'Arkeoloji Nedir' Kategorisindeki Yazılar
Eski zamanlarda Yunanlılar’ın en büyük festivali, "Tanrıların Kralı Zeus" onuruna düzenlenen Olimpiyat Oyunlarıydı. Bugünkü Olimpiyat oyunlarına benzeyen bu müsabakalarda Anadolu, Suriye, Mısır, Yunanistan ve Sicilya’dan atletler yarışırlardı. Olimpiyatlar ilk kez M.Ö. 776′da başladı. Oyunlar 4 yılda bir düzenleniyordu ve Yunan şehir devletlerinin bütünlüğünü sağlamaya yardımcı oluyordu. Yunanlılar, Yunanistan’ın batı kıyısında Peloponnesus denen bölgedeki Olimpos’ta Zeus adına bir tapınak yaptırmışlardı. Kutsal oyunlar süresince, şehir devletleri arasındaki savaşlar kesiliyor ve oyunlar için Olimpos’a (Olympia) gidecekler için güvenli bir geçiş imkanı sağlanıyordu.
Oyunların yapıldığı yerde bir stadyum ve kutsal bir koruluk vardı. Yunanlılar ilk zamanlarda basit bir yapısı olan tapınağın yerine, zaman içinde oyunların öneminin artmasıyla, yeni ve tanrıların kralının adına yaraşır bir tapınak yapmak istediler. Bunun için Elis’li Libon yeni bir tapınak yapmaya başladı ve M.Ö. 456′da Zeus tapınağı bitirildi.
Tapınak dikdörtgen bir platform üzerine inşaa edilmişti. Binanın yanlarında yeralan 13 adet büyük sütun, tavanı destekliyordu. Her köşede 6 adet sütun vardı. Üçgen şeklindeki tavan heykellerle doldurulmuştu. Kolonların üzerindeki pedimentler, Heracles’in heykelleriyle süslüydü. Tapınağın içerisinde tanrıların kralı Zeus’un görkemli bir heykeli yeralıyordu.
Heykeli, Atina’daki Parthenon tapınağı için Athena heykelini yapan Phidias yapmıştır. Heykel tapınağın batı ucuna yerleştirilmişti. 7 metre genişlikte ve yaklaşık 12 metre yüksekliğindeydi. Zeus, özenle hazırlanmış tahtında oturur şekildeydi. Başı neredeyse tavana değiyordu. Sağ elinde zafer tanrıçası Nike’ı tutuyordu. Sol elindeyse üzerinde çeşitli metallerden kakmalar olan ve üzerinde kartal olan bir hükümdar asası vardı. Altın, abanoz, fildişinden yapılmış olan ve değerli taşlardan kakmaların bulunduğu Zeus’un oturduğu taht, heykelin kendisinden daha etkileyiciydi. Üzerinde, Yunan tanrılarının ve sfenks gibi mistik hayvanların oyma figürleri yeralıyordu.
Heykelin derisi fildişinden, sakalı, saçları ve elbisesi altındandı. Tasarım, bir ahşap çerçeveye altın ve fildişi levhaların tutturulmasıyla yapılmıştı. Olimpos’un havası çok fazla nemliydi. Bu yüzden fildişi levhaların çatlamaması için tapınağın altındaki özel bir havuzda bulundurulan bir yağ ile sürekli yağlanıyordu.
Roma imparatoru Theodosius I, M.S.255 yılında, bir dinsiz adeti olduğu gerekçesiyle olimpiyatları durdurdu. Daha sonra zengin Yunanlılar, heykeli Bizans’a taşıdılar. Heykel, M.S.462 yılında çıkan bir yangında yokoldu.
Olimpos’ta 1829′da Fransızlar tarafından burada bulunan bazı heykel parçaları Paris’te Louvre müzesinde sergilenmektedir.
Bugün, bölgedeki stadyum restore edilmiştir. Zeus tapınağıyla ilgili birkaç sütun haricinde hiçbir şey kalmamıştır. Heykel ise tamamen yokolmuştur. Ancak, o döneme ait bulunan paralar üzerindeki resimlerden, mabedin şekli hakkında ipuçları elde edilebilmiştir.
22 Mayıs 2007
Yunanca mithos masal, logos, bilgi kelimelerinden gelme, efsaneler bilgisi anlamında bir deyim. Mithologia bir millet tarafından icat edilen efsanelerin, tümünü içine alan bir deyim olduğu gibi, bu bilime verilen bir addır. Her milletin bir mithologiası (bu kelime Türkçede çoklukla mitoloji şeklinde kullanılır) vardır. Bu mithologio, o milletin dinî inançlarının ve duygularının bir görünüm şekli olmakla beraber, dinden ayrıdır. Fakat, her dinin de bir mithologiası vardır. Tanrıları, insan şeklinde tasavvur eden bu efsaneler, en eski dinlerde de vardır.
Mithologianın oluşumu üzerinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunların içinde en doğrusu, insanların anlayamadıkları kuvvet ve olayları, beşerî bir şekilde açıklayan bir takım efsaneler ve masallar icat etmeleridir.
Şimdiye kadar en çok incelenmiş ve sanatta en önemli yeri kaplamış olan mtihologia, Yunan mithologiaısdır. Türklerde Mithologia : En eski Türk efsanelerine ait bilgi, ancak Çin kaynaklarında yer almaktadır. Çin tarihleri. Gök Türkler ve Uygurlar hakkında önemli efsaneler kaydederler? Bunlarda kurd un önemli bir yer kapladığı görülür. Eski Türklerde totem olduğu anlaşılan kurdun tasviri bayraklarda ve çeşitli işaretlerde yer almıştır.
Daha sonraları Oğuz Türklerinde av hayvanları totem olmuştur. Oğuzlar zamanındaki efsaneler, Oğuzname adlı bir kitapta nakledilmiştir. Oğuz Han, Alp Ertunga, bu efsanelerin kahramanlarındandır.
