikliği (intihar, sapmalar
ile toplum dışı düşmesin)).
Toplum varolmak ve varlığını sürdürmek sorununu kültürel değerlerle çözüyor:
Kültürel değerler 5 grup (kesinlikle beş):
1. Duygusal bağlar / tarafsızlık (köylü / kentli)
2. Tek kimliklilik /çok kimliklilik (kentte komşu/köyde mam+bakkal+komşu)
3. Evrensellik / yerellik
Kalite / başarı
Bireysellik / toplumculuk
Bu, Durkheim’ ın modern (organik) geleneksel (mekanik ) toplumlar tanımının sofistikasyonu : verili / kazanılmış.
Robert Merton: Toplumsal Kuram ve Toplumsal Eylem:
Parsons’u eleştirdi ve geliştirdi. Parsons toplumun bir bölümü için işleve olan kurum diğer bölümleri için de işlevseldir, diyordu. Merton, hem işlevsel hem de işlev bozucu olabilir, diyor. Yani uyumsuzluğa yol açabilir. Örn. DİN. Ayrıca her işlev için bir kurum var demek, o işlev başka yollarla da yerin getirilemez demek değil, diyor. Birey belli bir eylemde bulunabilir, sonuç toplum açısından farklı olabilir.
İşlevselciliğin eleştirisi:
Toplumsal mutabakatın varolduğuna aşırı güven.
Organizma = toplum benzetmesi doğru değil, biyolojik ihtiyaçlar başka, toplumsal ihtiyaçlar başka.Toplumun ihtiyacı diye tanımlanan şeyler iktidardakilerin ihtiyacı. Toplumsal değişimi açıklamıyor. Kurumlar ihtiyaçların karşılanması için varsalar, ihtiyaçlar karşılandığında değişime gerek kalmamalı.İnsanlar kukla mı? Rolleri verili, ne yapacakları belli. Sorunlar ve çözümler belli. E, peki, ya özgür irade
MARKSİZM
İnsanlar varolabilmek için gerekli araç gereçleri üretmek üzere işbirliği yapmaya başlayınca toplum ortaya çıktı.
● Ekonomik determinizm: Ekonomik gerekirleri sağlama yöntemleri toplumsal yaşamın biçimlerini belirler.
● Toplumsal değişim:Evrim gereği, teknoloji, dolayısıyla toplum, gelişir. Üretim araçları değiştikçe üretim ilişkileri de değişir.
● 5 tarihsel evre:
İlkel komünal : Birlikte çalışırlar, mülkiyet ortak.
Köleci(+ Asyatik): Roma. İnsanlar insanları çalıştırır.
Feodalite: Soylular toprağın sahibi, köylüler toprağa bağlı.
Kapitalizm: Fabrikalar(üretim araçları) bir sosyal sınıfın elinde.
Daha geniş bir sosyal sınıf fabrikalarda düşük
ücretle çalışıyor.
Vurgu: özel mülkiyet (üretim ilişkileri)
Komünizm: Proleterya diktatörlüğü. Ardından ortak mülkiyet.
Toplumların evrimi Hegel’den.Tez (initial state), Antitez (karşıt durum),
sentez(çatışmanın sonucu).
Model: Üretim araçlarını elinde tutan sınıf toplumda yüksek statü sahibi, servetin çoğunluğu elinde. Ayrıca bu sınıfın inanç ve değerleri de topluma egemen. (hegemonya). Araçlar hızla değişiyor, değerler, fikirler çok daha yavaş. Her evrede, başlangıçta,egemen sınıfın dayattığı üretim ilişkileri toplumun ekonomik yapısını daha iyiye götürüyor, ama, zamanla, araçlar değişse de egemen sınıf kendi çıkarına olan bu düzenin değişmesini istemiyor, direniyor. Teknolojik gelişim(ilerleme) üretim ilişkileri tarafından durdurulamaz hale gelince yeni bir sınıf teknolojinin ilerlemesini teşvik edici - ve kendi çıkarları doğrultusunda - yeni üretim ilişkileri düzenliyor.
Kapitalizme uyarlanışı: Egemen sınıf (burjuvazi) ücretle işçi çalıştırıyor, sermayesi olmayan işçiler (proleterya) onlara emeklerini satıyorlar. Burjuvazi özel mülkiyet, emeğin ve sermayenin özgür dolaşımı, ücret karşılığı iş gibi kavramlarla üretim ilişkilerini kendi çıkarlar doğrultusunda oluşturuyor. Kapitalistin (sermaye sahibinin) çıkarı = toplumun çıkarı, oluyor. Erken dönemde kapitalistler ucuz imalat için birbiriyle rekabet halinde. İflaslar ve işsizlik sıradan sorunlar. Ardından aşırı üretim sorunları çıkıyor. Sayıları azalıyor, servet oranları artıyor.
Esnaf, zanaatkar gibi ara sınıflar işçileşiyor. Zengin – fakir uçurumu.
Diyalektik = tarihin görünmez denetleyicisi.
Sentez = proleterya dibe vuruyor ve üretim araçlarını ele geçiriyor.
VE ortak mülkiyet.
Yanlış bilinç ve sınıf bilinci: Sınıflar arası çatışmanın düzeyi diyalektiğin hem belirtisi hem de sonucu. Proleterya neden dibe vurana dek bekliyor? Çünkü burjuvazinin ona aşıladığı değerler sonucu yanlış bilinç sahibi olmuş. Bu değerler onların sömürülmekte olduğunu gizliyor. Örn. Burjuva eğitim sistemi gereği işçi çocuklarının başarısızlığı kaçınılmaz, ama suç kendilerinde sanıyorlar. İşçiler sömürünün farkına varınca = sınıf bilinci. Belli siyasal örgütler ve çeşitli işçi kuruluşları işçi sınıfını egemen sınıf değerlerinden yalıtmak için çalışırlar.
Yabancılaşma: Bir toplumda insanlar işleri onlara anlamlı geldiği için, tatmin ettiği için değil
de, para kazanmak için çalışmaya başladıklarında yabancılaşma . Kapitalist düzende iş, hem bireyi kendi gözünde değersiz kılıyor, hem de toplum üyelerini bir arada tutan birliktelik duygusunu aşındırıyor.
MARKSİZMİN DIŞARIDAN ELEŞTİRİSİ
Toplum yaşamının tümünü ekonomik determinizmle açıklıyor.İnsanlar kapitalist ve proleter diye iki kutba ayrılmadı.Tam tersine, orta sınıf çoğaldı, kapitalist ve proleter azaldı.Demokrasi ve Refah devleti sonucu kapitalizmin doğası değişti.Mülkiyetin tekelleşmesi yaşanmadı, tersine, az da olsa, servet dağılımı dengelendi.Orta Avrupa (eğer Marxist sayılırlarsa) çöktü, oysa kapitalist toplumlar ayakta.
NEO – MARKSİSTLER
Frankfurt Ekolü: Marcuse, Horkheimer, Adorno VE Habermas Ekonomik determinizme karşı çıktılar, diğerlerin önemini vurguladılar. Kapitalist kültürün 3 temel unsuru:araçsal akıl, kitle kültürü, kimlik.Araçsal akıl : Düşünmek, bilim, akıl, vb. amaca ulaşmak için araç. Amacın nedeni sorgulanmaz. Dolayısıyla kapitalizmin sonsuza dek verimlilik arayışı da sorgulanmaz.
Kitle kültürü : İnsanlara verilene şükretmeyi öğretir. Eğlence ve müzikle insanlar avutulur uyuşturulur.
Kimlik: Tüm toplumlar bireyin bencil arzularını bastırır, çünkü arzular düzeni ve birlikteliği tehdit eder. Erken kapitalizmde aşırı bastırma. Vicdani sorumluluklar, iş ahlakı, bireysellik öne çıkarıldı. Sistem oturdukça, bireysel arzular (özellikle cinsellik) kapitalizmin çıkarına,
satışları artırmak için , kullanılır oldu .
Althusser:
Kapitalist toplumun 3 unsuru:
1.ekonomik : meta üretimi
2. politik : her tür örgütlenme
3. ideolojik : fikirler ve inançlar
Kısmi bağımsızlık: Ekonomik yapı son kertede belirleyici, ama ekonomik ve politik yaşam ve değerler birbirinden bağımsız (mış gibi) davranıyorlar. Ekonomi ile öteki unsurla arasındaki ilişki = rölatif bağımsızlık.İktidar ve devlet: Kapitalizmin gücü devlet sayesinde sürüyor.
Devletin doğrudan baskı aygıtı : polis, asker
Devletin ideolojik baskı aygıtları: eğitim, medya, dinsel örgütler.
SEMBOLİK ETKİLEŞİMCİLİK
Marksizm yada işlevselcilik gibi yapısal teoriler insan toplumu ve insan davranışlarıyla bir bütün olarak ilgileniyor. Sembolik etkileşimciler bu yaklaşımdan kuşkulu; gündelik, sıradan davranışları izleyelim, bireyler toplumu sıradan davranışları ile gün be gün yeniden kurarlar, diyorlar.
Sosyolojinin amacı: insanlar nasıl davranıyorlar ve neden öyle davranıyorlar’a bakmak.
İnsanların ötesinde, tepesindeki yapıları araştırma gerek yok.En önemli isim Margaret Mead. ve Chicago Ekolü : İnsanlar kukla değildir , nasıl sosyalize oldukları ile ya da üretim ilişkileri tarafından yönetilemez. İnsanlar ne yapacaklarına karar verirler, yaparlar, pişman olurlar, yalan söylerler, karar değiştirirler, vb.Sembol : Adlandırma. Dünyayı basitleştirmek için.
Yalnız cansız varlıklar değil, insanlar da : kadın, cani, kahraman gibi. Sonra bunlar ilişkilendirilir ve ona göre tavır haritaları belirlenir.Ama tavır (ve davranışlar) zorunlu değil : Cani kadına hak verebilirim, kahraman kadından hoşlanmayabilirim .
Benlik(self): İnsanlar çevrelerindeki sembolik (adlandırılmış) dünyaya tepki gösterirken, kendi benlikleri konusunda fikir sahibi olmak zorundalar. Ben kimim ki (neyim ki) ona böyle bir tepki gösteriyorum? Kendimize dışardan bakmayı, daha çocukken, evcilik, doktorculuk oynayarak öğreniriz.
Etkileşim:Toplum belli düzenler uyarınca eylemde bulunan bireylerden oluşur.Ancak, bireylerin birbirleriyle ilişkiye girebilmeleri için bu eylemleri karşılıklı olarak anlamlandırabilmeleri gerekir. Bireyler semboller (örn. sözcükler) aynı şeyi anladıklarını varsayarlar. Kendilerini karşılarındaki kişinin yerine koyup, benim tepkim ne olurdu, hesabıyla davranırlar. Farklı nsanlar olup biteni farklı durumlarda farklı biçimlerde algılayıp ona göre davrandıkları için de etkileşim yoluyla kurular iletişim kurmak sürekli olarak değişir.
ELEŞTİRİ:
Etkileşimin içinde yer aldığı bağlamı yaratan yapısal ögeler gözardı ediliyor Örn. bir insan nasıl başka bir insan üzerinde iktidar sahibi olabiliyor? İnsanların kendi eylemlerine verdikleri anlamın kaynağı açıklanmıyor: Karşılıklı davranışlarının ardında varolduğunu saydıkları ortak anlamın kökeni ne?
ETNOMETODOLOJİ
Schutz’un çalışmalarından kaynaklanır, Garfinkel’in adıyla anılır. İlgi alanı bir toplumsal düzenin varolduğuna inanmak için insanların izledikleri süreçler.Toplum düzeni diye bir şey yoktur, toplum, üyelerin kurguladıkları “düzen fikri” nden ötürü düzenliymiş gibi algılanır.
Uç noktada : toplumu incelemek anlamsız, çünkü sosyoloji araştırma nesnesi olan insanların dünyaya ilişkin varsayımlarını paylaşıyor, aynı varsayımlar üzerine kurulu.
O yüzden de insight veremez. Genelde: etnometodoloji eğitim ve sapkınlık üzerine çalışmalar yapmış:
Üyelik (aidiyet): insanlar aynı gerçekliği paylaştıklarını varsayarlar ve davranışlarını bu varsayıma göre ayarlarlar, başkalarının davranışlarının da bu varsayıma göre anlamlandırırlar.
Belirtim (indexicality, bağlamsallık): insanların davranışlarını belli bir bağlamda değerlendirdiğimiz sürece onlara anlam verebiliriz. Belli bir bağlamdaki anlamlı davranış farklı bir bağlamda saçma olabilir. Bağlamsallığın ikinci özelliği, bir olay anlatılırken ayrıntılar atlanır, bu durumda dinleyen anlatıcının yerine ayrıntıları “doldurur”. Örn. Bu gün okulda ne oldu? Hiç.
Dönüştürüm (reflexicality): düzenli, anlamlı bir dünya olmalı aksi halde yaşam anlamsız olurdu, inancı.
Belgeleme yöntemi: (Garfinkel) İnsanlarda olaydaki belli özellikleri ayıklayıp (ötekileri yok sayıp) olup bitenin ardında bir düzen aramaya eğilimi var.Örn. Polis öğrenciyi dövmüş.
FEMİNİZM
Kadınların toplum içindeki konumu ile ilgilidir = dünya nüfusunun yarısı.
Liberal Feminizm: sosyalizasyon süreçlerini ve cinsel rol şartlanmasını inceler. Toplumsal cinsiyet ayrımı / biyolojik kadın erkek farklılığı ayrı alanlar.
Eleştiri : (feminizm içinden)
Kadının ezilmesinin ardında yatan yapısal unsurları göz önüne almıyor.Ataerkillik yalnızca aile, ya da medyada değil, her alanda egemen.
Marksist Feminizm: Kadının kapitalist sistem içinde ezilmesi ile ilgileniyor. Kapitalist sistem hem kadını, hem erkeği ezer, kapitalist toplum düzenini açıklamak - ve ardından devirmek - hem kadını hem de erkeği özgürleştirecek. Kadın, kapitalist düzen içinde çok önemli bir yeniden üretim aracı. Bir sonraki işçi kuşağını hem fiziksel olarak üretiyor hem de onu düzene boyun eğmek üzere sosyalize ediyor.
Eleştiri: (feminizm içinden)
Kapitalist sömürü aşırı vurgulanıyor. Kapitalist olmayan toplumlarda da kadın sömürülüyor.
Kadın için ve teorik çözümleme için hedef her bağlamda hedef ataerkillik olmalı.
Radikal Feminizm : Ataerkillik - erkek egemenliği - erkekler tarafından, bilerek ya da bilmeyerek , bu düzenden yararlandıkları için, düzen kendi çıkarlarına olduğu için südürülüyor.Kadınlar, politik, sosyal, ekonomik alanlarda deneyimleri erkeklerinkinden daha az (zayıf) olduğu için, bir alt sınıf oluşturuyorlar. Özellikle kadınlara karşı şiddet ve cinsel politikalar erkeklerin kadınları cinsel açıdan kullanışları - üzerinde çalışmaları var . Lezbiyenlik, karşı cinsle cinsel ilişkilerde serbestlik gibi kadın haklarını savunuyorlar.
Eleştiri: (feminizm dışından )
a. Kadınlarla erkeklerin aynı oranda sömürüldüklerini aşırı vurguluyor,
b. Dolayısıyla, sınıf ve ırk ayrımlarını göz ardı ediyor.
c. Ataerkillik dışındaki etkenleri analiz etmiyor.
ÇİFTE SÖMÜRÜ TEORİSİ
Rad. Fem. + Marx. Fem. ‘i birleştiriyor: Kadın kap. tarafından işçi, erkekler tarafından kadın olarak sömürülüyor. İşgücü + ev işi. Kazanan kapitalizm ve erkekler.
Kadınlar yarı-zamanlı, güvencesiz işlerde çalışıyorlar, çünkü aynı zamanda, ev işi + çocuk bakımından sorumlular. Dolayısıyla işgücü içinde ve politik düzende üst kademelere gelemiyorlar.
Eleştiri:
a. Erkeklerin kadın sömürüsüne aktif katılımlarını yeterince önemsemiyor.
b. Kapitalizm patriarkinin sürdürülmesine katkıda bulunuyor, oysa
radikal feministler sorunu durum bunun tersiymiş gibi ele alıyorlar.
YAPISALCILIK VE POST YAPISALCILIK
Yapısalcılık ve post yapısalcılığın başlangıç noktası DİL.