13 Şubat 2007
Tell Halaf çömlekleri 1929′da Max von Oppenheim tarafından yönetilen kazılarda bulundu. Sonradan, Akdeniz kıyısından Zagros dağlarına kadar uzanan bölgeyi kapsadığı anlaşıldı. Hassuna: Seton Lloyd ve Fuad Safar tarafından 1943-44′te yönetilen kazılar, Samarra döneminden daha yaşlı çömlekler içeren beş uygarlık katmanını ortaya çıkardı. Eski ve standart çömlekçilik arasında bir ayrım yapıldı. Sonraki adını Hassuna dönemine verdi.
Samarra
1911′de Ernst Herzfield’ça yönetilen kazı sırasında, Mezopotamya’da en eski olduğu kabul edilen çömlekler bulundu. Sonradan bununla prehistorya arasındaki bağ Hassuna’da bulundu.
Jemdet Nasr
Stephen Langdon tarafından 1925′te burada bulunan çömlek, Lagash veya Tello dönemiyle bir bağ sağlar.
Erech
Erech’in 18 katmanında, başka ve ayrı bir tipteki çömlekçilikle ayırdedilen Tell el-Obeid ve Jemdet Nasr eşyaları bulunmuştu.
Hacı Muhammed
1937′de Ernst Hainrich Tell Halaf dönemine aitmiş gibi görünen ama Eridu’daki buluntularla kendine has bir türü yansıttığı anlaşılan çömlekler bulmuştu. Mayıs 1960′da Kish’in 8km (5 mil) kuzeyinde Ras el-Amiya’da da bulundu.
Tell el-Obeid
Sör Leonard Wooley tarafından 1923-24′te yönetilen kazılar, hem kuzey hem de güney Mezopotamya’da görülen bir dönemin çömlekçilik özelliklerini açığa kavusşturdu.
Eridu
Fuad Safar’ın 1946-49′daki kazılarında Tell Halaf’la ilişkili bir tipteki çömlekler Hacı Muhammed katmanlarının altında bulundu, O zamandan beri bu Eridu eşyası olarak anılıyor.
1 Hassuna : : Nineveh I 2 Samarra : Hassuna III-IV : Nineveh II a-b 3 Tell Halaf : Hassuna VI-XII : Nineveh II c 4 Eridu : Eridu XV -XVII : 5 Hacı Muhammed : Eridu IX - XIV : 6 Tell el-Obeid : Eridu VI - VII : Erech XIV - XVIII 7 Erech : : Erech V - XII 8 Jemdet Nasr : : Erech III - V
Hassuna Eski:6000-5000 Yeni:6500-6000
III. katmanda bulunan standart çömlekçilik eski çömlekçiliği takip eder. El-yapımı, kaba şekilli, büyük taneli materyalleri saklamak için yapılmış. Renk: kahverengimsi, kırmızı veya siyah, bazen herring kemiği motifiyle işli. İşlemeler kil halen yumuşakken yapılmış.
Samarra Yeni:6000-5500
İyice saflaştırılmış kilden el yapımı. Önceki dönemin şekillerine ek olarak tabaklar, taslar, ve geniş ağızlı kaplar, sürahiler ve leğenler vardır. Renk: açık kırmızıdan kahverengimsi eflatuna, bazen işleme motifleriyle birlikte. Süsleme: çok çeşitli düz çizgilerle, geometrik.
Tell Halaf Eski:500-4300 Yeni:6000-5400
Arpachiya buluntularından beri 3 döneme ayrılmıştır. Renk: özde tekrenk, siyah veya kırmızı. Geometrik desenlere ek olarak hayvan figürleri bulunur. Tipik desen bukranyumdur (I). II. evrede daha güzel desenler görülür. Hayvan şekilleri sonradan geometrik süslemelere dönüşür. Teknoloji gelişir, tabakların kenarları daha incelir. Son olarak siyah, kırmızı ve beyaz çok renkli boyama vardır.
Eridu 5500-5000
Tell Halaf’a büyük benzerlik gösterir. Geniş ağızlı kaplar, leğenler, düz tabaklar ve küpler daha usta işidir. Renk: tek-renk, hemen hemen bütün yüzey basit geometrik figürlerle kaplıdır.
Hacı Muhammed 5000-4500/4400
Şekiller Tell Halaf’takileri andırır. Tek renkli geometrik desenler koyu kahve, koyu mor, koyu yeşil veya açık kırmızı renkte, sarımsı veya yeşilimsi arkaplan üzerinedir. Bitki veya hayvan şekilleri yer almaz.
Tell el-Obeid 4400-3900 (Klasik Ubaid:4400-4100, Geç-Ubaid:4100-3900)
Ur’daki buluntulardan beri 3 döneme ayrılmıştır. Göze batan basitleştirmelerle gelişim gösterir. Renk: tek renk, siyahtan koyu kahveye, mat veya gösterişsiz, geometrik desenli. Çok çeşitli biçimler: yayvan kaplar, geniş ağızlı kaplar, fincan tabakları, taslar; yuvarlak tabanlı ve kavisli profilli. Bazen tutamaklı olan geniş ağızlı ve çıkık göbekli sürahiler, akıtacaklı oval sürahiler, vs. İyi malzeme, saf kil, el yapımı.
Erech 3900-3100
Basit çömlekçilik, tekerlekte giderek çekilerek yapılan. Oyma bezemelerle ve kazıma kabartmalarla süslenmiş.
Renk: Kahverengi, kızıl-kahve, veya açık sarı. Geniş ağızlı çanaklar, hafifçe içbükey biçimli geniş ağızlı kaplar, vs.
Jemdet Nasr 3100-2900
İyi pişmiş çömlekler, sert, genellikle sırlanmış. Relyefler yumuşak kilden parçalar kesip çıkarılarak yapılmış. Akıtacaklı vazolar (ibrikler), alt kısmı düz tabaklar, vs. Belirgin özellikleri: keskin omuzlu kalın duvarlı çanaklar ve çıkıntılı kenar süsleri.