Levi-Strauss : Düşüncelerimizi ve eylemlerimizi yapılandıran Dil’dir. İnsanlar dünyayı dillerinin gözlükleri ardından algılarlar.O yüzden de, toplum yaşamını ve toplumsal davranışları dil belirler.
YAPISALCILIK
Levi-Strauss :
Toplum bağımsız bir birimdir (entity)
Toplum toplum yaşamını yapılandırır
Yapı dil tarafından oluşturulur
Dil, dolayısıyla kültür, insanın bilinçaltında oluşur
İnsan dimağı aynı biçimde çalıştığından, tüm diller yapısal olarak aynıdır.
Farklı kültürler aslında dilin ardında yatan bilinçdışı düşünce süreçlerini yansıtır.
“Yapısal” olan , dilin boyunduruğu dışına çıkıp hareket edebilme özgürlüğüne sahip değillerdir.
Levi-Strauss ve onu izleyenler mitlerin ve sembollerin toplum “yasa “ları ile ilişkisini
incelerler.
POST YAPISALCILIK
Foucault : Levi-Strauss çizgisi üzerinden alternatif geliştirdi.
Çözümlemesi dil üzerinden, ama tüm dillerin ardında yatan evrensel ortak
paydayı inkar.
İktidar - erk – ile örn. delilik, cinsellik gibi toplum yaşamının belli alanları
arasındaki dilsel etkileşimi inceledi.
Foucault : “Dilin yapılanışı ve anlamları iktidarı yansıtır” : bizi belli biçimlerde
düşünmeye ve anlamaya yönlendirir (ve başka biçimlerde düşünmemeye ve anlamamaya)
Söylem : Foucault’a göre belli alanlarda kullanılan ifade biçimleri.
Dünyaya ilişkin algılarımızı ve bilgilerimizi söylemler belirler. Söylemler belli tarihsel dönemlerde iktidar sahibi belli insa topluluklarının oluşturdukları dilsel ifade biçimleridir. Ancak, söylemler bilinçli olarak kurulmaz. Söylemi iktidar oluşturur; ama söylem de dilin anlamını sınırlayarak kendi gücünü yaratır. Örn. Madness and Civilisation : Cüzzam hastaneleri kapandı, yerini akıl hastanelerinin açılması ve psikiyatri mesleğinin gelişimi aldı.
YAPILAŞMA
Giddens : Social Theory and Modern Sociology
İnsanın üstünde ve ötesinde varolan yapılar üzerine kurulu Yapısal
yaklaşımlarla, özgür irade ve seçim hakkını vurgulayan eylem teorileri
(fenomenolojik yaklaşımlar) bir araya getirme çabası.
Yapısal yaklaşımlar : yapı kurallar ve kaynaklardan oluşuyor. Kurallar toplumun bize dayattığı gündelik yaşamı sürdürme düzeneği.
Kaynaklar: a) ekonomik mallar ve güçler ile b) iktidar
Eylemsel yaklaşımlar: İnsanlar yapıyı değiştirmek için belli seçimler , belli eylemler yapıyor. Eylemlerin tümünü eylemci (agency) kavramı altında toplamış. Eylem ancak yapının zorlamaları içinde yer alabilir, dolayısıyla yapı ve eylem ayrıştırılamayacak biçimde iç içe geçmiş.
Toplum önceden öngörülebilir biçimlerde eylemde bulunan faillerden oluşur. Failler (aktörler) zaman içinde davranış biçimlerini değiştirerek (örn. birlikte yaşama, evlilik adetleri) bu öngörülebilirliği sarsabiliyor ancak bir eylemin amacı ile yol açacağı sonuç ya da değişiklikler arasında birebir (nedensel) bir ilişki yoktur.
Giddens Örnek verir: Willis: Learning to Labour: 12 işçi sınıfından çocuk üzerine 18 aylık araştırma. İlköğretim son sınıftan ilk işlerine girip çalışmaya başlayıncaya dek izlenmiş. Çocukların okula gitmeye hiç hevesi yok, derslerde gırgır geçerek, inekleyen öğrencileri tiye alarak okulu bitiriyorlar. İstedikleri bir an önce iş hayatına atılmak. Okuldaki başarısızlıklarından ötürü de ancak sıradan işçi olarak istihdam ediliyorlar ve işlerinde okuldaki tavırlarını sürdürüyorlar : aldırmazlık ve gır geçmek. Ancak okuldaki gır geçmek tavrı iş yaşamlarında başarısız olmalarına yol açarken bir yandan da onlara bu dayanılmaz tekdüze, anlamsız yaşama katlanma olanağı sağlıyor.
ANTROPOLOJİNİN SOSYAL BİLİMLER İÇİNDEKİ YERİ
SOSYAL ANTROPOLOJİ / KÜLTÜREL ANTROPOLOJİ AYRIMI
SOSYAL ANTROPOLOJİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ
ANDROS ( Gr., adam) + LOGOS ( Gr.,söz, akıl) : İnsan bilimi . Alan çok geniş (Meraklısına karşılaştır: HOMO (L.)+SAPIENS ( L., bilen, tadmış olan) + MYTHOS (Gr.söz, rivayet)
Akademik paketler : fiziksel, kültürel, simgesel, sosyal, yapısal, marksist antropoloji
ya da kent antropolojisi, sağlık antropolojisi , gelişim antropolojisi gibi İki temel ayıklama : a) Sosyal antropoloji / kültürel antropoloji b) Deneyselcilerin yaklaşımı / rasyonalistlerin yaklaşımı
a) Sosyal antropologların zihinsel kökeni: Durkheim + Weber’e gider. Kültürel antropologlar Tylor’dan ve 19. yy etnograflarından, onların yaptıkları exotic ( yabancı illere dair) yolculuklardan el alır. Örn. Tylor (Primitive Culture,1871) : ruh (anima) bedenden bağımsız, beden geçici ev ; ruh gezer: uykuda; ölümden sonra.Evrimci kurama göre ruhlar güçlerine göre sınıflandırılıyor: Çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa doğru. Açıklayamadıkları, korktukları doğal afetleri, olayları onların ardındaki ruhlarla açıklıyorlar : MANA kavramı (Marett) : İnsan ya da cansız varlıklardaki doğaüstü güç. Başarı (iyi ürün alma) MANA’ya bağlı. Polinezya’da (Pasifik adaları) kişinin içindeki MANA oranını mensup olduğu sosyal tabaka belirliyor. Bunlar bir çeşit tanrı vekili. Ekini biçtikçe, ev yapıp korundukça, tekerleği ,aletleri buldukça tanrı sayısı azalıyor. Dolayısıyla, yer tanrısı, gök tanrısı, ardından tek tanrılı dinler ve vekilleri : MUSA, İSA, MUHAMMED.
b) Deneyselciler, zoologlara yakın çizgide. Toplumsal yaşamın olgular halinde videoya kaydedilip istatistik verilere indirgenebileceği görüşündeler (DARWIN, biyolog, Türlerin Kökeni, 1859), maymun, doğal ayıklama (Herbert Spencer), rekabet.
Rasyonalistler/akılcılar ise antropolojiye bir tür dil felsefesi olarak yaklaştılar. Nihai amaç: insan düşüncesinin ardındaki bilinçdışı yapıları keşfetmek (Freud, psikiyatr. Totem ve Tabu, 1912). Öedipus evrensel, ama birey, sosyo- kültürel açıdan bağlamsal.
Deneyselci antropolog örn.: Malinowski. Akılcı /idealist antrop örn: Levi-Strauss.
Alan çok geniş. Zoologlar benim homo sapiens (bilen insan) olduğumu söylüyorlar. Ben de ait olduğum bu hayvan türünün evrensel ortak paydalarını ve türümün üyeleri arasındaki farkları bilmek istiyorum. İnsanı, insan olmayandan nasıl ayırt ettiklerini de merak ediyorum. İnsanları görünüşlerine, üyesi oldukları topluluk ya da uygarlık türlerine göre sınıflandırabilir miyim?
Pek çok antropolog ders kitabı yazmış ve insan topluluklarının / kültürlerinin birbirinden farklılıklarını sıralamış. Ama olmamış. Çünkü yakından bakıldığında öne sürdükleri farkların gözlemledikleri toplulukların yapısından değil, onları gözlemleyenin bakış açısından kaynaklandığı artık biliniyor.
Modern antropolojinin kurucusu olarak bilinecek Avrupalı ve Amerikalı sosyal bilimciler 19 yy ortasında zuhur ettiler. Daha başlangıçta 4 ayrı dal var : antropologlar, etnologlar, arkeologlar ve filologlar.
Antropologlar düpedüz kafir. Bugün fiziksel antropologlar olarak anılıyorlar. İncil’de vaaz edilen insanoğlunun aynı kökten türediği savını yekten inkar ediyorlar. İnsan benzeri pek çok tür vardır ama bunlar içinde yalnızca beyaz derili Avrupalılar akıl sahibi gerçek insanlardır, diyorlar.
Etnologlara göre çeşitli insan ırkları var .Bunlar yaradılıştan farklı görünüşlere ve becerilere sahipler. Etnologlar insanların töreleri ve dünya haritası üzerindeki dağılışları, yayılışları ile ilgileniyorlar.
Arkeologlar bir tür romantik, maceraperest hazine avcıları. Bulduklarına ilişkin yorumları İncil’den ve klasik edebiyattan (Greko-Romen) esintiler taşıyor.
Filologlar ise Grek ve Latin dillerinin kökeni Hint-Aryan dilleri midir, değil midir sorusunun peşinde. Çok daha önemli dilbilimsel karşılaştırmalar yapılacağını yeni yeni keşfediyorlar.
Bu oldukça amatör sosyal bilimciler grubu başlangıçta aralarındaki anlaşmazlıklara rağmen bir konuda anlaşmışlar: Hepsinin ilgi alanı “öteki” , yani, Hıristiyan olmayan, Grek ve Latin yazılı geleneğinden olmayan, vahşi, yaban, doğal, barbar, ilkel insan.
İşte başlangıçtaki bu tutum, bu yandaşlık yüzünden Antropoloji günümüze dek üzerinden atamadığı bir biçimde tanımlanmış : Antropoloji insanın değil de İLKEL insanın bilimidir diye bilinmiş.
Bu yeni etnosatrik (ırk merkezci) bilimin ortaya çıkışı Avrupa’nın kolonyalist, yani uzak diyarların doğal zenginliklerini sömürmek üzere dünya coğrafyasına yayılma girişimi ve Kuzey Amerika’daki Avrupalı kolonilerin Batı’ ya doğru ilerleyişleri ile tarihsel olarak çakışıyor. Bu yeni bilim Avrupalı olmayanların, doğaları gereği , aklı ermez, çocuksu, vahşi, tıpkı evcil hayvanlar gibi eğitilebilir olduğunu öne sürmekteydi. Bugün bile antropolojinin dili sömürgeci söylemin renklerini taşır.
Antropoloji geliştikçe özellikle müzelerde ve üniversitelerde öbeklendi. İnsanların fiziksel niteliklerini inceleyen etnologlar ; insanların ürettikleri maddi araçların kalıntılarını inceleyen arkeologlar ve dillerin kökenlerini inceleyen filologlar, insanın “ “tarih öncesi” ni araştıran bilimciler olarak kabul gördüler. Onların görevi yazılı kayıtları olmayan insanların tarihte ve bugün nasıl yaşadıklarını hikayelendirmekti.
Bu noktada tarih ile antropoloji çakıştı. Şöyle: Her ikisi de uzakta olanı inceliyordu: tarihçiler zamansal olarak, antropologlar mekansal olarak Batılı’nın uzağında olanı. 19. yy. da Batılı’ yla aynı zamanda yaşayan yerliler (Indians, Kolomb, 1492) çağdaş fosillerdi. Bu yüzden de Batılı’ ya kendi geçmişine ilişkin ipuçları verebilirlerdi. İnsanlığın barbarlık döneminden kalmış bu insanlar ve onların garip töreleri, maymundan türemiş olan insanın nasıl bir hayvan olduğunun kanıtı olabilirdi.
Böylece, insanın evrimi, insanın kaçınılmaz ilerleyişi, kademe kademe belgelenecekti. Bu basamakların sonuna varıldığında ise , nihai hedefe ancak ve ancak Hıristiyan Avrupalı beyazın kapitalist düzeninden geçilerek ulaşılabilirdi.
Evrimci antropolog Morgan ilkel insan eninde sonunda kaçınılmaz olarak uygar insana dönüşecektir, diyordu. Onun görüşlerinden yola çıkan Engels + Marx dünyadaki tüm toplumların da aynı sosyo-ekonomik aşamalardan geçerek ilerleyeceklerini, bunun kaçınılmaz (kader ?) olduğunu öne sürdüler. Marxist antropoloji bu kaçınılmaz aşamaların örneklerinin o zaman (yani 19. Yüzyılın ikinci yarısında) dünyada varolduğuna dair etnografik kanıtlar üzerine kuruldu. ( Meraklısına: Morgan, Systems of Consanguity + Affinity of the Human Family (1871) ; Engels, Ailenin Kökeni, Özel Mülkiyet ve Devlet (1884) ).
Böylece,çalışma alanı geleneksel,mitolojik, yazı-öncesi, durağan toplumlar olan antropologlarla, modern, ilerlemece, okur-yazar toplumları inceleyen sosyologlar ve siyaset bilimciler arasındaki kopukluk sürdü. (Meraklısına: MYTHOS Grekçe söz, hikaye, rivayet söylence demek ; LOGOS ta söz demek, söz, düşünce. O halde, mitoloji ne demek?)
Böyle bir ayrım hala varolabilir mi? İlkel toplulukların farklı olduklarından söz eden antropologların bugünkü öğrencileri, dinleyicileri, okurları olan modern toplum üyeleri artık sözü edilen farkların günlük yaşamlarında karşılaştıkları insan ilişkilerinin bir başka biçimi olduğunu kavrayabilecekleri bir iletişim ağı içinde yaşıyorlar. “Biz”den farklı olanların , onların zeka geriliğinden ya da toplumsal örgütlenme geriliğinden kaynaklanmadığını, sadece farklı düşündüklerini, farklı yaşadıklarını fark edebiliyorlar.
Öte yandan, biz insanlar nereye kadar birbirimize benzeriz, nerede farklıyız sorusu antropoloji için her zaman sorgulanması gereken bir soru olarak kalacak.
Dört milyon yıl öncesine tarihlenen bir bulgu var. İki ayağı üzerinde yürüyen canlılara ait, yani, maymunluktan insansılığa geçmemizin kanıtı olabilecek bir bulgu. Bir volkan izi içinde bulunmuş foşilleşmiş ayak izleri bunlar. Üç canlıya ait. Tek sıra halinde yürüyorlar. İlk iki canlının ayak izleri üçüncüye oranla daha büyük; en öndekinin ayak izleri ikincisininkilerden daha derin ; demek ki birinci ikinciden daha cüsseli ; üçüncüsü ise yalpalayarak yürüyor: İster istemez aklınıza geliyor, diyor Edmund Leach, birbiri ardına yürüyen bu insansılar bir koca, karısı ve çocuğu olamaz mı?
Sorunun cevabı insanı nasıl tanımlayacağınıza bağlı. Zoologların HOMO olarak adlandırdığı türün üyelerinin ortak özellikleri nelerdir? “Karısı” olarakkavramsallaştırdığımız ilişki, ortak bir dil konuşan insanların kurdukları belli bir toplumsal düzen dışında düşünülemez. O halde, bu yaratıklar bundan 4 milyon yıl önce bir dile ve bir toplumsal örgüte sahip insanlar mıydı?
Dört milyon yıllık bu fosilin akla getirdiği ana-baba-çocuktan oluşan “modern aile” olasılığı Morgan-Engels antropolojisinin ilkel insanın cinsel yaşamını anlatırken sözünü ettiği rasgele çiftleşme, çok eşlilik, grup evlilikleri gibi betimlemelere ters düşüyor.
Tarih öncesi dönemlerde insan türünün nice coğrafi engeli aşarak dünya haritası üzerinde bolca gezinmiş olduğuna dair pek çok kanıt var. 40 bin yıl önce Avustralya’da, Kuzey ve Güney Amerikalarda bugün biz neysek ona benzeyen bir canlı türünün yaşadığına dair kanıtlar var. Afrika,Asya ve Avrupa kıtalarındaki atalarımızın geçmişi ise milyonlarca yıllık.
Bunca yıl önce yaşamış insanların sosyal örgütlenmeleri kuşkusuz Marxist anlamda sosyo- ekonomik açıdan doğal çevreye uyum sağlamaya yönelikti. Öte yandan, yağmur ormanlarından çöllere ve kutuplara uzanan bir coğrafyadaki iklim-çevre koşullarının farklılığı düşünülürse bu insan toplulukları çok farklı biçimlerde örgütlenmiş olmalılar. Milyonlarca yıl önce yaşamış avcı-toplayıcı insan toplulukları ile antropologların bugün gözlemledikleri “ilkel” avcı-toplayıcı insan toplulukları aynı kefeye konulamaz, böyle bir genelleme yapılamaz.
Çevre koşulları açısından birbirine benzer kutup altı yörelerde yaşayan Eskimolarla Patagonyalıların giyim konusunda çok farklı yöntemleri var. Eskimolar kat kat giyinme konusunda çok gelişmiş teknikler üretirken Patagonyalılar sırtlarına bir çoban gocuğu atmakla yetinmişler.
Çağdaş etnografya bize ancak insanın yaratıcılığının ne denli esnek olduğunu gösterebilir; tarih öncesi dönemlere ait söyleyebileceği bir şey yoktur.
19. yy sonu antropologları IRK derken, belli bir yörede yaşayan bir nüfusun diğerlerinden farklı olduklarını varsayıyorlar. Nasıl farklı? A) fiziksel olarak, yani HOMO türünün bir alt kategorisi olarak taşıdıkları özelliklerden ötürü farklı, B) dili farklı, C) kültürü, yani ürettiği maddi araç-gereç farklı, D)tarihsel kökeni farklı. O günün bilimcileri insanları sonsuz sayıda IRK’a bölmüşler. Antropologlara da bunların tarihlerini bulup çıkarmak görevi düşmüş.
Bir de bu tarihi bulup çıkarttıklarında her ırkı teknik, zeka ve toplumsal örgütlenme açısından becerisine, başarısına göre sıraya, koymak, sınıflandırmak.
Dahası, insan türünün zihinsel gelişimi ile insan yavrusunun fiziksel gelişimi arasında birebir bir benzerlik olduğu varsayılmış “öteki” lerin azgelişmiş olmaları, tıpkı küçük çocuklar gibi henüz eğitilmemiş olmalarından kaynaklanıyor denilmiş. İlkellerin sömürgecilerin kurdukları Hıristiyan misyoner okullarda eğitilip adam edilmesi gerekir denilmiş.
Bu düşünce biçimi 20 yy. başınadek Avrupa’da da Amerika’da da akademik çevrelerde geçerli oldu. Tek fark ırkları aşağıdan yukarıya sıralamaktan vazgeçip, (kafatası biçimlerine, ölü mumyalama törenlerine, vb. bakarak) ırkların dünya haritası üzerinde nereden gelip nereye gittiklerini incelemeye başlamaları.
Hemen hemen aynı sıralarda antropolojinin amacı tarihi yeniden kurgulamak değildir, amaç karşılaştırmalı bir sosyoloji kuramı geliştirmek olmalıdır, denildi.
Bu yeni yaklaşım, yani sosyolojik antropoloji 1893’lerden beri Paris’te Emile Durkheim öncülüğünde gelişmişti. Bu çaba aynı zamanda 20 yy başlangıcında Batı’daki modern bürokratik endüstri toplumlarında akılcılığın, rasyonalitenin öne çıkmış olması nedeniyle Max Weber ile Marxistler arasında bir diyalog kurma çabasıydı. Bir başka deyişle amaç dinsel ideolojideki değişme ( 16 yy Protestan Ahlakı) ile ekonomik yapıdaki değişme (emek karşılığı ücret üzerine kurulu kapitalizmin gelişmesi) arasındaki nedensellik ilişkilerini incelemekti. (Meraklısına: Weber : Protestan Ahlakı…..)
Bu çerçeveden bakınca da, kanbağı üzerine kurulu toplumsal ilişkiler, büyü, cincilik gibi Batılı olmayan,egzotik ( ex-otic=dışarlıklı, yabancı ) , çağ-dışı törelerin ilkel insanların ilkellikleri gereği sürdürdükleri çocuksu davranışlar olmadığına karar verildi. İlkel toplulukların bu davranışları kesin olarak açıklanamamakla birlikte işlevsel davranışlardı; ekonomik nedenlerle böyle “ilkel düşünce” lere sahiptiler ve o yüzden akıl dışı davranmaktaydılar.
Durum tam açıklık kazanmamıştı. Antropologlar daha önceleri ilkel insan ile uygar insan ayrımını bireyin zihinsel yapısı üzerine kurmuşlardı. Sosyologlar ise aradaki fark bireyin içine doğduğu toplum tipinden kaynaklanır diyorlardı.
Sosyologlara göre sorun bireyin akılcı/akıldışı, çocuk/yetişkin olmasında yatmıyor. Sorun bireyin içine doğduğu toplumda nasıl eğitildiği, nasıl sosyalize olduğu,yani nasıl toplumun bireyleri haline getirildikleri. Bu yüzden de sosyologlar antropologlardan bireyin içinde yetiştiği farklı toplumların matrislerini, kalıplarını bulup çıkarmalarını istiyorlardı.
20 yy başında Fransa’da Levi-Bruhl, İtalya’da Pareto farklı noktalardan çıkıp aynı yere vardılar. İkisi de mantıksal-akılcı-deneysel olarak kanıtlanmış olan doğrudur; mantık-dışı, akıl-dışı, bilim-dışı olan yanlıştır, denilemez, dediler. Bu karşıtlık, bu ak/kara ayrımı çok kaba, çok basit bir ayrımdır, dediler.
Antropolog Evans-Pritchard 1936’da şöyle yazıyor:
“Levi-Bruhl ilkel düşünce biçimlerinin kendi içinde tutarlı olduklarını gördü. İlkeller önermelerden doğru çıkarsamalar yapmaktaydılar. Ancak önermeler onların kendi deneyimlerine değil, kültürlerinin onlara öğrettiği ve inançlarla beslenmiş doğrulara dayalıydı. Düşündüklerinin yanlış olduğu mantıksal ya da deneysel olarak kanıtlansa bile aynı biçimde düşünmeyi sürdürüyorlardı. “ (Leach,p.23) (Hintliler –İnekler)
Bu yaklaşım, yani zihinsel görecelik, günümüzde de sosyal antropolojinin en ateşli tartışma konusu. Akılcılar ile deneyselciler hala derin bir fikir ayrılığı içindeler.
20 yy. antropologları 19 yy. antropologları ile kıyaslanamayacak oranda, pek çok alan çalışması yaptılar. Yabancı bir ortamda yabancı bir dilde yaptıkları görüşmelerin, tartışmaların doğru/yanlış gibi basit bir ayrıma indirgenemeyeceğini kendileri bilfiil yaşayarak öğrendiler.
Sosyal antropologların diğerlerinden ayrılması bu gelişmeler sonucudur. İlk yaptıkları IRK sözcüğünü sözlüklerinden silmek oldu. Böylece fiziksel antropologlardan ve zoologlardan ayrıldılar. Kesin kanıtlara dayanmayan, tahmini tarih yazımlarını reddedince de arkeologlardan ayrıldılar. Tarihi yeniden kurgulamak, yeniden yazmak yanlısı olanlar kültürel antropolog oldular. Kendilerini sosyologlara daha yakın hissedenler sosyal antropolog oldular.
SOSYAL ANTROPOLOJİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ
Sosyal antropoloji deyimi bir İngiliz icadıdır. I. Dünya savaşından sonra kullanılmaya başlandı. Sosyal antropologlar ya doğrudan Durkheim sosyolojisinden etkilendiler : İŞLEVSELCİLİK (organizma = beden ; işlev = kurum), KOLLEKTİF BİLİNÇ, ORGANİK DAYANIŞMA (BİREY,ORGAN METAFORU ), DİNSEL TÖRENLERİN DAYANIŞMAYI PEKİŞTİRİCİLİĞİ) ya da işlevselciliği dolaylı olarak Malinowski ve Radcliffe-Brown ‘ dan öğrendiler.
Radcliffe-Brown 1922′de da dinsel ayinlerin (ritüel) değerini inceledi. (THE ANDAMAN ISLANDERS – Hediyelerin değerlerinde eşitlik ). Aynı yıl Malinowski ARGONAUTS OF WESTERN PACIFIC adlı kitabını yayınladı. Bu kitapta KULA çevrimi olarak bilinen adalar arası alış veriş, değiş tokuş sistemini inceledi. (SİYASAL AÇIDAN ÖZERK TOPLULUKLARIN ORTAK DEĞERLER VE TUTUMLAR ÜZERİNE KURULU ALIŞ VERİŞ SİSTEMLERİ)
Sosyal antropologları onlardan önceki antropologlardan ya da etnologlardan ayıran birinci özellik : öncekiler yazılı kanıtları olmayan bir tarihi masa başına oturup yeniden kurgulamışlar ; sosyal antropologlar ise alan çalışması tekniklerini geliştiriyorlar. Öncekiler, transkripsiyon metinler üzerinde çalışarak, çevirmenler aracılığıyla “seçilmiş” örnek kişilerle kısa görüşmeler yaparak bilgi toplamışlar. Oysa Malinowski Trobriand adalarında l9l4 -l9l8 yılları arasında gide gele toplam 2 yıl kaldı, dillerini, lehçelerini öğrendi, bilgilerini onların yaşamlarına fiilen katılarak derledi. (KATILIMCI GÖZLEM).
Bugün antropologların teknolojik gelişme sayesinde kullandıkları polaroid fotoğraf makineleri, ses kayıt aygıtları ya da video alıcıları henüz yok ama Malinowski’nin yöntemi onları çağırdı. (Gir: İdeoloji teknolojiyi çağırdı = gözlemlemek istiyordu. Örnek Victorians, ölümsüzlük, fotografi).
İkincisi, Tylor gibi, Frazer gibi erken antropologlar inceledikleri insanların törelerini onların içinde bulundukları toplumsal bağlamdan ayırarak ele almışlar. Güney Amerika’dan Uzak Asya’ya uzanan bir coğrafyada yaşayan çeşitli halkların yüzbinlerce yıllık tarihlerini bir paragrafta özetlemişler. Oysa Malinowski ve onun öğrencileri, belirli bir toplumu belirli bir tarihsel anda belirli bir konuda inceleyen monografiler yazdılar.
Örneğin, l929 ‘ da Firth, TİKOPİA adındaki bir Batı Pasifik adasında yaşayan l300 kişilik bir topluma ilişkin pek çok monografi ve makale yayınladı. 3 ooo km karelik bu adadaki l300 kişilik topluluğu kanbağı ilişkileri, ekonomileri, din, mitoloji, gündelik yaşamları açısından ayrıntılı olarak inceledi. Firth’in kaygısı bu etnografik ayrıntıların tek bir işlevsel bütünün parçacıklarını oluşturduklarını kanıtlamaktı.
Aynı tarihlerde Fransa’da Levi-Strauss’un başını çektiği karşılaştırmalı yapısalcılık gündemde. (Levi -Strauss ‘un yapısalcılık anlayışına göre, kültürel kalıplar çeşitli dönüşümlere uğrasalar bile, her zaman insan düşüncesinin en temel biçimlerini ifade ediyorlar. Yapısalcı antropologun amacı belli toplum düzenlerini anlamaya çalışmak değil, insan zihninin nasıl çalıştığına dair ilkeleri deşifre etmek, bulup çıkarmak .)
l926-45 yılları arasında sosyal antropoloji ve işlevsel antropoloji hala aynı anlama geliyor. İşlevselciler için mesele belli bir zaman ve belli bir mekanda kurumların nasıl karşılıklı etkileşim içinde olduklarını gösterebilmek. Örneğin, Malinowski için antropolojinin temel sorunu yabancı diyarlardaki garip insanların anlaşılmaz davranışları nasıl yorumlanacak, nasıl tercüme edilecek. Malinowski’ye göre yanıt : İçinde yer aldıkları bağlam anlaşılırsa, insanların eviçi (domestic) davranışları, ekonomi, hukuk (adalet), politika (siyaset) kurumları, büyü-din ve teknik becerileri hepsi birden anlaşılır.
Malinowski için anlaşılır olmak aklı selimle, sağduyu ile eşanlamlı. Alan araştırmacısı “gözlemlediğim olağanüstü bir şey” fikrini kesinlikle kafasından savuşturmalı. Büyü, sihir, esrarengiz bir durum değil. Bizim, “Çok güzel dolma pişirir, çiçek yetiştirmekte ustadır”, dediğimiz kişi bu beceriye bilimsel ilkeleri izleyerek değil, büyü ile, sihir ile varıyor; biz onun hünerini çay pişirme sanatı, ya da çiçek yetiştirme sanatı olarak adlandırıyoruz, işte büyü , sihir bundan ibaret.
Malinowski, bu kuralın yanısıra (kural = alan çalışmacısı araştırma nesnesine garip, olağanüstü, aykırı, ilginç diye yaklaşmamalı) bir kural daha öne sürüyor: Her toplumsal kurum (aile, eğitim, ekonomi, adalet, vb) bireyin somut ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuştur,diyor.
Malinowski burada Durkheim karşıtı bir tutum benimsiyor: Antropolojinin amacı insanın doğasını anlamaktır toplumunun doğasını değil, diyor. Toplumun entegrasyonu bireyin kişisel çıkarına bağlıdır, toplumsallaşmak insanın temel biyolojik ihtiyaçlarından kaynaklanır : yani hayatta kalmak ve üremek. O halde, diyor Malinowski, toplumsal kurumlar bireylerin hayatta kalmalarına ve üremelerine zemin hazırlamasaydı, toplumsal kurum diye bir şey olmazdı !!!
Radcliffe-Brown’un işlevselciliği daha farklı. Alan çalışmasından çok, masa başı çalışmayı yeğlemiş. Sosyal antropoloji bir tür karşılaştırmalı sosyolojidir, yani nihai amacı insan topluluklarının üzerine kurulu olduğu evrensel geçerliliğe sahip kuralları, yasaları bulmaktır, diyor. Bunun için de toplumların yapılarını tek tek inceleyip sistematik olarak karşılaştırmalıyız, diyor. (Meraklısına: Durkheim -Toplumsal İşbölümü (l893)).
Radcliffe-Brown’a göre: Toplum kendi kendini yenileyerek sürdüren bir organizmadır. Birey toplumun içine doğar. Toplumun yazılı olmayan karmaşık bir yaptırımlar ve yargılama sistemi vardır. Bunlar bireyin özgürlüğünü kısıtlar. Bu yasalar ve yaptırımlar açıkça (explicit) ortaya konmaz; o toplumun mitolojisinde ve dinsel törenlerinde dolaylı olarak (implicit) belirtilmişlerdir.
Radcliffe-Brown da Malinowski gibi toplumsal entegrasyonun, bütünleşmenin doğası ile ilgileniyor. Ortak soru şu: Neden insanlar verili bir toplumsal matris (kalıp) uyarınca birlikte ,aynı biçimde davranırlar, işbirliği yaparlar?
Malinowski bunun nedeni insanın kişisel çıkarları ,demişti. Radcliffe-Brown bunun nedeni ortak inanç sistemi ve birlikte uygulanan tapınma, ritüel, ayinlerdir, diyor. Radcliffe-Brown’a göre, antropoloji toplumların yapılarını, örgütlenme biçimlerini sınıflandırmalı ( Ama, kanbağı, soydaşlık ilişkilerine göre örgütlenmiş toplumları, sosyal sınıflara göre tabakalaşmış toplumlardan ayırmak zoologların memeli hayvanları balıklardan ayırmasına benziyor.)
Bu öneri giderek yapısalcı-işlevselcilik olarak bilinecek. Malinowski’nin işlevselciliğinin temel sorusu, gelenekler, görenekler bireyin temel biyolojik ihtiyaçlarını nasıl karşılar, idi. Yapısalcı-işlevselcilerin temel ilgi alanı ise toplumun sürekliliği. Toplumun sürekliliği nasıl sağlanıyor? Toplumsal yapılar zamana karşı nasıl direniyorlar? diye soruyor Radcliffe-Brown. Ve cevaplıyor:
Toplumsal yapı = bir dizi gözlemlenebilir ve açıkça tanımlanabilir toplumsal kurumun birbirine eklemlenerek toplumun iskeletini oluşturdukları yapı. Yapının İŞLEVİ sistemin sürekliliğini sağlamak . Benzetme = kalp , beyin.