19 Kasım 2006
Hem dogal olarak kendiliginden sürekli biçimde olusan ve hem de yapay olarak üretilebilen bir radyoizotoptur.Willard Frank Libby paleontolojik devirlerden veya tarihin derinliklerinden arda kalan kalintilarin yaslarinin tayininde yeni ve sasmaz bir yöntem olarak Karbon-14′ün kullanilabilecegini kanitlamis ve bu bulusuyla 1960 yili Nobel Ödülü’nü kazanmistir.
Libby bu yöntemle son buzul çaginin zannedildigi gibi 25 000 yil önce degil, fakat 10 000 yil önce yasandigini; Mezopotamya’da çiftçiligin 7 000 yil önce basladigini; Teotihuacan (Meksika) günes piramidinin zannedildigi gibi 15 000 yillik degil, fakat sadece 3 000 yillik oldugunu ve benzeri daha birçok tarihi yanilgiyi ortaya çikardi. Kendisi ve ondan sonra bu yöntemi kullananlar müzelerde özenle saklanan bir kisim esyanin sahte olduklarini veya kendilerine atfedilenden baska döneme ve uygarliga ait olduklarini gösterdiler. Prof. Libby hakli olarak tarihi tekrar yazan adam unvanini kazanmistir. Mamafih Libby’ye asil söhreti ve Nobel ödülünü “Dead Sea Scrolls” ismiyle bilinen dinsel yazitlarin orijinal belgeler oldugunu kanitlamasi kazandirmistir. 1948 yilinda Kudüs dolaylarinda bir magara içinde bulunan, rulo seklinde sarilmis deri seritlerin Milattan önce 2. yüzyila ait olduklarini saptamistir. Deri üzerinde okunan dini yazilar incil’in günümüze kadar tahrif olmadan geldiginin kaniti sayilmis ve hiristiyanlik dünyasini heyecandan ayaga kaldirmistir.Karbon-14 yas tayini yönteminin esasi özetle söyledir: Atmosferin üst tabakalarinda kozmik nötronlara hedef olan bir kisim azot atomlari radyokarbona dönüsürler. Aslinda çok zayif olan bu reaksiyon jeolojik devirlerden beri biteviye süregelmistir. Böylece olusan radyo karbonla, bilinen diger menseden gelen kararli (radyoaktif olmayan) karbon canli besin çevriminde karismakta ve onbinlerce yilla ifade olunan zaman sürecinde ikisi arasinda bir denge olusmus bulunmaktadir. Öyle ki, yasayan her türlü canli yapisinda (biosferde) yer alan karbon içinde radyoaktif olan ve olmayan izotoplarin orani yeryüzünün her yaninda ve tarihin bütün dönemlerinde hep ayni olup 10-12 (trilyonda bir) dir. Buna göre yasayan bitki, hayvan ve insan yapisinda var olan her gram karbon içinde dakikada 16 radyoaktif bozunum olur. Her bozunumdan bir adet 0,2 MeV maksimum enerjide ve eksi elektrik yüklü beta parçacigi yayinlanir. Canli ölüp besin çevriminden çekilince, yeni karbon takviyesi kesildigi için, bünyesinin ihtiva ettigi radyo karbon, bu radyoizotopun 5736 yil olan yari ömrü ile azalmaya baslar. Anilan sürenin sonunda fosilin ihtiva ettigi beher gram karbon basina dakikada 8 beta, iki yari ömür (11 472 yil) sonra 4 beta yayinlanacaktir. Fevkalade duyarli teknikler sayesinde 10 yari ömre kadar azalan radyo karbon aktiviteleri ölçülebilmistir. Yani zamanimizdan geriye 57 000 yil giden bir tarih dönemi için radyo karbon, sanki bir dogal saat imiscesine kullanilabilmektedir.Agaç, kemik, kagit, v.b. kalintilarla, karbonlasmis tabakalarin (kömür, petrol) arkeolojik ve jeolojik yas tayinleri bu sayede mümkün olabilmektedir. Baska tür bir uygulama organik bilesiklerde mense tayinidir. Örnegin etilalkolün sentetik mi oldugu, yoksa petrolden mi damitildigi gene bu yöntemle saptanabilir.Ülkemizin hâlâ bakir bir tarih ve arkeoloji hazinesi oldugu, ayrica genis kömür ve linyit yataklarinin bulundugu, petrol aramalarina büyük ümitler baglandigi düsünülürse, radyokarbon yas tayini konusunda uzmanlasmanin Türk kültür ve ekonomisi için ne büyük katkilari olabilecegini anlamak kolaylasir.
19 Kasım 2006
Cornell Universitesi’nin Ege Dendrokronolojisi Laboratuvari Ege, Balkanlar, ve Dogu Akdeniz arkeolojik yörelerinden odun ve odun kömürlerinin analizini yürütür. Dogu Mesopotamya ve kuzeyde Kirim ve Kafkasya yörelerini içerebilecegimizi henüz bilemiyoruz. Elimizde Türkiyenin tarih öncesinin Neolitik dönemine kadar birçok dönemi temsil eden örnekler vardir. Ekim 1999′a kadar gelistirmis bulundugumuz kronoloji 6500 yildan fazlasini içermektedir.
İyi Örnek Nasıl Belirlenir?