Öte yandan, Fransa’da Claude Levi-Strauss’un l949′da yayınladığı makale ile antropoloji yepyeni bir canlanma yaşıyor. Bu makaleyi Levi-Strauss l963 ‘ te Yapısal Antropoloji adlı kitabının ilk bölümü olarak yayınlayacak. Levi-Strauss’a göre, etnoloji hem sosyal antropolojiyi hem kültürel antropolojiyi içerir. Sosyal antropologlar kurumları, temsil sistemleri olarak inceler; kurumlar toplumun üyesi tüm bireylerin inançlarını, duygu ve düşüncelerini , normlarını temsil eder. Kültürel antropologlar toplumun yaşamını sürdürmek için geliştirdiği teknikleri inceler; ve bazı durumlarda kurumlar da bu tekniklerden sayılır. Ama Levi-Strauss’ un bu görüşu Amerikalı ve İngiliz antropologları, yani sosyal antropologlarla kültürel antropologları birbirine yaklaştırmadı.
Levi -Strauss l949′da yayınladığı bu makale ile ayrıca tarihle antropolojiyi de karşı karşıya getirdi. Levi-Strauss’a göre antropoloji - tarih ayrımı şöyle : Antropoloji doğal olguların bilinçaltı yapısını inceler. Oysa tarih, somut, kesin olaylarla, olgularla ilgilenir. Antropoloji, yazılı olmayan verilerle ilgilenir : Bunun nedeni incelediği insanların yazı bilmemesi değil, antropolojinin ilgi alanının insanların taşlar, kağıtlar vb. üzerine kaydettiklerinden, kayda değer gördüklerinden başka şeyler, kayıtlardan öte bir şey olması. Yani, açıkçası, antropologlar insanların zihinsel bilinçaltı ile ilgilenirler,diyor Levi -Strauss. Levi-Strauss’un görüşlerine katılanlar kendilerini sembolik antropologlar olarak adlandırdılar.
Sosyal antropologların Durkheim’dan yola çıkarak benimsedikleri işlevselci tutum, onları toplumun işlevsel açıdan bütünleşmesi, entegrasyonu iyi bir şeydir, görüşüne götürdü. Yani çeşitli kurumlar dengeli, istikrarlı değilse, toplum hastadır, toplum çöker, diye inandılar. (Patolojik durum, insan bedeni benzetmesi.)
Durkheim modelinin zayıf yanı toplumu doğal olarak varolan, kendi kendine yeterli, kapalı bir sistem olarak ele alması. Oysa, gerçek hayatta birey kolayca bir toplumdan ötekine kolayca geçebiliyor. Dahası üyelik tanımına bağlı olarak, eşzamanlı olarak birden fazla toplumun üyesi olabiliyor: (Tireli topluluklar : Müslüman-Türk , Alevi- Kürt.=İleriye al.)
Firth, Tikopia adasında (Batı Polonezya) toplumsal değişim üzerine l952′de yayınladığı kitabında adaya l929 ‘da yaptığı gezi ile l934-37 yılları arasında yaptığı gezileri karşılaştırır ve ikinci seferde toplumun ekonomik temelinde ve gündelik yaşamında kullandığı aygıtlarda çok büyük teknolojik değişiklikler gözlemler. Ama bu değişiklik yüzeyseldir , görüntüye aldanmamalıyız, der, bütün kurumlar eskisi gibi işliyor. Firth, toplumun sürekliliğine inanmış bir işlevselci , radikal değişimin çöküşe yol açacağına inanmış. Örgütlenmedeki geçici aksamaları, sistem ( tıpkı insan bünyesi gibi) kendi kendine onarır, diye düşünüyor.
KÜLTÜREL ANTROPOLOJİ
Kültürel antropologlar Amerikalı, sosyal antropologlar İngiliz, dedik. Ortak sorunları : alan çalışmasında tercüme ve yorum. Malinowski ‘nin 70 yıl önce başını ağrıtan sorun, teknoloji ilerlese de (her türlü ses ve görüntü kayıt olanağı olsa da ) aynı sorun. Farklı yönleri: Farklı entellektüel geleneklerden geldikleri için (deneyselci / akılcı ayrımı ) inceledikleri nesnelere farklı bakıyorlar. Sosyal antropologlar Durkheim & Weber’den el alıyor. Kültürel antropologlar Tylor’dan.
Antropologun esas sorunu insanı insan olmayandan ayırmak demiştik.19. yy ortasına dek dinsel dogmaya karşı çıkmak zor. Kutsal Kitaplar diyor ki, İnsan Tanrı’ nın yeryüzündeki suretidir ve hayvandan farklıdır.Antropolog soruyor: Bu fark, bu ötekilik, nereden geliyor ? Bu sorunu aşmak için iki karşıt kavram geliştiriliyor: Doğa ve Kültür.
İnsan tarlayı sürerken, doğal bir malzeme ile insan yapısı bir araya gelerek bir dünya kuruyor. Doğa, ortada onu dönüştürecek insan olmasa da var. Bu açıklama maddi dünyayı açıklamaya yeterli. Evler, tarlalar, yollar insanın kültürel ürünleri. Ama biçimleri, formları kültürel ; malzeme doğal. Oysa insanın ürettiği kültürel ürünlere değil de , onları üreten insanın kendisine, üretme eylemi içindeki insana bakınca, durum karışıyor. Hayvan nerede biter , insan nerede başlar? ( ” We are such stuff that dreams are made of ” Shakespeare , A MİDSUMMER NİGHT’S DREAM.) Durum karışınca da, doğa / kültür karşıtlığı insanın ahlaki değerlerini de içerecek biçimde genişletiliyor. Dönem, l9. yüzyılın ikinci yarısı. Egemen değerler : Maddeci kapitalizmin değerleri. Bu koşullarda antropolog insanı kolayca alet yapıcı, araç üretici (homo faber) olarak tanımlıyor. (Adlandırma, gözlükler).
Tylor işte bu iklimde (context) kültür tanımını öne sürüyor (PRIMITIVE CULTURE , l871) : “Kültür ya da uygarlık, en geniş etnografik anlamda, insanın, toplumun bir üyesi olarak edindiği becerileri, alışkanlıkları ve bu arada bilgisini (knowledge), inanç, sanat, ahlak, hukuk ve geleneklerini içeren karmaşık bir bütündür.” Ve ekliyor : “Uygarlığı incelemek için onu önce ayrıştırmak, bölmek ve bu bölümleri kendi içlerinde sınıflandırmak gerekir.”
Tylor’ın sınıflardan kastettiği silahlar, dokumalar, mitoslar (söylenceler) ritüeller (dinsel ayinler) ve seremoniler (toplumsal törenler) .Üstelik sıralamasını bu önem sırasına göre yapıyor. Tylor’un bir başka sıralama önerisi de şöyle: a) giysiler, b) araç ,gereç,silahlar, c) evlilik ve mülkiyet kuralları, d) ahlaka ve dine ilişkin doktrinler, akideler.
Bütün bunlar insanın ürettiği maddi nesnelere, araç gerece verilen önemi gösteriyor. Dahası, bir yüzyıl önce, l8. yüzyılda söylenenler unutulmuş : Akıl Çağı’nda, Aydınlanmacılar insanı hayvandan ayıran dilidir, insan konuşur , hayvan konuşmaz demişlerdi.
Tylor’un kültür tanımı pek çok dönüşüm geçirse de, kültürel antropologlar kültüre bir tür giysiymiş gibi, onu giyen insandan ayırarak ve sınıflandırarak bakıyorlar.
Dahası , kültürel antropologlar da aralarında l9. yüzyıl materyalist evrimcileri (Tylor, Morgan, Engels, Marx ) ile l8. Yüzyıl rasyonalist / idealistleri (Rousseau, Vico) gibi iki farklı kampa ayrılmışlar. Temel sorun = nerden yola çıkılacak? İnsanı belirleyen alet yapıcı oluşu mu, yoksa dili mi? Kültür denilen bu kendine özgü “şey” insanın (doğal) çevresine uyum sağlamak için ürettiği tekniklerle mi açıklanacak , yoksa kültür doğal dünya ile insan arasında maddi bir bağlantı, bir sınır oluşturan “şey, şeyler” değil de, insan zihninde varolan bir hayal ürünü mü?
Bir uçta kültürel antropologlar , “yamyamlık protein eksikliğine karşı gösterilen bir tepkidir,” diyor (Harris, l979, Cultural Materialism.) Öteki uçta , sembolik antropologlar “kültür bir semboller ve anlamlar sistemidir” diyor ( F. JAMESON) ” Sem. Antrop.’lar kültürü dil üzerine kurulu bir düşünce süreci olarak görüyorlar; kültürün giydiğimiz elbiseler, oturduğumuz evler gibi maddi dışavurumlarıyla ilgilenmiyorlar.”
KÜLTÜRÜN VE TOPLUMUN BİRİMLERİ
TYLOR, “kültür” sözcüğünü tekil olarak kullanıyor; evrensel, tek bir kültürden sözediyor. Oysa bugün antropologlar toplumLAR dan, kültürLERden konuşmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Bugün antropoloji bir toplumdan sözederken onu öteki toplumlarla kıyaslanabilir bir inceleme nesnesi olarak ele almıyor, çünkü: karşılaştırma = karşılaştıranın çıkış noktası = değer yargısı = hiyerarşi.
Uygulamada, bir toplum, mekansal sınırları bir biçimde belirlenmiş politik bir birim. Çoğunlukla daha geniş bir politik birimin parçası. Sınırlar genellikle belirsiz. Rasyonel olmaktan çok operasyonel ( üzerinde çalışılabilir) olmaları nedeniyle konulmuş bu sınırlar. Ama sınırlar gene de objektif.
Bir toplumun üyeleri dünya haritası üzerinde belli bir yerde, belli bir çıkar nedeniyle bir araya gelmiş bireylerden oluşuyor. Bu açıdan bakıldıkta, Tikopia toplumundan da, Çin toplumundan da söz edilebilir, yeter ki, bir adada yaşayan l300 kişiyle Asya’nın yarısını kaplayan bir alana yayılmış 600 milyon kişinin oluşturdukları toplumları birbirleriyle kıyaslamaya kalkmayalım.
Öte yandan, kültürlerin çoğul oldukları fikrini kabul etmek de zor. Tikopia kültürünün kendi içinde tutarlı olduğunu anlamak mümkün, ama dünya haritası üzerine yayılmış bunca kültürün birbirinden bağımsız varoldukları, olabilecekleri düşünülemiyor. Bir biçimde kıyaslanabilmeliler, deniliyor.
Tylor, örneğin, (l889) kültürleri istatistik verilere bağlı olarak kıyaslanmayı öneriyor ve böylece kültürler üzerine ilk bilimsel çalışma başlıyor.
Ama sorun çıkıyor. Örneğin, 1968 ‘de yayınlanan Amerikan Kültürü (Schneider) adlı bir yapıtta Kuzey Amerika kıtasında yüzbinlerce yıl yaşamış yerli kabilelerden mi sözedilecek, yoksa l968 yılında Amerika’da yaşanan modern kültürden mi? Sorun şuradan çıkıyor: Genel bir varsayım var: Kültürel birimlerin sınırlarının toplumların objektif sınırlarına tekabül eden, sübjektif sınırlar oldukları kabul ediliyor.
Tylor ekolü, kültür, toplumsal grupların düşünme ve davranma biçimlerinin öğrenilerek edinilmiş repertuarıdır, dağarcığıdır, diyor.
İdealist ekolden Geertz ise , Bali adalarının kültüründen söz ederken “Bütün Bali adaları yaşayanları aynı inancı, aynı dünya görüşünü, bir toplumun nasıl olması gerektiğine dair aynı kanıyı paylaşıyorlar”, diyor. Bunu derken de, Bali toplumu eşittir Bali kültürü demiş oluyor.
Bu görüş her toplumun aynı kültürü paylaştığı varsayımı üzerine kurulu. Sosyolojik açıdan yanlış bir yönlendirme. Tüm ampirik, objektif toplumlar (yani topraksal sınırları belirlenmiş politik birimler) toplumsal olarak tabakalanmış. Bunlar kanbağı, soykütüğü üzerine kurulu babadan oğla geçen toplumsal kastlar olabilir, Marxist anlamda sosyo-ekonomik sınıflar olabilir , ya da bireyin kişisel başarısıyla belirlenen bürokratik hierarşiler (Weber) olabilir. Bu toplumsal tabakalaşma sistemleri içinde her tabaka kendi kültürel verilerini taşıyor : dil kullanımı, giyim-kuşam, hal ve davranışlar, ev içi yaşamları gibi. Bu sembolik temsil sistemleri çözümlemek (decoding) sosyal antropologların işi. Hiç bir toplumda sembollerin kullanımı tekdüzelik göstermiyor. Dahası, zaman içinde sembollerin anlamları da değişiyor – moda dediğimiz şey zaten bu.
Dahası, Marxistlerin de sık sık belirttikleri gibi, sınıf bilinci ile bireyin mensup olduğu sosyal sınıf ta birbirine birebir tekabül etmiyor. (GRAMSCI - organik aydınlar)
Dikkat edin. Eğer bir antropolog bir toplumun kültürünü sanki her biri tek tek betimlenebilir bir giysiler toplamından, bir dolap dolusu eşyadan söz edermişcesine anlatıyorsa, bu kültürel kopukluk büyük bir olasılıkla o toplumda değil, onları gözlemleyen antropologun zihninde oluşmuş bir kopukluktur – ya da anlamlandırma çabası. Özetle: hiç bir gözlemci kendi içinde yetiştiği koşullardan kendini tümüyle arındırıp gözlemlediğini objektif olarak değerlendiremez.
İNSANIN ORTAK YÖNLERİ : İNSAN / HAYVAN AYRIMI
1950′lerin başında Durkheim ve Weber çizgisindeki yapısalcı – işlevselciler insan toplumlarının birkaç ideal tipe indirgenebileceğine inanmış durumdalar. Bunlar hep ikili karşıtlıklar : merkezi devletler, başsız (achephalous) toplumlara karşı ortaya çıkmış, anaerkil düzenler babaerkil düzenlerin karşıtı olarak ele alınmış,vb.
İşlevselciler ekonomiyi dikkate almamışlar. Toplumların siyasal bir dayanışma kurmak için, toplumsal kimlik oluşturmaya ve evliliğe ilişkin ne gibi resmi yada gayri resmi (yazılı yada geleneksel) yasalar koyduklarına bakmışlar ve buna göre de toplumları tiplemişler. Dine, dinin toplumsal göstergelerine değinmişler ama dini , siyaset ve akrabalık ilişkileri yapılarının (kurumlarının) altında yatan değerlerin bir dışa vurumu, ifadesidir, deyip geçmişler.
Daha önce de söylediğimiz gibi, işlevselcilerin inancına göre, toplum kurumları dışarıdan politik bir müdahale olmadığı sürece varlıklarını eskisi gibi sürdürebiliyor. Bu görüş elbette ki Marxistlerin savlarını0n tam tersi. Marxistler ekonominin yapının politik itici gücü, “motoru” olduğunu iddia ediyorlar.
Özetle, antropologların çoğu Morgan’dan bu yana öne sürülen tezi kabullendiler, yani, endüstri dönemi öncesi toplumlarda başlıca pekiştirici unsur akrabalık ilişkileridir ve bu yüzden de toplum üyesi her birey kendini toplumun öteki üyeleriyle “akraba ” sayar, ilişkilerini ve toplum içindeki kendi konumunu bu ilişkiye göre kurar ve anlamlandırır, dediler. Morgan’ın evrensel akrabalık kuramındaki kandaşlık (consanguity) ve hısımlık (affinity) ayrımını da olduğu gibi kabullendiler.
Bütün bu yazarlar kanbağı üzerine kurulu, tek bir atadan türemiş, anasoylu yada babasoylu kandaşlık ilişkilerini politik dayanışmanın ideolojik temeli varsaydılar. Unuttukları, ya da atladıkları, akrabalık (kinship) ilişkileri üzerine kurulu toplumlarda siyasal dayanışmanın pekala , sürekli hısımlık ilişkileri, örneğin kayınpeder / damat ya da kaynana / gelin ilişkileri üzerine de kurulabileceği idi.
Levi-Strauss’un l945′ten itibaren geliştirmeye soyunduğu tez, toplum bireylerinin birbirlerinerıza göstermeleri (consensus) üzerine kurulu. Rıza gösterme işbölümü nosyonundan kaynaklanıyor. Bireysel farklılıklar, bedenin çeşitli organları gibi birbirinden farklı, ama hepsinin varoluş nedeni toplumun varlığını sürdürmesine katkıda bulunmak .
Levi-Strauss’un öne sürdüğü savın bir tür “dönüştürülmüş Marxizm” olduğu söylenebilir. Toplum düzeninin temeline üretim biçimleri yerine akrabalık yapısını yerleştiriyor, ama Marxizmin evrimci gelişimin motoru varsaydığı toplumun içsel çatışması kuralını koruyor.