Genellikle meşe, çam, lâdin, gürgen, ardıç, veya sedir örneklerinin 50 veya fazla yıllık halkası olanları, sağlam kronolojisi belirlenmiş döneme rastlarlarsa, tarihlenebilirler. Mükemmel örnekler 100 veya fazla halkasi olanlardir. Örnegin büyüklügü degil, halka sayisi önemlidir. Örnegin, Türkiyenin Orta Tunç Çagi’na rastlayan (Kültepe ve Acemhöyük), Çevresi 40sm., ve 250′den 430′a kadar çemberi olan yanik temel tomruklari elimizdedir; ayni kazidan ele geçirdigimiz diger örneklerin yalniz 4 santimetrelik çap ve sadece 150 yillik halkalari olmalarina ragmen tarihlenmesi de mümkündür. Eger sizler kazi yöneticileri olarak, yillik halkalar konusunda, kazi sirasinda karar veremiyecek durumda iseniz, kazi yörenizde veya laboratuvarimizda halka sayimini yapabiliriz. Yanmis ve yanmamis odunlarin ölçümünü de yapabiliriz (yanik odunlarin avantaji çürümemelerindedir). Akilda tutulmasi gereken nokta birçok örnegin birkaç örnekten çok daha iyi sonuç verdikleridir. Mümkün oldugunda her tomruktan bir örnek almak isteriz.
Örnek Nasıl Alınır?
1. İyi durumdaki yanmamis tomruklarinin kazi esnasinda çevreleri iple sarilir ve bir kesit alinir. Kesiti çevreleyen ipler yapiskan bantla bir daha sarilir. Bu, kesitin dagilmasini önler. Normal bir arkeolojik buluntu gibi açikça etiketlenir. Her düsen halka ile bir yilin kaybedildigi unutulmamalidir!
2. Karbonize veya yari karbonize örnekler için, ip sarilmasi en iyi stabilizasyon metodudur. Her odun kömürü parçasi iple koruyucu bir ambalaj içinde bulundurulmalidir. Aksi taktirde, örnek halka kaybedebilir veya parçalanabilir. Örnek, naylon torbaya koyulmali ve açikça etiketlenmelidir. Parçanin daha iyi korunabilmesi için pamukla çevrelenmesi gerekir, bu islem Cornell Laboratuvarina gönderilecek örnekler için özellikle gereklidir. Kazi sirasinda tomruga rastlandiginda ortaya çikarilan kismin etrafi temizlenmeli ve tomruk derhal iple sarilmalidir. Sarilmis kisim elle kirilip tomruktan ayirilmali ve derhal naylon torbaya konulmalidir. Örnekler günesten korunmalidir.
3. Sualtindan ve çamurdan çikarilan çok nemli örneklerin kurutulmamasi sarttir. Böyle bir tomruktan kesilen parçanin derhal naylon torbaya konulmasi ve torbanin agzi bantla kapatilip hava ile irtibatinin kesilmesi gerekir. Torbalar sabit mürekkeple etiketlenmeli ve serin yerde bulundurulmalidir.
4. Yerinden oynatilmamasi gereken odun parçalarindan (mesela Gordiyon’daki Midas Tümülüsün’deki ahsaplar gibi) artim burgusu kullanarak 9 milimetre çapinda kalem alabiliriz. Bu sayede odunlara zarar vermemek mümkündür. Ekibimiz bu hizmeti en iyi sekilde verecek durumdadir. Fakat kesitler her zaman için kalemlerden daha iyi ölçüm verir.
19 Kasım 2006
Ankara, 3000 yıl kadar önce kurulmuştu. Galatlar bu kente, “durduran, yol kesen” anlamına gelen Ankyra adını verdiler. Bu deyim daha sonra gemicilikte kullanılarak gemi çapası (Anchor) anlamını aldı. Deyimin, bugün Kale’nin bulunduğu kayalık alanın konumu yüzünden düşünüldüğü anlaşılmaktadır.
Bir de Engürü vardır Ankara’nın isimleri arasında. Söylenceye göre bu adın aslı Farsça “üzüm” sözcüğünün karşılığı olan “Engür”dür. Engürü adı da, bir zamanların bağlık bahçelik Ankara’sını çok güzel anlatan adlardandır. Sırası gelmişken belirtelim ki, Ankara ve çevresi üzümün anavatanıdır. En iyi şarapların da Çankaya’nın Kavaklıdere’sinde yapıldığı bilinir. Kim bilir, belki de Anadolulu Baküs Çankaya’da doğmuştur.
Ankara’nın kurucularına ilişkin iddialar bir değil, ikidir. Uzmanlar Ankara’yı ünlü bir baba oğul arasında kime mal edeceklerini şaşırırlar. Bir rivayete göre, Ankara’nın kurucusu Frig Kralı Gordios’tur. Bir rivayete göre de onun oğlu Midas’tır.
Hititler döneminde Ankara bir askeri garnizon olarak kullanıldı. Daha sonra bu alanda
Frigyalılar egemen oldular ve kenti kuran da onlar oldu.
M.O. 700′den sonra kentin yeni hakimleri olarak Lidyalılar’ı görüyoruz. M.O. 547 tarihinden itibaren de iki yüzyıl kadar kent ve bölge Pers egemenliği altında kaldı.
M.O. 333 yılında Büyük İskender kenti Makedon-Helen egemenliğine soktu. Gordion’un ünlü ve efsanevi kördüğümünü çözemeyince kılıcıyla kesen İskender’in, yörede bir süre kaldığı biliniyor. Ankara Kalesi de bu dönemde Anadolu’ya gelen Galatlar tarafından yapıldı.