Levi-Strauss Marxist olduğunu beyan etmiş ve müritleri arasında Marx’ın materyalizmi ile Levi-Strauss’un rasyonel idealizmini sentezlediklerini öne sürenler olmuştur - örneğin Maurice Godelier.
Önemli olan Radcliffe-Brown ekolünü izleyenlerle (yapısalcı-işlevselciler) Levi - Strauss ekolünden olanlar (akılcı-idealistler) arasındaki anlaşamazlık. Sorun, soyutlama düzeylerindeki farklılıkta yatar. Bu farklı yaklaşımları benimsemiş bilim adamları bir, deneyselcilik ve akılcılık konusunda , iki, antropologların toplum modellerini hangi “gerçeklik” üzerine kuracakları konusunda oldum olası anlaşamamışlardır
Yapısalcı-işlevselcilerin amacı tüm toplum sistemlerini karşılaştırarak sosyolojik yasalara varmak. Alan çalışmalarında gözlem yoluyla ilk elden edindikleri bilgiler, onlara göre, zihinde oluşturulmuş modeller değil, gerçekler. Öte yandan, Levi-Strauss da, örneğin “genelleştirilmiş” ve “sınırlı” değiş tokuş(evlenilecek kadın alış verişi) gibi soyut kavramlardan yola çıkıyor , ama gene aynı yere varmaya çalışıyor : Yani insanın asgari ortak paydaları olan evrensel kurallara, yasalara.
Nereye geliyoruz? Şuraya: Antropoloji fikrinin kendisi insanın tekilliği, birliği ve türdeş olduğu inancı (ya da varsayımı) üzerine bina edilmiş. Ama insanın tekliği , tekilliği objektif bir olgu değil ; kültür kaynaklı, kültürel bir fikir, bir düşünce. Dahası, antropoloji, tarih bilimi ya da yazımı değil. İnsan kültürlerinin farklılıklarına ilişkin genellemelerden, ortalamalardan çok, bu kültürlerin farklarıyla, ayrıntılarla ilgileniyor. Ancak, bu ayrıntıların nedensel olarak önceden belirlenmiş olması gerekmiyor. Tarihteki olayların gelişimi satranç oyununda olduğu gibi belirli olasılıklar üzerine kurulu. Oyunun kuralları belli; bir sonraki hamleniz başka zamanlarda başka oyuncularca oynanmış. Oysa gerçeklikte olanlar ne önceden belirlenmiş (determined) ne de önceden kestirilebilir (predictable). O halde “gelişme, kalkınma, development” antropolojisi adı altında yapılan çalışmaları bir tür neo-kolonializm, yeni sömürgecilik olarak düşünmek mümkün.
Öte yandan, arkeologların bulguları antropologlar için çok önemli. Çünkü: prehistoryaya, tarih öncesine, yani yazılı belgesi olmayan ya da kalmamış dönemlere ilişkin bilgimiz, tarih yazıcılarının “şöyle olmuş olmalı” hesabıyla kaleme aldıkları bir yana bırakılırsa , çok kısıtlı. Oysa, arkeologların somut bulguları pek çok iddialı kuramı temelinden sarsabiliyor.
Örnek : Marx’ın başlattığı, Wittfogel’in işlediği “suyun denetimi üzerine kurulu değişmez despotik yönetimlerin ortaya çıkışı - hidrolik toplum” tezi (Wittfogel, Oriental Despotism, l957, Yale Univ). Tarih: İ.Ö.8-9000, yer: Mezopotamya, Nil, İndus, Çin’de Sarı Nehir. (Güvenç, p.176), arkeologların Yeni Gine Yaylalarında İ.Ö.7 bin yılına dayandırdıkları dünyanın en eski yaygın sulama sisteminin izlerini bulmaları üzerine altüst oldu. Çünkü, bu zamanda o yörede geniş çaplı bir politik hegemonya kurulmuş değildi. (Golson, in Leach, p.51)
İkinci örnek : Malinowski’den Levi -Strauss’a kadar pek çok antropolog, insan toplumlarının temelinde ensest yasakları yattığını söylemişler. Kızkardeşlerin erkek kardeşleriyle evlenmesine izin veren hiç bir toplumsal sistem varlığını uzun süre sürdürebilemez, demişler. Oysa, Roma dönemi Mısır’ından raslantısal olarak kalmış ve hıristiyanlığın ilk iki yüzyılına ilişkin papirüse kayıtlı ayrıntılı bilgilere göre çiftçi sınıfından aileler arasında aynı ana babadan doğma kız ve erkek kardeşlerin birbirleriyle evlenmesinin fevkalade normal karşılanıyor (Hopkins, l980, in Leach,p.5ı)
İşte antropolojinin ilginç yanı da burada. Ne tarihsel süreçlerin ne de sosyolojik olasılıkların yasaları ile kısıtlı. Sosyal antropoloji , doğal bilimler anlamında bir bilim değil. Eğer bir ad koymak şartsa, olsa olsa sanattır, denilebilir.
Bilimsel iddialar içinde en ilginç olanlar tartışılmaya, sınanmaya, dolayısıyla çürütülmeye açık olanlardır. Oysa antropologların yüzyıllık geçmişi içersinde öne sürdükleri hiç te bu türden değil. Antropologların gerek insan toplumu gerekse insan kültürü için evrensel bir hakikat olarak öne sürebildikleri tek şey insanların hepsinin bir dili olduğu.
Sosyal antropologların amacı belki de objektif gerçeği aramak olmamalı; belki de “ötekilerin” davranışlarını ve o dolayımda kendi davranışlarının kökeninde yatanları sezmeye çalışmalılar. Sezgi sözcüğü tanımlanması zor bir kavram; olup bitenin derin anlamına vakıf olma gibi göndermeleri var ve genellikle büyük sanatçılara, oyunculara, romancılara, bestecilere yakıştırılan bir tanımlama.
Evans-Pritchard sözcüklerin sözlükte karşılığı bulunmayan renkleri vardır derken, bu soruna bir hayli yaklaşıyor: “İngilizce ile Fransızca sözcükler arasındaki semantik farklar, anlam farkları bu denli sorun yaratırken, ilkel dilleri kendi dilimize çevirmek sorunu elbette ki çok daha karmaşık olacak, ” diyor Evans-Pritchard (Theories of Primitive Religion, l965, p.l2).
Antropologun alan çalışması herşeyden önce bir çeviri sorunudur; gözlemlediği yaşam biçimini aktarabilmesi, tercüme edebilmesi için ona kendi düşünme biçiminde tekabül eden, o yaşamı kendi düşünce siteminde karşılayan kategoriler bulması gerekir. Bu bir. İkincisi, gözlemlediğini sezdiğini (içgörü) varsayalım; bu kez de sezdiğini, yada anladığını sandığını kendi okurlarının anlayabileceği dile çevirmesi gerekecektir.
O halde sorun, antropologlar “iyi” bilim adamları olmalıdırlar, “sorunu olmaktan çıkıyor, antropologlar “iyi” anlatıcılar, romancılar, hikayeciler olmalıdırlar” a mı varıyor?
İNSANIN BİRLİĞİ, İTTİHATI, İTTİFAKI,TEKLİĞİ
Michel Foucault, Şeylerin Düzeni adlı kitabında (l966), “insan (man) çok yakın tarihte icat edilmiş (bir kavramdır) ve belki de sonu gelmek üzeredir,” der. Böyle demekle de 20 yüzyıl Batılı’sına özgü hoşgörü ve bireycilik üzerine kurulu liberal ahlaka düpedüz meydan okur.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirisi’nde tüm bireylerin yalnızca hepsinin aynı türe mensup oldukları söylenmez; ayrıca bu türün o denli türdeş, homojen olduğu varsayılır ki, her bireyin aynı haklara sahip olması gerektiği söylenir. Bu söylem içinden okunduğunda insan, insanoğlu, insanlık eşanlamlı sözcükler olur.
Foucault da zaten bunu söylüyor. Bu homojenlik fikri l8. yüzyıl Avrupa fikir ikliminin ürünüdür ve yakında miadı dolacak, diyor. Çünkü insanın mitolojik - evrensel bir varlık olarak kavramsallaştırılması, tüm insanların özgür ve eşit oldukları fikri, insanlığın tümü tarafından paylaşılan bir fikir ya da görüş değil. Dünyanın dört bir yanında politikacılar ve aydınlar insan hür doğmuştur, eşit haklara sahiptir diye haykırsalar da, sıradan birey için insan kavramı, “bizim gibi birisi” demek. Üstelik “biz”in ne olduğunu da sıkı sıkıya tanımlıyorlar. İnsanlar eşittir, diye çok fazla diretirseniz , “Evet,Tanrı’nın huzurunda,” diye kestirip atıyorlar.
Neden? Çünkü insanlar arası ilişkiler genellikle asimetrik. Örneğin ev içi yaşamı karşıtlıklar üzerine kurulu : karı/koca, anababa/çocuk, küçük kardeş/büyük kardeş, kız kardeş/erkek kardeş gibi.
Yaş, cinsiyet her biri birebir tekabüliyetleri olmayan ilişki alışverişleri yaratıyor. Toplum yaşamında da öyle: işçi/işveren, doktor/hasta, öğretmen /öğrenci. Simetrik ilişki, birebir ilişki, eşit ilişki bir tek dostluk ve düşmanlık ilişkileri içinde varolabiliyor.
Antropologlar çoğunlukla bireyin dünyasının akrabalık ilişkileri tarafından belirlendiği toplumlar üzerinde çalışmışlar. Bu toplumlarda kandaşlık ilişkileri ile hısımlık ilişkilerinin karşıtlığı çok belirgin. Birincisi aynı kandan (ana ya da baba soyundan) olanlar arasındaki bağ, ikincisi evlilik nedeniyle kurulan bağ. Buradaki karşıtlık asimetrik hiyerarşi ile simetrik eşitliğin karşıtlığı. Hısımlık bağı hem dostluğun hem de düşmanlığın prototipi. Kayınbiraderimiz aynı zamanda en yakın dostumuz ya da en can alıcı düşmanımız olabilir. Bu, klan içi, ya da klan dışı evlilik yapmamıza bağlı. Ya da “ötekilere kadın veren” topluluklarla , “ötekilerden kadın alan” topluluklar ayrımında yatıyor. (Bkz.Güvenç, Bölüm l2).
Dostlarımız, bizim gibi insanlar; düşmanlarımız “bizim gibi olmayanlar” ; hatta onlar insan bile değiller! Ama dostlarımızla kavga ettiğimiz halde, onların bizim gibi insanlar olduklarını düşünmeye devam ederiz. Her iki taraf ta oyunu kurallarına göre oynuyor. Bunun tam karşıtı bir yerleri fethetmek için açılan savaşlar. Bize yabancıları yoketme hakkının tanındığı bu savaşlarda, oyunun kuralları geçerli değil. Onlar insan bile değil.
İnsanları birbirinden ayırdedip sınıflandırmak ve onların farklı türlere ait olduklarını söylemek içsel bir hesaplaşmadan kaynaklanıyor. “Ben” bilinci ile “benim bedenim” ayrımından. Bu Kartezyen yanılsama (ruh/beden bölünmesi) “biz”i “onlar”dan ayırırken dış yapımız aynı olsa da, iç yapımızın (ruhumuzun) farklı olduğunu varsayıyor. Ama insanlık sorunu yalnızca “Ben kimim?” ile değil, aynı zamanda “Biz kimiz” ile ilgili bir sorun.
Biz elbette ki insanız. O zaman insan ne? İnsan olmayan ne? Nasıl ayırdettığimize bakmak için bir kez daha Batı düşünce tarihine dönmemiz gerekecek.
RÖNESANS ÖNCESİNDE İNSANA İLİŞKİN GÖRÜŞLER
Küçük, büyük, gelişmiş, geri kalmış bütün insan topluluklarının kendilerine özgü tarihleri, kendilerine özgü yaradılış efsaneleri var. Yeni kuşaklara yada onlara katılanlara “biz nasıl biz olduk”u anlatıyor bu mitler (Gılgamış, Ergenekon, ve dahi Devlet Ana).
Bu mitler “biz” dediğimiz şeyin neyi, niçin , nasıl yaptığına ilişkin karmaşık toplum kurallarının ardındaki mantığı açıklıyor. Bu arada, bize, bizi ötekilerden, dostları düşmanlardan, komşularımızı yabancılardan, tanrıları insanlardan, insanları hayvanlardan, gerçek hayvanları hayal ürünü canavarlardan, ejderhalardan ayırdetmenin yollarını öğretiyor.
Bu kozmolojilerde “olabilir” olanla hayal ürünü, fantastik olan arasında kesin bir ayrım yok. Bu kozmolojilerde bir ilksel ana ve bir ilksel baba figürü var, adem ile havva, onlar da bizler gibi ölümlü ve onların da bizim gibi çocukları oluyor ve onlar da bizler gibi gerçek ya da hayal ürünü hayvanlardan, yani öteki yaratıklardan farklılar.
Bu elbette ki çok ben-merkezci ve de ırk-merkezci bir insanlık kavrayışı. Bazı kabilelerin dilinde “insan” sözcüğü bile yok. Kabilenin adı aynı zamanda insan anlamına geliyor. Mauri’ler.
Bu mantık bizi , biz ne değilsek, öteki odur çıkarsamasına götürür, yani negatif tanımlama. İşte bu yüzden geleneksel, mitolojik tarihte, bir yanda gerçek dünya (deneyimler), öte yanda, insan-ötesi güce sahip tanrılar ve doğa dışı yaratıklar yeralır: Köpek kafalı ya da keçi kuyruklu adamlar, savaşçı Amazon kadınlar, yamyamlar, devler, cüceler, vb.
Matbaanın icadı ile okuryazarlığın yaygınlaşması Avrupa’da dünyevi konulara duyulan ilginin dinsel konulara duyulan ilgiden ayrılmasına yolaçtı ve mitolojik tarih yalnızca sanatçılar, edebiyatçılar için değil, olgusal bilgilerle uğraşan akademisyenler için de araştırılması gereken bir madene dönüştü . Klasik Grek ve Roma dünyası, Ortaçağ Çininden Arabistana, oradan Rönesans Avrupasına uzanan bu arayışlar sürecinin örnekleriyle dolu.
Heredotus’ tan Romalı tarihçi Pliny’ye, İbn Batuta’ya, Marko Polo’ya, Evliya Çelebi’ye kadar tüm seyyah ve yazarlar kendi gözlemlerini aktardıkları sürece, olgulara sadık kalmışlar, ama onlara sözlü olarak nakledilenleri anlatmaya başladıkları anda kendimizi bir hayal dünyası içinde, bir masal aleminde buluruz.
Evliya Çelebi damdan dama atlarken soğuktan donup havada asılı kalmış kedilerden söz ediyor, Marco Polo ise Andaman adalarında köpek başlı yamyamlar yaşar diyebiliyor rahatça.
Grekler , Araplar ve Çinliler bilinebilen dünyaya ilişkin çok önemli coğrafi ve etnografik bilgiler derlemişler. Bilinenin ötesindeki yerlerdeyse doğa dışı, hayal ürünü yaratıklar yaşıyor. Bu yüzden de Klasik dönemde ve Ortaçağ’da ampirik (deneyime dayalı) gerçeklikle düşsel, hayali yaratıkların yaşadıkları öteki dünyaya ilişkin bilgiler birbirinden ayrıştırılmamış olarak duruyorlar.
Ama Avrupalı düşlerde, efsanelerde yaşayan Doğu’ya ulaşmak için Batı’ya doğru ilerlemesi gerektiğini farkedince, kaşifler, dünyanın tümünü haritalamak üzere yola çıkıyorlar.
Böylece, “İnsan tektir” fikri , dünya yüzünde insan-altı ama insan-benzeri varlıkların yaşadığı keşfedilmemiş , haritalanmamış tek bir köşe kalmamalıdır, diye yola çıkanların dönüşünü beklemek üzere erteleniyor.
Bu iş hayli uzun zaman alıyor. Günümüzde bile, örneğin, Himayalar’ da yaşayan Kar Adam Yeti’ye ilişkin haberlere popüler basında yer verildiğini unutmayın. Ya da Van Canavarı.
Masal dünyası bir zaman sonra görünenin ötesindeki dünyalara taşınıyor. Denizler Altında 20 bin Fersah, vb. ile Jules Verne bunun öncülerinden. Ardından da kurgubilim yazını geleneksel mitolojinin yerini alıyor.
Ama Kristof Kolomb’un (l492) gezi notlarından bu yana Amerikalı Kızılderililerin yamyam oldukları, hiç seyahat etmemiş Avrupalının beynine bir imge olarak iyice kazınmış. İnsan yiyen insan-benzeri yaratıklar teması Avrupalıların icadı değil ; dünya mitoloji tarihinde ötekiler, yabancılar oldum olası yamyam diye tanımlanmış.
1502′de İngiliz seyyah Cabot esir aldığı üç Afrikalıyı “hayvan postlarına sarınmış, çiğ et yiyen ve anlaşılmaz bir dil konuşan” yaratıklar olarak Londra’nın ortasında teşhir ediyor. l506′da Fransa’da da benzeri bir gösteride “kara derili, kara saçlı, dili var ama dini yok ” mahluklar sergileniyor (Hodgen, l964 ; Leach, p.66)
Kısacası, l6 yüzyıl Avrupalısı için insanın insan olma kriterleri fiziksel görünümü, zekası (dili olması) ve dini. Bu kriterler sıradan Avrupalı için günümüzde de geçer.
UYGAR İNSAN KİM ? İLKEL İNSAN KİM? BÖYLE BİR AYRIM VAR MI?
Aristoteles’ten bu yana yapılagelen fizyolojik karşılaştırmalarda insanoğlu aynı türe mensuptur sonucuna varılmış, ya da, daha başından, çalışmalar bu yönde bir inanç üzerine bina edilmiş.
Aristoteles’in kendisi barbarlarla hiç ilgilenmiyor. Ünlü yapıtı Siyaset’te site-devletlerin varoluşunu doğal bir olgu olarak ortaya koyuyor. Devletsiz bireyler, yasa tanımaz konar-göçerler, bir tür serseriler, Aristoteles’e göre . Devlet içinde, polis’te yaşayanlar ise, yamyam, barbar, canavar değiller. Ama insan olmak, ahlaken eşit konumda olmak demek değil; tam tersine bazı insanlar doğuştan köle, bazılarıysa doğuştan efendi.
Aristoteles ve zamanının Atinalıları bazı barbarların (Berberiler, Kuzey Afrikalılar) kendilerinden çok farklı görünüme sahip olduklarını biliyorlar. Hippokrates ’i izleyen pek çok yazar daha o zamanlar Darwin’vari bir görüşle bu farkı iklime ve ekolojik koşullara bağlayarak açıklıyorlar. Grek vazoları ve madeni eşyalar üzerindeki figürlerde Afrikalı zenciler farklı görünüme sahip. Öte yandan, bu eşyalar üzerine resmedilmiş satyr’ler de negroid özellikler taşıyorlar .O halde Atinalılara göre zenciler de canavarlar ailesindendi diyebilir miyiz? Atinalıların kendilerini yabancılardan ayırdetmek kaygıları konusunda bkz. Hartog, Herodot’un Aynası.
16. Yüzyıl Avrupasında durum farklı. Bilinen dünyanın parametreleri aniden çok genişlemiş. Denizaşırı keşifler ve kolonilerin kuruluşu Avrupalının önüne olağanüstü bir doğal zenginlikler ufku açmış. Barbarların varlığı artık somut bir sorun. Onları bir biçimde sokaktaki Avrupalının bildiği dünya coğrafyası resminin içine sokmak gerekiyor. Ve soru artık, insan türünün kesin sınırları nedir sorusuna dönüşüyor.
Yanıt iki cepheden geliyor. Birincisi dinsel görüş. Eğitim görmüş, çoğu beyaz derili, giyimli kuşamlı Avrupalılar kendilerinin keşif gezilerinden dönen etnografların anlattıkları kara derili çıplak insanların farklı olduklarına inanmaya çoktan hazırlar ama kendi Kutsal Kitaplarında (Tekvin, Genesis) bütün insanlar Nuh peygamberin soyundan türemiştir denilmiş ve 16., 17. ve 18 yylar boyunca hiç bir Avrupalı kendi köşesinde otururken ne düşünürse düşünsün, Kutsal Kitabı karşısına alıp ta ortaya çıkıp bu fikrini açıkça söyleyemiyor.
Tartışmanın sürdürüldüğü ikinci cephede ise filozoflarla biyologlar kendi aralarında hesaplaşıyorlar. Filozoflar insanın ahlakı ile ilgili, zoologlar ise insanı bir diğer hayvan türü olarak ele alıyorlar. Filozoflar insan toplumları birbirinden farklı olsa da, insan ahlaken aynıdır, diyorlar ; biyologlar ise homo sapiens’i, diğer hayvanları, çiçekleri , böcekleri inceledikleri gibi incelemeye ve sınıflandırmaya devam ediyorlar. Bu görüş ayrılığı 17. yy ’ dan günümüze dek sürüp geliyor. Bu arada belirtmekte yarar var : halkın, daha doğrusu, cemaatin (folk) görüşü, genellikle filozoflardan değil, biyologlardan yana.
İnsanın tek türden (monogene) mi , yoksa çeşitli türlerden (polygene) mi olduğuna dair bu tartışmaları politikacılar zamana ve zemine uygun gördükleri biçimde kullanıyorlar. 1850 -70 yılları arasında gerek Avrupa gerekse Kuzey Amerika’da hem akademik hem de politik çevrelerde polygeny taraftarlığı yaygın, insanlar farklı türlerden üremişlerdir, deniliyor. Toplumsal eşitliği savunanlar ise, tıpkı dinsel çevreler gibi türdeşlik iddiasına sahip çıkıyorlar .
Güliver’in Seyahatleri , Güliver Devler Ülkesinde, Güliver Cüceler Ülkesinde adlı ünlü çocuk edebiyatı kitabı 14. yy ‘dan kalma bir devler ve cüceler masalı üzerine kurulu. 1708 yılında anatomi uzmanı Sir Tyson laboratuvarında bir orang-utang maymununu kesiyor ve bulgularını kanıt olarak gösterip açıklıyor : cüceler (pygmyes) , evrim zinciri içinde insan’la maymun arasındaki halkayı oluştururlar,”diyor. Daha sonra, Linnaeus ve Rousseau bu bilimsel görüşü ciddiyetle benimseyecekler ( Linnaeus, Güvenç, s.26,45,332).
İNCİL’E GÖRE ANTROPOLOJİ
Yukarı sınıflardan maymunlarla aşağı sınıflardan insanlara ilişkin bu tartışmalar, bir yandan Adem’in Havva yüzünden Cennet’ten kovuluşu ve dolayısıyla İnsan’ın kötü yola sapışı üzerine kurulu dinsel doktrinle, öte yandan yeni keşfedilen insan coğrafyalarından gelen bilgilerle hesaplaşmak zorunda.
Amerika kıtalarının ve Güney Afrika’nın keşfi ile matbaanın icadı eşzamanlı (16 yy). Matbaanın icadıyla Avrupa’da hızla bir okur yazar kitlesi oluşuyor ve İncil yerel dillerde basılıp incelemeye açılıyor. Örneğin, Peder de la Peyrere (Güvenç,s.25) sadece Yahudilerin Adem’den türediklerini Havva’nın itaatsizliği yüzünden Cennet’ten kovulanların sadece Yahudiler olduklarını söylüyor. Nuh tufanı Ortadoğu yaşayanlardan başkasını bağlamaz ; Hıristiyanlar Hazreti İsa sayesinde bu lanetten kurtulmuşlardır, diyor Peder de la Peyrere. Cizvit papazı Lafitau da (güvenç,s.26) Amerikalı vahşilerin görenekleriyle Greko-Romen yaşam biçimi arasındaki benzerliklere işaret ediyor (les mouers des sauvages, Leach, p.75).
Ve yavaş yavaş evrimsel ilerleme kuramının iyimser bakış açıs ıİncil’deki evrensel çürüme doktrininin yerini almaya başlıyor. Tabii ki bu ilerleyiş henüz sadece beyaz derili Hıristiyan Avrupalı için geçerli.
DOĞAL İNSAN KAVRAMI YA DA YABAN İNSANIN ASALETİ MESELESİ
Kötümserlikten iyimserliğe doğru bu ilerleyişe yakından bakarsak şöyle bir durum ortaya çıkıyor: geleneksel mitik tarih bizim bu ölümlü dünya’daki geçici yaşamımızla sonsuzadek sürecek öteki dünya’daki (cennet’teki) yaşamımızı birbirinin zıddı olarak karşı karşıya koymuşlar. Bu dünya ile öteki dünya aynı zaman içinde ama farklı zaman anlayışları üzerine kurulu olarak yaşanıyor. Uykudaki zaman ile uyanıklık hali arasındaki gibi bir fark bu. Mitolojik tarihteki hikayeler çizgisel – bir olay bir diğer olayı izliyor ama zaman ötesi cennet hem bu yaşamın başlangıcında var hem de yaşam sona erdiğinde, insanın varacağı yani başlangıcına geri döneceği yer. – tabii, eğer, dünyevi kötülüklerden arınabilmişse. Mesele böyle konulunca, doğal insan, yaban, vahşi, ilkel insan, - modern uygarlığın yol açtığı dünyevi kötülüklere bulaşmamış olduğu için - Cennet’e uygar Batılı Hıristiyandan daha yakın bir konuma sahip oluyor.
Bu akıl yürütme biçiminin türevlerine Rousseau ve Vico gibi 18.yy düşünürlerinde rastlıyoruz. Bu düşünürler Cennet’ten kovulmanın ve sonunda yine cennet’e gitme umudunun yerine, insan başlangıçta insan-altı bir varlıkken evrim sonucu gelişti, bu hale geldi , fikrini yerleştiriyorlar. Toplumu icadeden insan olduğuna göre, toplumu düzeltecek, cennete dönüştürecek olan da insandır, diyorlar. Ne var ki insan, uygarlığın etkisiyle başlangıçtaki soyluluğunu yitirmiş, barbarlaşmış.
Doğal insan ya da asil vahşi, inek gibi bir şey ; toplum dışı, dili olmayan bir yaratık; kendi başına Cennet’in yabanıl ormanlarında yaşıyor. Bu fikrin ardında yatan şu : insan doğal olarak aynı türdendir; toplumların çeşitliliği kültürel ayrımlardır . 1650lerde Hobbes (Leviathan) başlangıçta insan vahşi ormanlarda , amansız bir ölüm korkusu içinde, yalnız, zavallı, hayvani bir yaşam sürerdi, demiş. Vico ve Rousseau 1750’lerde , yani bir yüzyıl sonra, Hobbes’un İncil kökenli bu ilk(s)el insan imgesini bir adım geriye, Adem öncesine, rasyonel olmayan (akıl öncesi) bir barış ve masumiyet dünyasına taşıyorlar.
Hobbes toplumun dışında yaşayan insan sürekli korku içinde yaşamaya mahkumdur, demiş. Vico’ya göre ise bu korku, insanın uygarlaşmaya başladığında duyduğu korku ve de pek çok insan kültürünün başlangıç noktası . Çünkü, diyor Vico, insanlar korktukları şeyleri açıklamaya girişiyorlar ve bu girişimin sonucunda da kültür ortaya çıkıyor. (The New Science of Gianbattista Vico (1744), Cornell Univ. Press, 1948).
Hobbes’un “doğal insan”ı aşağılayıcı tavrına Locke da katkıda bulunuyor (İnsan İdraki Üzerine bir Deneme, 1690). Toplum-dışı insan aynı zamanda ahlak-dışı olabilir ama, diyor Locke, ahlakın ne olduğunu o toplumun kuralları belirler. Ve derhal birtakım ürkütücü etnografik bulguları kanıt olarak gösteriyor : “Mingrelia’ lılar Hıristiyan oldukları halde, çocuklarını diri dere gömerler… Karayip Adaları sakinleri çocuklarını iyice besleyip semirttikten sonra oturur onları bir güzel yerler” (kitap 1, bölüm 3, parag. 9).
Locke’un öne sürdüğü bu kültürel görecelik (relativizm) tezi, biz /onlar, insan /canavar
karşıtlığını savunanların tezini olsa olsa pekiştirmiş olmalı.
1650’lerden sonra, “uygarlık, insanın başlangıçtaki masumiyet halinin yitirilişidir,” tezi giderek ağırlık kazanıyor. Ama, “insan tek bir türden midir, yoksa çeşitli insan türleri mi vardır “ sorusu hala yanıt bekliyor . “İnsanlar eşittir “ denildikte, insanlar bir kutu içine yanyana dizilmiş kibrit çöpleri gibi bir aradalar ama ayrı ayrılar gibi bir imge geliyor gözümüzün önüne. Öte yanda ise, toplumsal dayanışma diye bir kavram var; bunun yandaşları ise tüm insanlar kardeştir, diyorlar. Politik açıdan söylenen şu : bir yanda liberal bireyselciler, öte yanda sosyalist dayanışmacılar var. Popülist demokrasiye inananlar , “bir oy = bir insan “ ilkesini savunuyorlar, toplumla kitle aynı şeydir diyorlar. Sosyal antropologlara düşen görev ise toplumsal bir grupla raslantı sonucu bir araya gelmiş insan kitleleri arasındaki farkı ortaya koymak.
Bilinen gerçek şu: tüm insan toplumları hiyerarşik olarak düzenlenmiş. İşbölümü insanlar arasında statü farkı olmasını gerektiriyor. Hiyerarşi olmayınca meşruiyet(yasallık) olmuyor, meşruiyet olmayınca toplumun düzeni sürdürülemiyor.
Bugün politik arenalarda sloganlaştırılan siyasal özgürlük fikri ilk kez İ.Ö. 4 bin yılında Atina’da gündeme gelmiş. O zamanki Atina nüfusunun 3’te 2’si köle ve daha uzun bir süre Atina nüfusunun 3’te 2’si köle olarak kalacak. İnsan eşitliğinin baş savunucularından J.J. Rousseau fikirlerini Fransız aristokrasisinin patronajı sayesinde öne sürebilmiş. Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nin altına imzasını atan Başkan Thomas Jefferson yaşamı boyunca köle çalıştırmış.
Amerika ve Fransa’da 18 yy’da “halk için halk adına yönetimi” savunan , “temsil hakkı tanınmayandan vergi alınamaz” diyen demokrasi havarileri “kitle” ile, tanımlanmamış halk yığınları ile karşı karşıya kalınca (Fransız İhtilali) “mülk sahibi olmayan oy kullanamaz” demek zorunda kaldılar.
Oy hakkı eşitliği iktidarda eşit pay sahibi olmak demek değil. Sanayi kapitalizminin ve batı emperyalizminin koruyucu kanatları altında ticaret ve iletişim geliştikçe , galiba “tüm insanlar eşittir” savı da yerini küçük bir düzeltmeyle “bizim gibi insanlar eşittir” savına bırakıyor. Yani eşit sayılabilmek için onlar gibi olmak zorundayız.
Geri dönersek, Foucault diyor ki, eğer ekonomi, sosyoloji, demografi ve benzeri matematiksel (istatistiki) araştırma alanları bilim olarak adlandırılıyorsa, psikanaliz, etnoloji, ve dilbilim (linguistik) çalışmaları ancak karşı-bilim olarak adlandırılabilir.
Ben de diyorum ki, insanın fiziksel yapısındaki benzerliklerden yola çıkarak insanı siyasal propaganda yolu ile kültürel dayanışma için zorlamak, böyle bir ahlaki, ya da ahlak karşıtı baskı, insanın doğasına aykırıdır.
İNSANIN FARKLILAŞMASI: AHLAK / DİL / KÜLTÜR
Foucault eğer ekonomi, sosyoloji, demografi ve benzeri matematiksel (istatistiki) araştırma alanları bilim olarak adlandırılıyorsa, psikanaliz, etnoloji, ve dilbilim (linguistik) çalışmaları ancak karşı-bilim olarak adlandırılabilir demiş.
Ben de, insanın fiziksel yapısındaki benzerliklerden yola çıkarak insanı siyasal propaganda yolu ile kültürel dayanışma için zorlamak, böyle bir ahlaki, ya da ahlak karşıtı baskı, insanın doğasına aykırıdır demişim.
İnsanın doğası dedik. İnsanı kimden farklı olarak tanımlıyoruz? Şimdiye dek hep süreklilikten / süreksizlikten, teklikten / çokluktan söz ettik. Doğada zamansal ve mekansal süreklilik var.: Gecenin ardından gündüz geliyor ; dağdan vadiye iniyoruz, vadiden denize ulaşıyoruz, denizi aşıyoruz, yine bir vadiye geliyoruz ve oradan da tekrar dağa çıkıyoruz – dünya zamansal olarak ta mekansal olarak ta devam ediyor .