M.O. 189 yılında Romalı Komutan Vulso, Galatlar’ı yenerek Ankara’yı Roma egemenliğine aldı. Ankara’yı uzun yıllar egemenlikleri altında tutan Romalılar zamanında kente önemli yatırımlar yapıldı. Bugün Ankara’da, Roma döneminden kalma hamam, tapınak, sur, agora, hipodrom, sütun, tiyatro gibi çok sayıda eser görülür. Örneğin, Ulus’ta, Hükümet Meydanı’ndaki Julianus sütunu bunlardan biridir. Roma İmparatoru Julianus’un M.O. 362′de Ankara’dan geçişi anısına dikilen bu sütun, yivli taşlardan oluşmuş ve yaprak biçiminde bir taçla süslenmiştir. Yeri, bu yüzyılın başında, iki yüz metre kadar kuzeye taşınarak değiştirildi. Halen kalıntıları bulunan Roma Hamamı, döneminin dünyadaki üç büyük hamamından biri olarak
nitelendirilir. 1939′da başlanan bir kazı sonunda ortaya çıkan, 12 külhanlı, dev boyutlardaki bu hamamın M.S. 2. yüzyıl sonu ile 3. yüzyıl başında yapıldığı bilinmektedir. Hamamda, yılan tutan kocaman bir elin varlığı, yapının, Sağlık Tanrısı Asklepius adına inşa edildiğini düşündürmektedir. Hamamın ortaya çıkarılması amacıyla yapılan kazılarda Roma İmparatoru Caracalla ve annesi Julia Domna adına çıkarılmış çok miktarda sikkeye rastlanmıştır. Taş temeller üzerine oturan hamamın dış duvarları, dört sıra tuğlanın üs tüste konmasından oluşmaktadır. İç duvarlar ise mermerle kaplıdır. Kente 60 km. uzaktaki Elmadağ’dan taş borularla getirilen su, bu hamamla birlikte bütün mahallelere dağıtılıyordu.
Hacıbayram Camii’nin yanında yer alan Augustus Tapınağı konusunda Prof. Dr. Akurgal şunları yazıyor:
“Roma İmparatoru Augustus (M.Ö. 27-M.S. 14), ölümünden on altı ay önce Vesta Rahibelerine dört belge teslim eder. Bunlardan biri vasiyetnamesidir; ikincisi cenaze töreni hakkındaki buyruklarını, üçüncüsü imparatorluğun parasal ve askeri durumu ile ilgili kayıtlarını kapsamakta, dördüncüsü ise yaşadığı sürece yaptığı işleri (icraatı) anlatmakta idi.
“Bunlardan ancak sonuncusu, ‘index rerum gestarum’, Ankara Augustus Tapınağı’nın duvarlarında iki dilde, Latince ve Helence yazılmış olarak günümüze değin gelmiştir. Buna karşılık madenden iki levha üzerine yazılı olup Roma’da imparatorun mezarının önünde yer alan orijinal metin ise tamamen yok olmuştur.
“Güzel bir rastlantı sonucu ‘Res Gestae Divi Augusti’ (yani tanrılaşmış Augustus’un yaptığı işler) adını taşıyan bu kitabenin günümüze değin bilinen diğer iki kopyasına ait parçalar yine Anadolu’da ele geçirilmiştir. Şimdi Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde saklanmakta olan bu parçalar Ankara Tapınağı’nın bazı eksik bölümlerinin tamamlanmasında yardımcı olmuşlardır…
“Augustus’un uğraşılarını anlatan Latince metin, tapınağın Pronaos (ön oda) adı verilen iki yan duvarının iç yüzeylerinde yer almaktadır. Yazıt Hacıbayram Camii’ne yakın olan duvarın üstünde halen okunaklı iri harfler halinde ‘Re-rum gestarum divi Augusti’ (yani tanrılaşmış Augustus’un icraatı) sözcükleri ile başlar ve duvarın büyük bir bölümünü kaplar. Latince yazıtın arkası, onun karşısında kalan duvarın iç yüzünde devam eder. Latince metnin Helence çevirisi ise bu duvarın, yani batı-doğu doğrultusundaki tapınak duvarının dış yüzündedir. 0 tarihlerde Ankara’da konuşulan dil Helence olduğu için yazıtın Helenceye çevrilmesi gerekiyordu…
“Eski tarih boyunca Ankara’nın akropolisi (tepe kenti) Hacıbayram Camii’nin bulunduğu yerde idi. Roma döneminde Ankara kenti, Roma ve Augustus Tapınağı’nın bulunduğu bu kutsal tepenin etrafını çeviriyordu. Çankırı Caddesi üzerindeki Roma Hamamı, Kale dibindeki Roma Tiyatrosu ve Hisar’daki Kale’nin kendisi Roma kenti sınırlan içindeydi. Kentin kuzey ucu Radyoevi’ne doğru uzanıyordu. Roma dönemi sikkelerindeki tasvirlerden ve yazıtlardan anlaşıldığına göre Ankara’da Romalılardan önce Tanrı kadın Kybele’ye (bereket tanrıçasına) ve Ay Tanrısı Men’e tapılıyordu. Kybele, Çatalhöyük’te gördüğümüz üzere, daha neolitik çağda, yani M.Ö. 7. ve 6. binlerde Anadolu halklarının başlıca Tanrısı olduğu gibi, Frigler’in de en önemli Tanrısı idi. Men de bir Anadolulu Tanrı olup büyük olasılıkla Luvi kökenlidir. Ona özellikle Frigya ile Lydia bölgelerindeki yerli halklar tapınıyordu. Helenler’in Ay Tanrısı dişi olup adı Selene idi. Bununla beraber aynı bölgelerde yaşayan Helenler de Men’e tapıyorlardı.
“Augustus Tapınağı’nda cephenin ve giriş yerinin Helen kutsal yapılarındaki gibi doğuya değil de, batıya dönük oluşu da burasının eski Anadolu geleneğine, yani Helenler’den önceki
dönemlere ait bir tapınma yeri olduğuna işaret etmektedir…
“Bizans çağında Augustus ve Roma Tapınağı’nı kiliseye dönüştüren Hıristiyanlar, cella’nın (ortadaki büyük odanın) güney duvarında üç pencere açmışlar ve cella ile opisthodomos’un (arka odanın) arasındaki duyan yıkarak orayı bir Krypta haline sokmuşlardır.” (Ankara Dergisi, s. 1. 1990)
Türkler, Augustus ve Roma Tapınağına hiç dokunmadılar; ona saygı ve hoşgörü göstererek Hacıbayram Camii’ni kilisenin hemen yanı başında inşa ettiler.
Kentin onarılıp güzelleştirildiği dönem olmuştur Roma dönemi. Hatta çılgın imparator Neron, Ankara’yı Metropol yani Başkent ilan etmişti. Bu döneme ait yazıt ve sikkelerde Ankara’nın başkent olduğu açıkça yazılıdır. Bir başka Roma İmparatoru Caracalla da, kenti çevreleyen surları onarmıştı.