Oysa insan yapısı dünya, kültürel dünyamız, süreksizlikler üzerine kurulu. Toplumsal olaylar, insan olarak sahip olduklarımız sürekli değişiyor. Duygusal bir tedirginlik içindeyiz. Bu yüzden de “biz”i, yani “insanlar”ı düzenlemek sınıflandırmak gereği duyuyoruz. Kız mı, oğlan mı, genç mi, yaşlı mı,Müslüman mı, Hıristiyan mı, insan mı, fare mi?
Bu son soruyu cevaplamak, bilimsel açıdan, hiç de kolay değil. Evrim kuramını benimseyenlerin doğa yasaları ve hayvan davranışları teorilerine göre, “insan” , “hayvan kategorisine giriyor. Ama bu saptamayı yapan bilim adamının konumu ne? İnsanlar üzerine fikir yürüten bir hayvan mı?
Bu açmazdan kurtulmak için yeni bir soru soruluyor: insanı insan yapan onun doğasından mı, kültüründen mi kaynaklanıyor? Bir türlü kartezyen mantığın zihin / madde ayrımının dışına çıkamıyoruz.
Eğer biz insansak, insan olmayan yaratıklara karşı da ahlaki görevlerimiz var. Bunun böyle olduğunu geçmişteki bütün dinler (ve günümüzde çevreciler ) söylüyor. Örneğin, budizm ideolojisine göre, yani budist inanca göre, insan öldükten sonra dünyaya herhangi bir canlı olarak dönebildiği için, hayvanları öldürmek günah. Günah işlemiş erkekler öldükten sonra dünyaya insan-altı bir yaratık olarak dönebiliyorlar ; günah işlememiş olanlarsa, daha sonraki yaşamlarını daha üst bir mertebede, nirvana’ya daha yaklaşmış olarak sürdürebiliyorlar. Aynı kural kadınlar için de geçerli. Ancak kurallara uygun bir yaşam sürmüş budist kadının bir sonraki yaşamında başına gelebilecek en iyi şey, dünyaya bir erkek olarak geri dönmek.
18 ve 19 yy Avrupasında din sözcüğünün Hıristiyanlık dışındaki düşünce sistemlerini de içerdiği nihayet farkedildi ve Avrupalılar bu kez de dinleri sınıflandırmaya koyuldular. Totemizm, insanların ve hayvanların kökenini birbirine karıştırdığı gerekçesiyle “ilkel din” kategorisine yazıldı. Animizm, ağaçların ve hayvanların da insanlar gibi ruhları olduğunu savunduğu için alt dinlerden kabul edildi. Hıristiyanlık ise, yalnızca ahlaki bilince sahip insanların ruhları olduğunu, akıl dışı yaratıkların ruhları olmadığını söylediği için, yüksek din ilan edildi.
Ortodoks Hıristiyanların inancına göre, insan başlangıçta hayvandan farklı yaratılmıştı ve kesin ahlaki değerlere sahipti. Bir başka deyişle, insan ruhu insan bedeninden ayrı olarak varolabiliyordu. İnsanın zekası ve ahlakı bedeninin değil, ruhunun bir parçasıydı.
Oysa materyalistler bizim hayvandan farkımız eğitimimizden kaynaklanır diyorlardı. Onlara göre eğitilebilir birer hayvan olarak doğuyor ve eğitildikçe uygarlaşıyorduk.
Herkesin anlaştığı belki de tek nokta insanın dili ve aklı olduğu idi ve bu ikisi yakın ilişki içindeydiler. Hayal gücüne gelince, o daha ziyade insanın duyumcul, yani hayvani yanıyla ilgiliydi. Şiir söylemek, örneğin, Rousseau’ya ya da Vico’ya göre, doğal ya da yaban insanın akılcı konuşmayı öğrenmeden önce kullandığı kendini ifade etme biçimiydi. Oysa, mantık ve matematik becerisi zihinsel yeteneğin gelişmesine bağlıydı.
İşler yine karışıyor , çünkü göçmen kuşların ve balıkların ve karıncaların en karmaşık geometri problemlerini yaşayarak çözebildiklerini biliyoruz. Biz insanlar ise her ne kadar zamanı saat, gün, ay gibi birimlere bölsek de, boyumuzu santimlerle ölçsek de, ve maddi yaşamımızı bu gibi sayılar üzerine kursak ta, en önemli özelliğimiz akılla açıklanamayan davranışlarda bulunmamız galiba.
Bilim, doğada sürekli tekrarlanan zamansal ve mekansal düzenlere bakarak belli doğa yasaları olduğunu öne sürmüştür. İnsan ise, kendi dışındaki bu dünyada oynanan oyunu kişisel ya da toplumsal çıkarları adına sürekli olarak bozar. “vazgeçmek” , “fikir değiştirmek”, “yalan söylemek” doğa yasaları ile açıklanamaz. Ama ya hayvanlar ? Bizim sadece kendimize layık gördüğümüz o ünlü “özgür irade”mize bizim dışımızdaki hayvanlar da sahip olamazlar mı?
Hayvan davranışlarını gözlemleyenler, ister laboratuar koşullarında olsun, ister doğal ortamda, gözlemledikleri hayvanın antropomorfik, yani insan-benzeri özelliklerinin etkisi altında kalırlar. Yaptıkları bilimsel çalışmadan alacakları sonucu sordukları ilk soruyla belirlemişlerdir : “ben bir fare olsaydım, bu durumda ne yapardım?”
Ama işin bir başka yönü de var : şempanzeler üzerine bir araştırma parasal destek sorunları yüzünden yarıda bırakılmış. Nim Chimsky adlı şempanze de bu yüzden hayvanat bahçesindeki kafesine geni gönderilmiş. Gönderilir gönderilmez de, kafesteki öteki maymunlar üzerine mutlak bir egemenlik kurmuş ! (Leach, s. 103)
O halde bir önceki sorumuza dönüyoruz : evrim teorisini kabul edersek, insan evriminin hangi aşamasında değer yargıları ve ahlaki seçeneklerle donatılıyoruz? Bu arada ahlakın köklerinin aynı zamanda önyargıların ve hoşgörüsüzlüğün de kökleri olduğunu hatırlatayım.
Öyle görünüyor ki, ahlaki yargılara varmak için laboratuvar deneylerinde kullanılan maymunlarınkinden farklı bir dil kullanma becerisine sahip olmak gerekiyor. Ayrıca, maymunlara ilişkin bilgilerimizi çok özel koşullar altında derliyoruz. Darwin’in teorisindeki “zincirin kayıp halkası” artık çok eskilerde kaldı. Sosyo-kültürel açıdan bizim sorunumuz binlerce, yüzbinlerce yıl önce yaşamış atalarımızın kafatası ölçüleri ya da zeka düzeyleri değil ; kısaca, özetle ve mutlaka, ne zaman, nerede, neden ve nasıl konuşmaya başladıkları. Çünkü bundan böyle insan oluşumuzun tarihindeki sürekliliklerin değil, kopuşların peşine düşmemiz gerekiyor.
Sosyal antropologlar konuşan bir yaratıkla konuşmayan bir yaratığın temel bir kopuş olduğu görüşündeler. Bu açıdan, sosyal antropologlar evrim teorisine karşıdırlar denilebilir ! Çünkü, insan konuşur, öteki yaratıklar konuşmaz, o halde insan farklıdır, diyorlar.
Peki ama, konuşmak, bir dil sahibi olmak, neden bu denli önemli? Çünkü hayvanlar-arası ilişkileri kalıtımsal olarak sahip oldukları “bireysel” içgüdüler ya da uyarı / tepki mekanizmaları belirler. İnsanlar arası ilişkileri ise belli ortak kavramların sözle ifade edilmesi belirler. Bu da, demektir ki, ilişkileri yani, ihtiyaç ya da talepleri, bireyler tek tek değil, bir topluluk olarak belirler.
Açalım: sosyal evrimcilere göre, türün sürdürülmesi için gerekli olan çiftleşme edimi bireysel “yatırım” nedeniyle geliştirilen rekabetçi stratejiler sonucu gerçekleşir. Yine sosyal evrimcilere göre, akrabalık, anne ile yavrusu ve belki de aynı batında doğup birlikte emzirilmiş kardeşler dışında bir şey ifade etmez ; onları gözlemleyenin bulup çıkardığı, gözlemlenenin haberdar olmadığı bir ilişkidir.
Sosyal antropologlar içinse, akrabalığın biyoloji ile ilişkisi önemsizdir; önemli olan akrabalığın bir topluluğun üyelerinin birbiriyle ilişkilerini adlandırma sistemi oluşudur. Dahası topluluk üyelerinin aralarındaki ilişkilerin hangisinin uygun hangisinin uygunsuz olduğunu belirler. Demek ki, ilişkileri adlandırma aynı zamanda ahlaki yaptırımların başlangıcı aynı zamanda.
Dil, adlandırmanın yanı sıra, bize dış dünyaya ilişkin deneyimlerimizi ayrıştırma, sıralama ve bunlardan kendimize uygun düşen yapay, keyfi (arbitrary) iç dünyalar yaratma olanağı sağlar.
Arıların ve karıncaların fevkalade örgütlü, incelikli toplumsal düzenleri vardır, ama insanlar gibi önce kavramlar oluşturup sonra bunu sözcüklere döküp iletişim kurmazlar.
İnsanlar dili sadece dış dünyayı ve diğer insanları denetim altına almak için kullanmazlar. Dille metafizik kavramlar oluşturur ve bunları ikili karşıtlıklar halinde düzenlerler. Ben / öteki, biz /onlar, insan /tanrı gibi. 19. Yüzyılın pozitivistleri gerçek insanın öteki insanlardan farkı akıldır, dediler ve kendilerini büyü gibi batıl inançlara sahip olmayandan ayırmak için, şiir söylemenin karşısına bilimsel düşünmeyi koydular. Oysa, şiir de, bilimsel düşünce de dil dolayımından geçiyor. Şiir de, resim de, dans ta, müzik de, bilimsel düşünce gibi keyfi olarak düzenlenmiş ifade biçimleri.
19. Yüzyılın pozitivistleri zamanla, bilimsel düşüncenin dinsel düşüncenin yerini alacağına, doğa-üstü güçlerin birer hayal ürünü olduğunun anlaşılacağına inandılar. Ama ne oldu? Teknoloji ve bilimsel buluşlar sayesinde mitolojik kahramanların doğa-üstü becerileri 20. Yüzyıl uzay gezginlerinin doğal, gerçek, gündelik yaşamı olarak anlatılmaya, görüntülenmeye başlandı. Hayvanlarla insanlar arasındaki fark ta pek bir değişikliğe uğramadı: eskiden bize çocuk masalı olarak anlatılanlar şimdi National Geographic gibi “bilimsel” dergilerde “bir goril’le şöyleşi” gibi bilimsel makaleler olarak sunuluyor.
Biz insanların hayvanlardan belki de yegane farkımız, “büyü” gibi, “din” gibi ,”sanatsal yaratı” gibi maddi dünyayı denetlemek ötesinde işlere bulaşmamız. İnsanlar dili, öteki yaratıklardan farklı olarak , düşünmek için kullanıyorlar. Filolog Noam Chomsky ‘ ye göre insan yavrusu doğuştan dilin kuruluş kurallarına vakıf. Çocuk, hangi kültür içinde yetişmiş olursa olsun, sözcüklerin anlamlarını öğrenmeden çok önce, anlamlı sözcükle anlamsız olanı birbirinden ayıredebiliyor, diyor Chomsky.
Bu tür kültürel evrenselliklerden söz eden başkaları da var:Freud Oedipus kompleksi diyor, Jung Arketipler , Levy.-Strauss, yakın akrabalar arası cinsel ilişki yasağı (incest) diyor. Ama bunların hepsi de soyutlanmış, yapısal, evrensel ortak paydalar.
Toparlarsak : 1. Her insan topluluğunda dil ve toplumsal davranışlar aslında normal, doğal ve doğru olanı anormal, doğa-üstü ve yanlış olandan ayırmak için vardır. Bu sınıflama keyfidir ve kültürden kültüre değişir. (bina çökmedikçe, doğru inşaat biçimi şudur diyemeyiz)
2. Doğru dediğimiz şeyler basittirler ve metaforlar aracılığıyla kendi kendilerini tekrarlarlar. Düzgün adam derken aynı zamanla o adamın namuslu olduğunu kastederiz; dolandırıcı derken, aynı zamanda o kişinin bizi düz yoldan saptırıp dolambaçlı yollara yönlendirerek bizi yoldan çıkartıp yan yollara sapmak için kandırmaya çalıştığını söylemiş oluruz.
3. İnsanoğlu karışıklıktan nefret eder. Dünyanın dört bir yanında evlerin
biçimleri düz çizgiler, dik açılar ve dairenin kesitlerine indirgenebilir. En gelişmiş bilgi işlem teknolojisinin temel ilkesi basit karşıtlıklar üzerine kuruludur: aç / kapa, al / ver, yaz / sil. İnsanlar basit, anlaşılabilir, mantıklı bir sıra izleyene “normal” derler; düzensiz, anlaşılamaz, karmaşık olan ise “anormal“dir.
Nereye geliyoruz? Akıl ile duygu ya da ruh karşıtlığına. Duygularımız aklımız kadar kolay düzenlenebilir ve anlaşılabilir olmadığı için, normal olanla akıl’ı bir kefeye koyuyoruz. Anormali, tehlikeli olanı ise, duygularımızla birlikte karşı kefeye koyuyoruz. Ama gerçek hayatta işler hiç de böyle kolay yürümüyor.
Örnek :Temiz / pis karşıtlığı. Bir toplumda ilişkilerin nasıl yaşanacağını o toplumun “norm”ları belirliyor. O zamanda “doğal” yaşamın “normal ” bir etkinliği olan örneğin yemek yemek, eğer çatal bıçak kullanılmıyorsa, eller peçeteye silinmiyorsa, anında “pis bir davranış” olarak niteleniyor.
Bazı normlar evrensel olarak geçerli, ama her durumda değil. Örnek: insan öldürmek: komşunu öldürmek her kültürde günah ya da suç, ama düşmanını öldürmek senin toplumsal görevin de olabiliyor. Her toplumun kuralları var, ve her toplumda kuralları çiğnemek te var. Ancak bunlardan bazıları her zaman ve her toplumda ötekilerden daha çok duygusal tepki uyandırmış. Bu kurallar cinsellikle, insan öldürmekle ve inançlara saygısızlıkla ilgili yasaklar. Neden?
Ahlak kuralları, normal / anormal ayrımı ile birlikte aslında bir kaos’tan, bir karmaşadan ibaret olan toplumsal mekanın sınırlarını belirlememizi, onu kutulara bölmemizi sağlıyor. Elimize bir harita veriyor : Sen şurdasın, senin olduğun yer merkez, sen normalsin, ötekilerse orda, orası anormal.
Toplumumuz dışındakiler konusunda ilk bilmemiz gereken insan mı hayvan mı oldukları ve bize göre nerede durdukları.
Dışarıdaki hayvanlarla ilgili temel sorularımız şöyle: yakında mı, uzakta mı, tehlikeli mi, yenir mi yenmez mi, evcilleştirilip hizmete sokulabilir mi, yoksa dokunulmaması gereken kutsal yaratıklar mı?
Dışarıdaki insanlar hakkında ise şunları soruyoruz : Yakın akrabamız mı, uzak akrabamız mı, dost mu, düşman mı, yabancı mı?
Bütün bunları bizim kültürümüzün dışındakileri bilmek için sıralıyoruz. Hayvanların yararlıyı zararlıdan ayırmakta kullandıkları içgüdüleri güçlü. İnsanda bunlar daha zayıf ve kültürden kültüre değişen ahlak kuralları ile beslenmiş : sevap / günah, iyi / kötü, doğru / yanlış = suç /ceza. Ve bu kurallar o kadar doğal ki bizim için , plajda takım elbisesiyle dolaşan adamların neden anormal, aynı sıcakta Beyoğlu Caddesi’nde takım elbiseyle gezenlerin neden normal olduklarını sorgulamıyoruz bile.
İnsan kendini hayvandan ayrıştırırken üç önemli fark öne sürüyor:
1. İnsan, yalnızca ısınmak için değil, yemeğini pişirmek için de ateşten yararlanır.
Öteki hayvanlar bunu yapmaz.
2. İnsan, diğer insanlarla çiftleşir. Öteki hayvanlar insanlarla çiftleşmez.
3. İnsan, bedeninin doğal biçimine müdahale eder: ameliyatlarla, boyalarla,
giysilerle onu değiştirir. Öteki hayvanlar bunu da yapmaz.
Bu ayrıştırmayı biraz ileri götürürsek bizi öteki insanlardan farklılaştıran özelliklerimizi kolayca sıralayabiliriz :
1. Gerçek insan yemeğini bizim gibi hazırlar. Ötekiler yemeklerini bizim gibi
hazırlamazlar.
2. Gerçek insan cinsel ilişkilerini bizim gibi düzenler. Ötekilerin cinsel ilişkileri farklıdır.
3. Gerçek insan bedenini bizim gibi örter ya da süsler. Ötekiler bu konuda da bizden
farklıdır.
Yani, özetle, evrensel ayrım şu : Ne yenir ve nasıl yenir (çiğ / pişmiş)
Kim kiminle çiftleşir (anne / bacı / baba / kardeş / nikahlı / nikahsız / işçi / patron / hemcins/ karşı cins, vb. vb. )
Kim çıplaktır / kim örtünmüştür, ne giymiştir, bedenini nasıl boyamıştır?
Bütün bunlarla neden uğraşıyor insanoğlu? Çünkü:
Normal olduğumuzu ve “normal” bir düzenin parçası olduğumuzu bilmek gibi garip bir psikolojik, ruhsal ihtiyacımız var,
Farklı olduğumuzu, bizi öteki hayvanlardan, düşmanlarımızdan ve bizi yabancılardan farklı kılan bir şeyler olduğuna inanmak gibi garip bir ihtiyacımız daha var.
O halde, altı ders boyunca size aktarmaya çalıştıklarımı şöyle özetleyeceğim: İnsan toplulukları çok çeşitli. Bu çeşitlilik, değişen ekonomik sistemlere uyarlanmaya çalışan bir dizi evrimsel dönüşümden ziyade (Marx), bir ahlak düzeni kurma çabasına farklı, alternatif yaklaşımları örnekliyor (Durkheim).
AHLAK NEDİR ?
İnsanların toplum içindeki davranışlarını, birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen kurallar
dizgesi
Başka insanların davranışlarını iyi / kötü diye yargılama ölçütü
Toplumsal ahlak içselleştiriliyor = Vicdan
Hukuk (yazılı) ile ahlak (yazısız) toplumsal kural dizgelerinin çakıştığı / çatıştığı noktalar :
Suç, yasak, “ceza”
Ayıp, günah, utandırma (ar, namus) toplum dışına itme
Yeme içme kurallarına kadar yazılı olmayan görevler
DİN = kutsal = doğaüstü = günah ; AHLAK = ayıp ; HUKUK = yasak
Rönesans + Aydınlanma ile Batı = Hıristiyanlığın ahlak dizgesinden uzaklaşıyor.
Her Din bir AHLAK dizgesi. Yerine özgürlükçü, akılcı ahlak (KANT)
Ardından Nietzsche & Varoluşçuluk = ahlaktan bağımsız özgür birey
Ve Foucault : Ahlak iktidarın birey üzerindeki egemenliğini dolaylı yollardan sürdürmesine yarar. İyi nedir? Kötü nedir? Kim belirlemiş? Kimin için?
DİL VE KÜLTÜR
Kültür insan türünün bilgi + inanç ve davranışlarının bütünü olarak tanımlanmış. Bir de bu bütün içinde üretilmiş olan maddi nesneler.
Bir başka deyişle , dil, düşünce, gelenek, işaret sistemleri, kurumlar, yasalar, aletler, teknikler, sanat eserleri , bunların hepsi “kültür” kavramı altında toparlanmış. Gerekçesi : hepsinin üretilmesinin temelinde, insana ve yalnızca insana özgü bir yetenek yatar : Simgeleştirme.
Şimdiye kadar bir ayrım yapmaya çalıştık : Kültürel antropoloji bir toplumun somut kültür ürünlerini incelemekle yola çıkarlar ve bu yolla o toplumun yapısını açıklamaya çalışırlar dedik ; sosyal antropoloji ise toplumun yapısı ve bu yapının bilinçaltında yatan toplumun dilinden yola çıkıp toplumun kültürel ürünleri bu yapı içinden yorumlar dedik. Bu ayrımı şundan yaptık : Bilim adamı inceleme nesnesine hangi açıdan yaklaşırsa, hem araştırma yöntemini ona göre belirleyecektir, hem de varacağı sonuç o yaklaşım açısının sınırları içinde kalacaktır . BU İKİ YAKLAŞIMIN ORTAK PAYDASI SİMGELEŞTİRME.
(SOSYAL ANTROPOLOJİ NEDEN YAPILMALI, NASIL YAPILMALI?)
SOSYAL ANTROPOLOJİ AÇISINDAN EKONOMİ; SİYASET; AKRABALIK (KANBAĞI)
Sosyal antropologlar ne yapmaya çalışıyor?
İnsan yaşamına ilişkin çok küçük çaplı örnekleri gözlemleyerek tüm insanlığa özgü öngörülere varmaya (bu antropogların kendilerine ilişkin öngörüleri de içeriyor.)
Bunu nasıl yapıyorlar?
Malinowski’ye ilişkin bir söylenti var : Canından bezdiği bir sırada sosyal antropoloji “yerel bir dili uyumakta olan bir sözlüğün yardımıyla öğrenirken insan üzerinde inceleme yapmaktır,” demiş. Alaycı bir biçimde de olsa, bu tanım antropolojik alan çalışmasının iki önemli özelliğini gösteriyor:
1. akrabalık ve evlilik ilişkilerinin sosyal antropolojinin temel ilgi alanı oluşu, 2. güvenilir bilgi edinmek için katılımcı gözlemin ve yerel kavramlara birinci elden içerden vakıf olma gerekliliği
Bu iki özelliği açmadan önce antropolojiye giriş kitaplarının hemen hemen hepsinde yer alan antropoloji imgesinden uzaklaşmamız gerekiyor. Alışılmadık adetlerin ve yarı çıplak insanların resimleriyle bezenmiş bu kitaplarda genellikle üçüncü, dördüncü, beşinci elden edinilmiş eski bilgiler insanoğlunun evrensel özellikleri ve çeşitliliği olarak verilir. Sonra da bu kabilesel topluluklar toplu iğnelerle dünya haritası üzerine iliştirilip aralarında ilişkilendirilmeye çalışılır. Aslında altı çizilmekte olan bu insanların teknolojinin ve modern sağlık koşullarının nimetlerinden mahrum kalmış “ilkeller” olduklarıdır. Bu kitapların yazarları ne denli iyi niyetli, anlayışlı olurlarsa olsunlar, kitaplar sözü edilenlerin bir tür aşağı ya da yoksun kalmış kişiler olduğunu yansıtırlar.
Eğer antropolojik bir araştırma yapacaksak, her şeyden önce bu aşağı / yukarı sıralamasından, “ilkel”, “azgelişmiş”, “çocukça” “basit”, “köylü” “cahil” nitelemelerinden vazgeçmemiz gerekiyor.
”Ben” onlarla “öteki” oldukları için ilgileniyorum, “ben”den daha “aşağı” yaratıklar oldukları için değil.
Soru derhal geliyor: Ben neden “öteki”yi inceliyorum?
Eğer sosyal antropologlar kendilerini gerçekten de “öteki”nden üstün bir topluma ya da kültüre mensup kişiler olarak görmüyorlarsa, ve eğer gerçekten iddia ettikleri gibi bir tür mikro-sosyoloji yapmaktalarsa, neden kendilerini değil de, “öteki”leri inceliyorlar.
Çünkü, sosyal antropologlar üyesi oldukları kültür ya da topluluk üzerinde çalışma yapabilirler, yapmışlar, yapmaktalar, ama pek iyi sonuçlar elde edememişler. Özellikle, yeni mezun, çiçeği burnunda sosyal antropologlara kendi içinden geldikleri topluluk ya da kültür üzerinde çalışmaları hiç tavsiye edilmiyor. Neden? Bunun akademik açıklaması şöyle: Bizi değil de onları çalıştığımızda, onları her ne kadar başlangıçta aykırı, ilginç garip olarak algılasak ta, sonunda onlar bize “gariplikleri” üzerinden kendimizi göreceğimiz bir ayna tutuyorlar.“Biz” gündelik yaşamımıza egemen olan koşulları sorgulamadan yaşarız. Evlerimizin bölümleri (mutfak, banyo, yatak odası,vb) yiyeceklerimizi sağlama biçimimiz (örn. satın almak), belli zamanlarda belli işler yapmak (sabah okula gitmek,hava kararınca elektrik düğmesini çevirmek) dünyaya ve doğaya ilişkin görüşlerimiz, akrabalarımıza, komşulara karşı davranışlarımız, nereye giderken ne giyeceğimiz bize göre “doğal” dır.
Burada altı çizilmesi gereken şu: gündelik yaşamımızın bütün bu belirleyici özelliklerini biz kendimiz yaratmıyoruz. Evet, ana babalarımızın yaşamımın aynısını sürdürmüyoruz, ama daha önce yaşanmış olanlara ancak ayrıntıda bazı değişiklikler getirebiliyoruz, temelde değil. Kamusal yaşamımız çok az değişikliğe uğruyor, çünkü biz başkalarından gördüklerimizi tekrarlıyoruz. Toplumsal çevre bizi uyumlu, konformist olmaya zorluyor. Düzene başkaldırsak bile, toplum - en azından toplumun belli bir kesimi - bizi adam yerine koysun diye, kurallara uyuyoruz. Saçımızı pembe, mavi, mor boyuyor ya da kulaklarımıza, burnumuza çifter çifter küpeler takıyorsak, bunu toplumun belli bir hoşgörüsü yüzünden, ve, bazen, tüketimin kışkırtıcığına, yani modalara uyduğumuz için yapıyoruz.
Alan araştırması yapan sosyal antropolog ise, en azından başlangıçta, kendini tümüyle yabancısı olduğu bir toplumsal ortamda buluyor. Üzerinde çalışma yaptığı kişilerle nasıl, ne yoldan ilişki kuracağı, kurduğu ilişkilerin ne anlama geleceği konusunda önceden belirlenmiş kodlar yok. Ve, çıktığı bu yolculuktan geri döndüğünde kendi toplumu, kendi kültürü artık onun için farklı bir yer. Kendi toplumunun kültürel boyunduruğu gevşiyor. Sosyal antropologların kendi kültürlerinden mekansal olarak uzaklaşarak edindikleri bu deneyim ile sanatçının çıktığı içsel yolculuk arasında benzerlikler var.
Peki, sosyal antropolog somut olarak ne yapıyor? Ekip çalışmasından sık sık söz edilse de, bu tür çalışmalar genellikle kişisel işler. Yani, bir araştırmacı var ve bir de, belki, ona yardım eden yerel topluluktan bir kişi. Üzerinde çalışma yapılan topluluk genellikle100 -200 kişilik bir grup ; 2000 kişiyi geçtiği pek ender. Araştırmacı, bu topluluğa yabancı; ama araştırmanın bitiminde artık topluluğun bir üyesi olmuş olmalı, en azından ondan beklenen bu, yani bir yabancı olarak katıldığı topluluktan onun bir üyesi olarak ayrılması. Bunu başarabilmenin tek yolu gündelik yaşama her anlamda fiilen katılmak.
Davetsiz bir misafir olarak girdiği bir topluluktan neredeyse akrabalık ilişkileri kurmuş biri olarak çıkmak elbette ki fevkalade beceri ve sabır gerektiren bir çaba. Dostluk kurabilme becerisi, yerel dili mükemmel bir aksanla konuşmaktan çok daha önemli.
Alan çalışması yürüten sosyal antropologun çalışmalarını yönlendirici iki önemli ilke var
bence : Kendi alan çalışmaları deneyimlerimden yola çıkarak söylüyorum : Bunlar aynı zamanda , “ben ne yapıyorum?” sorusunun bana göre yanıtları:
1 . Bir insan topluluğunun “yaşam biçimi” olarak adlandırılan bütünü anlamaya
çalışıyorum.
2. Bu “yaşam biçimi” durmaksızın yinelenen bir toplumsal drama - tiyatro oyunu.
Oyundaki karakterler toplumsal rollere tekabül ediyor. Roller önceden
belirlenmiş, roller arasındaki ilişkiler de öyle. Bu, büyük oranda böyle.
3. Ama, rollerin belli dönemlerde, belli durumlarda nasıl oynandığı, o rolleri
oynayan karakterlerin (toplumun üyelerinin) kişiliklerine göre değişiyor.
Alan çalışmasını yapan antropolog oyundaki rollerle, o rolleri oynayan aktörler arasındaki ayrımı gözlemlerine aynen yansıtmalı, aktarmalı.
İnsanların (aktörlerin) ne yaptıkları ile yaptıkları hakkında söyledikleri arasındaki ayrım çok önemli. Ayrım , normların (geleneklerin, göreneklerin) toplum üyesi kişi tarafından yorumu ile normatif kuralların ne olduğu arasındaki ayrım. ÖRNEK: Siyasal rejimleri devirmek için yapılan askeri girişimler genellikle kanlı operasyonlardır. Ancak, günümüzde pek çok “geri kalmış” ülkede siyasal rejimleri değiştirmenin artık bilinen yolu askeri darbeler. Bu tür girişimlerin çoğunda kan dökülmüyor. Operasyon bir iki saat içinde gerçekleşiyor ve düşürülen hükümetin lideri genellikle daha önceden bir başka ülkeye sürgünde bir başkan olarak sığınmış ve kabul görmüş oluyor. Askerler Başkanlık Sarayı’na giriyorlar ve darbeyi gerçekleştirenlerin sonradan yayınladığı gazete ve TV haberlerinden Başkanlık Sarayı’na girdiklerinde Başkan ’ı orada bulamadıklarını öğreniyoruz. Bize verilen haberi düz,yani normlara göre okursak bir türlü anlamlandırıyoruz : “Başkan darbeyi haber almış ve kaçmış”; satır aralarını okursak başka türlü: “Darbe, darbecilerle başkanın sığındığı ülke arasında, ve hatta belki Başkanın da katıldığı bir danışıklı döğüş”.
Standart antropoloji ders kitapları, bize yabancı bir yaşam biçimini ancak belli başlıklar altında inceleyebileceğimiz varsayımı üzerine kurulu.
ÖRNEK: Calvin Wells : Irk – Kültür – Toplum – Din ve Büyü – Hukuk – Dil – Sanat.
Yanıltıcı, çünkü bu başlıklar teknik ayrımlar gibi kullanılıyor, ama antropologlar arasında bu ayrımlar üzerine bir anlaşma yok : KANBAĞI ya da Akrabalık nerede biter, Büyü ya da Din nerede başlar?
Aklı başında hiç bir antropolog gözlemlerini böyle kategoriler altında toplamaz.
Antropologun ilgilenmesi gereken üç temel konu var : ekonomi, siyaset, akrabalık ilişkileri.
EKONOMİ
Her alan araştırmacısı izlediği toplumun ekonomik alt yapısı konusunda bir“görü” sahibi olmak durumunda. Ne demek?
Marxist söylem içinden konuşursak : antropolog, üzerinde çalıştığı toplumun üretim biçimini, üretim ilişkilerini bilmek zorunda. Yani, kim, hangi koşullar altında, kiminle birlikte, hangi işi yapıyor, neden?
Aynı zamanda, niceliksel bilgiler toplamak zorunda. Yani, harita çizecek, insanları,
hayvanları sayacak, tarlanın enini boyunu, alınan ürünün miktarını ölçecek, iklim
koşullarını, toprağın kalitesini, protein kaynaklarını araştıracak.
Ama unutmayacak : Ekolojiyi bir biyolog ya da kimyager kadar, üretim biçimini bir ekonomist kadar ayrıntılı bilmesi gerekmez, işine yarayanı ayıklayacak.
SİYASET
Çağdaş Batı toplumunda kamu yaşamında üç temel kurumsal faaliyet alanı var:
Siyaset, yani hükümet etme, yönetme sistemi.
Hukuk, yani adalet mekanizmasının faaliyet alanı.
Din ya da inanç sistemi, yani inanç kurumlarının ve eğitim kurumlarının faaliyet
alanı.
Çağdaş demokrasilerde her vatandaş, en azından kuramsal olarak, bu üç faaliyet alanındaki rollerden birini oynamayı seçme hakkına sahip: Yani, yaşı, eğitimi, cinsiyeti uygunsa, politikacı, devlet memuru, polis, hakim, öğretmen, imam olabilir.
Oysa, antropolojik araştırmalarda karşımıza çıkan kan bağı (akrabalık), büyü, ayin gibi faa