Ankara Kalesi’nin eteklerinde bir bedesten ve iki hanın onarılıp müzeye dönüştürülmesiyle kazanılan çok değerli bir yapıda, taş devrine ait bulgulardan, anılan Roma dönemi kalıntılarına kadar pek çok eser sergilenmektedir. Müze şimdilerde Anadolu Medeniyetleri Müzesi olarak adlandırılıyor.
19 Kasım 2006
Rodos’un ilk sakinleri olan Dor’lar, Argos’tan gelen denizci bir kavimdi ve güneş ilahı olan Helios’a taparlardı. Dor’lar Rodos’ta en parlak devrini M.Ö. 3. asırda yaşayan bir medeniyet kurdular. Mısır ve Fenike’nin ürünlerini alıp satarak zengin oldular. Adayı kültür-sanat merkezi, güzel konuşma ve felsefe okulu haline getirdiler.
Makedonya Kralı Demetrios, Rodos’u uzun süre kuşatma altında tutmuştu. Dor’lar, Demetrios’la yaptıkları bir savaşı kazandıktan sonra, kuşatmanın kalkması anısına zafer anıtı olarak ve ilahları Helios’a şükran borçlarını ödemek için, Rodos limanının girişine büyük bir Helios heykeli yaptılar. M.Ö.281-280 yılında yapılan 32 metre yüksekliğindeki bu tunç heykel, elinde bir meşale tutuyordu. Bu haliyle Newyork limanındaki Hürriyet Heykeli’ni andırıyordu.
Rodoslular bu heykelin kendilerini ve adayı koruduğuna inanırlardı. Bu nedenle her yıl “Helicia” denilen şölenler düzenler, bu heykelin dibinde dört atlı bir arabayı denize atarlardı. İnanışlarına göre, Helios böyle bir arabayla dünyayı dolaşarak insanları gözetlerdi.Rodos heykeli ancak 50 yıl ayakta kalabilmiştir. M.Ö. 223 yılında bir depremde devrildi ve Araplar 653’te Rodos’u alana kadar öyle durdu. Araplar ise heykeli parçalayıp hurda olarak sattılar.
Rodos Kolossosu da denilen bu anıtın heykeltıraşı Lindos’lu Khares’ti. Lindos, Rodos adasının üç büyük kasabasından biridir.
19 Kasım 2006
M.Ö 2000- 1800 yıllarında Orta Anadolu’ ya yerleşen Hititler, Hattuşaş ( Boğazköy)’ı başkent yaparak bir devlet kurmuşlar, zamanla Ön Asya’ nın en güçlü devletlerinden biri olmuşlardır.Hitit Devleti M.Ö. 1200’ lerde yıkılmış, fakat tamamen ortadan kalkmamıştır. VII. yy.’ a kadar Geç Hitit Devleti olarak yaşamışlar ve bu tarihte Asurlular tarafından tamamen ortadan kaldırılmışlardır.
Hitit sanatı, diğer tüm eski çağ doğu toplumlarında olduğu gibi, dini niteliklidir. Bu sanatlarda Mezepotamya ve Mısır’ ın etkileri bulunmaktadır. Ancak, büyük bir krallığa erişildiği dönemde kendi kimliğini bulan Hitit sanatı, kendine özgü nitelikler kazanmıştır.
Hatta Anadolu dışına taşan Hitit kültürü; Suriye, Mısır ve İyonlar aracılığıyla Batı dünyasını etkilemiştir.
Hitit mimarisinin en önemli özelliği ve yeniliği anıtsal (abidevi) oluşudur. Erken Hitit dönemi yapılarında başlayan anıtsallık, imparatorluk döneminde daha büyük boyutlara ulaşmış ve anıtsal kentler meydana getirilmiştir. Bunu en iyi izleyebileceğimiz yer Hattuşaş’ dır.
Bnaların temelleri ve alt katlar, oldukça iri taşlarla örülüdür. Bu dev boyutlu taşların yanı sıra; surlar, kentin gürüşündeki yapılar, yamaçlı alanlardaki yüksek merdivenler de anıtsallığı sağlayan diğer özellikler arasındadır.
Yapılarda taş malzemenin yanı sıra; duvarlarda tuğla ve kerpiç, çatılarda ahşap kullanılmıştır. Bu çatılar düzdür. Destek sistemini dört köşe direkler oluşturur.
Şehirlerin savunulması için sur duvarları ve kuleler yapılmıştır. Bunlar yer altı tünelleri ile donatılmıştır. Potern denilern bu geçitler, toprağa kazılan hendeklere ilk taşların bindirme tekniği ile üçgen geçitli bir ara bırakılacak şekilde örülmesi ve daha sonra bunun üstünün toprakla örtülmesi şeklinde yapılırdı.
Bu şehre üç giriş kapısı vardı: Aslanlı Kapı, Karal Kapısı, ve Yer Kapı.
Hattuşaş’ da yedi büyük ve iki düzine kadar küçük tapınak vardır. Bunlar dikdörtgen veya kare meydanların etrafında gruplanmış yapılardan meydana geliyordu .
Ülke yönetimi için kararların alındığı birimleri, kral ve kraliçenin kaldığı özel odaları, arşivleri ve toplantı salonlarını içiene alan saraylar da bu kentlerin içinde bulunan yapılar arasındadır. Kaniş ve Acemhöyük (Niğde)’ de bulunan saraylar 50-60 odalı olup, Hititer’ in erken döneminde yapılmışlardır.
19 Kasım 2006
Efeslilerin ilk yerleşimlerinin bu tapınağın olduğu yerde bulunduğu bilinmektedir.Daha sonra bir depremle yıkılması üzerine Roma İmparatorluğu’ nun yardımı ile Efesliler tapınağı yeniden ve daha gösterişli bir biçimde inşa etmişlerdir.Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Efes Artemis Tapınağı’nın bugün sadece temel kalıntıları bulunmaktadır.
Selçuk’tan Kuşadası yoluna girişte sağda bu görkemli tapınağın kalıntıları görülür.Bakir doğa tanrıçası Artemis inancının köken itibari ile bir Anadolu inanışı olduğu ve kaynağının Hititlerin ana tanrıçası Kibele‘ye dayandığı bilinmektedir.Efes’te bu iki ana tanrıça bolluk ve bereket timsali olarak anılmakta ve İlyada Destanları’nda da doğum yeri olarak eski Yunancada bıldırcın anlamına gelen “Ortyge” olduğu bilinmektedir.Ortyge’nin bugün Efes’te kurulduğu yer olan Bülbül Dağı olduğu kaynaklarda yer almaktadır.Artemis tapınağı 127 sütunlu olup cephedeki 36 sütunu kabartmalıdır.Tapınağın 125 metre uzunluğu, 65 metre genişliği ve 25 metre yüksekliği olabileceği düşünülmektedir.Tapınağın en eski kalıntılarının M.Ö.6.yy’a kadar tarihlendiği, tapınağın ikinci kez yapılışında ölçülerin105 metre uzunluğu, 55 metre genişliğinin, 25 metre yükseklik ile 600 metrekarelik bir alana yayıldığı bilinmektedir.En son olarak M.S.253 yılında Got’lar tarafından saldırıya uğrayan tapınak yıkılmış ve yağma edilmiştir.1869 yılında ingiliz Wood tarafından bulunan Artemis Tapınağı’nda 1904’de yine ingiliz olan Hogart kazıları sürdürmüştür.Bugün Ören yerindeki kazılar Avusturalyalılar tarafından yapılmaktadır.
19 Kasım 2006
Alacahöyük, Çorum’un 45 km. güneyinde, Alaca Ilçesi’nin 17 km. kuzeybatisinda yer almakta olup, Bogazköy’e 34, Ankara’ya ise 210 km. uzakliktaki Alacahöyük Köyü yerlesim alani içerisindedir. Höyük, bilim alemine ilk kez 1835 yilinda W.C. Hamilton tarafindan tanitilmis olup, bu yillardan itibaren höyük Orta Anadolu’yu ziyaret eden bilginlerin ugrak yeri olmustur. 1861 yilinda ise G. Perrot Anadolu gezisi sirasinda höyüge gelmis ve kapinin sag ve solundaki dört köse kulenin plani ile orthostatlardan birini açiga çikarmisir.
Perrot bu çalismadan sonra bu kabartmalarin hitit dönemine ait oldugunu da ilk olarak ileri süren kisi olmustur.
Törensel Sembol
Tunç, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binin ikinci yarisi,Yüksekligi 34 cm. Anadolu Medeniyetleri Müzesi Anadolu’nun tarihi cografyasinda emegi büyük olan W. Ramsey de Wilson ile birlikte 1881 yilinda höyügü inceleyerek birkaç yeni kabartmayi daha önce bilinenlere eklemislerdir. 1893 yilinda ise E. Chantre Anadolu’ya geldiginde ilk olarak höyüge gelmis ve o da sfenkslerin arasindaki dört köse dehlizi ve onun gerisindeki ikinci kapiyi ve kapinin sövelerini ortaya çikarmistir. Kabartmalarin mülajini alan Chantre, kabartmalarin konularina bakarak, Perrot gibi burasinin bir saraydan ziyade mabet kapisi olabilecegini ileri sürmüstür. Sfenksli kapinin güneyindeki aslanlari da inceleyen Chantre bu kapilardan biri üzerinde yer alan yazinin Frig yazisi oldugu görüsünü Ramsey’in yazisindan sonra daha da kuvvetlendirmistir. Daha sonra 1906 yilindan beri Bogazköy’de çalisan H. Winckler, Makridi Bey ve Istanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Halil Ethem Bey’in teklifi üzerine Höyük’te arastirma yapmaya karar vermislerdir. 1907 yilinda Makridi Bey sfenksli kapida yaklasik 15 gün süren bir çalisma yapmis, bu çalisma sonucunda kapi önünde birkaç yeni orthostat daha bulmustur. Höyügün birkaç yerinde sondaj çalismasi yaptiktan sonra, höyügün kuzey etegindeki poterni (girisi) görerek bunu Bogazköy’deki poternle karsilastirmistir. Höyük’te gerçek anlamda ilk sistemli kazilar, Cumhuriyet Döneminde Atatürk tarafindan baslatilmistir. 1935 yilinda Türk Tarih Kurumu adina Hamit Zübeyr Kosay, Remzi Oguz Arik ve Mahmut Akok gerçeklestirdigi ilk kazi çalismalari 1983 yilina kadar sürdürülmüstür. Bu tarihten itibaren ara verilen kazilara 1997 yilinda Prof. Dr. Aykut Çinaroglu tarafindan tekrar baslanmistir.
Törensel Sembol
Tunç, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi,
Yüksekligi 24 cm. Dövme ve dökme teknigiyle yapilmistir.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Yapilan arastirma ve kazilar sonucunda Alacahöyük’ün Kalkolitik Çagdan günümüze kadar kesintisiz olarak iskâna sahne olan höyükte 4 kültür kati tespit edilmistir. Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit ve Frig dönemlerini kapsayan bu katlar kendi aralarinda 15 ayri mimari tabakaya ayrilmaktadir. Buna göre;
Kalkolitik Çag : M.Ö. 4000-3000 ana toprak üzerine 15-9 tabakada,
Eski Tunç Çagi : M.Ö. 3000-2000 8-5 tabakada,
Hitit Çagi : M.Ö. 1800-1200 4-2 tabakada,
Frig Çagi : M.Ö. 750′den itibaren 1. tabakada yer almaktadir.
Höyük’te Kalkolitik Dönemde gerçeklestirilen ilk iskân kuzey kisimlari tepeciklerle korunan ve su seviyesinden yüksek bir konumda güneye bakan bir alan seçilerek gerçeklestirilmis olup, bu yerlesme küçük bir köy durumundan ileriye gidememistir. Bu dönemde mimari, tas temel ve kerpiçle örülen duvara dayaniyordu; çati saz ve kamisla örtülerek, üzeri düz dam toprakla sikistiriliyordu.
Geyik Heykeli
Tunç, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi,
Yüksekligi 52.5 cm, Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Kalkolitik Dönemi takip eden ve 4 yapi kati ile temsil edilen Eski Tunç Çagi Alacahöyük’te 13 kral mezari ile önem kazanmistir. 5. ve 7. kata ait oldugu ileri sürülen mezarlar sehrin özel bir alaninda yer almaktadir. Bunlar biçimleri bakimindan Anadolu’nun ve hatta Önasya’nin essiz mezar örnekleri olarak nitelenebilir. Mezarlar yetiskin erkek ve kadinlara aittir. Bu mezarlara çocuk ve bebek gömülmemistir. Ayrica bu mezarlarda birden fazla gömüye de rastlanmamistir. Orta Anadolu’daki diger mezar tiplerinin aksine Alacahöyük’te hem mezarlarin hem de ölülerin istikametinde bir birlik vardir. Ölü hediyeleri Eski Tunç Çaginda Ege ve Önasya’da bilinenlerin en zengini ve çesitlisidir. Bunlarin arasinda bugüne kadar benzerlerine diger kültür bölgelerinde rastlanmayan günes kurslari, geyik ve boga heykelleri, süs esyalari, kama, kiliç, balta gibi savas aletleri ile pismis toprak, tas, altin, gümüs, tunç, bakir ve elektrondan yapilmis eserler de vardir. Eski Tunç Çaginda Alacahöyük’ün mimari sistemi, Anadolu’nun özgün yapi teknigine dayanmaktadir; bu teknige göre yapilan tas temelli, kerpiç duvarli, düz tavanli, sivali taban ve toprak çatilidir.
Alacahöyük’ün su an görülebilir kismini olusturan Hitit tabakalari üç yapi katindan olusmaktadir. Bu dönemde, 250 m. çapinda daireye yakin sekildeki höyügün kenarinda bir savunma sistemi olusturulmus olup, savunma sistemi üzerinde sehre girisi saglayan iki ana kapinin varligi tespit edilmistir. Bunlardan biri güneydogudaki sfenksli kapi, digeri höyügün batisindaki kapidir.
Kadeh
Altin, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi,
Yüksekligi 13.9 cm, Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Höyük’te olasi sehrin dinsel kapisini olusturan güneydogudaki sfenksli kapida, iki sfenks yer almaktadir. Iki metreden yüksek olan ve monolit tas lentolari üzerine yontulmus olan sfenks protomlarinda baslar dikkati çekmektedir. Disari taskin siskin gövdeli sfenksler ayrik ve kisa bacaklar üzerinde durmaktadir. Dogu tarafindaki sfenksin iç yüzünde pençelerinde tavsan tasiyan çift basli kartal bulunmaktadir.
Sfenksli kapinin dogu ve batisinda yer alan kulelerin altinda bulunan kabartmalar alçak kabartma teknigiyle islenmis, ayrintilar plastik olarak verilmistir. Bati kulesi orthostatlarinin hemen hemen hepsi tüm bir friz olarak izlenir. Bu kisimda altta kült-libasyon konularinin ve üst sirada ise av sahnelerinin betimlendigi görülmektedir. Firtina tanrisi onuruna kutlanan ve Hitit dini metinlerinden de bilinen bayram törenlerinde basrahip ve rahibesi olan kral ve kraliçe burada boga karsisinda dua pozisyonunda gösterilmis, bunu izleyen kabartmalarda ise törenin diger bölümleri betimlenmistir. Dogu kulesindeki kabartmalarda oturan tanriça önünde dua eden sahislar yer almaktadir; bunlar kült törenlerinin devam ettigini göstermektedirler.
Gaga Agizli Kap
Altin, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi,
Yüksekligi 14.3 cm, Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Sfenksli kapidan içeri girip, giris kompleksini geçtikten sonra sag tarafta “Mabet-Saray” olarak adlandirilan büyük bir Hitit yapisinin temelleri görülmektedir. Bu yapi, çesitli depo odalari vve diger komplekslerden olusmaktadir.
ALACAHÖYÜK
Cumhuriyet döneminin ilk kazilarindandir. M.Ö. IV. bin ortasindan günümüze kadar sürekli iskan mevcuttur. Höyükte 4 kültür kati tespit edilmistir. Kalkolotik çaga ait olan iskanin üzerinden Tunçun yaygin olarak kullanilmasindan dolayi Anadolu’da Eski Tunç çagi olarak bilinen III. bin tabakalari gelir ve Alacahöyük bu buluntulari ile bu devrin önemli temsilcileridir. Altin, gümüs, elektron gibi kiymetli madenlerden yapilma esyalara sahip bu çaga ait 13 mezar ortaya çikartilmistir. Çok zengin buluntulardan dolayi kral veya prens mezari olarak adlandirilmaktadir. Bu mezarlarda ortak hediye “Günes Kurslari” olarak bilinen dini amblemlerdir. Hitit imparatorluk çagi yerlesimine ait sfenksli kapi sehrin güneyindedir Girisin iki tarafini süsleyen kabartmalar Hitit dini törenlerinden birini tasvir etmektedir. Höyük’ün kuzeybatisinda da potern yer almaktadir. Ören yeri içerisinde bir de müze mevcuttur. Ayrica; Alaca Ilçesinde Pazarli, Büyük Güllücek, Eskiyapar; Kalinkaya, Mahmudiye köylerinde basta Eski Tunç çagi olmak üzere Hitit, Firik çaglarina ait eserler mevcuttur.
19 Kasım 2006
Önceki