Kasım 2006 Arşivi

Enzim Nedir

Enzimler, Proteinlerden yapılmışlardır ve doğal olarak yalnız canlılar tarafından sentezlenirler. Hücre içerisinde meydana gelen binlerce tepkimenin hızını ve özgüllüğünü düzenlerler. Çok defa hücre dışında da etkinliklerini korurlar. Solunumun, büyümenin, kas kasılmasının, sinirdeki iletimin, fotosentezin, azot bağlanmasının, deaminasiyonun, sindirim vs.nin temelini oluştururlar. Canlı hücrelerde tepkimeler kural olarak 0-50°C; çoğunlukla da 20-42°C arasında meydana gelir. Bu sıcaklıkta tepkimelerin oluşması biyokatalizör denen enzim ya da fermentlerle olur. Bu, aktivasyon enerjisinin düşürülmesi ile olur.

Başlangıçta “E n z i m” terimi, sindirim kanalında olduğu gibi bir çözelti ya da sıvı içerisinde etki ettiği durumlarda (Kühn 1878); buna karşın “Ferment = Maya” terimi çoğunluk hamur mayasında olduğu gibi, hücreye bağlı olduğu durumlarda kullanılmıştır. Buchner (1897), fermentlerin de hücre dışında etki ettiğini bulunca iki terim arasındaki farklılık ortadan kalkmış oldu. Her iki terim arasında bugün herhangi bir fark olmamakla beraber, bakteri, mantar ve diğer hücreli enzimatik işlevler, mayalanma ve etki maddeleri de ferment olarak kullanılacaktır.

Enzimlerin özellikleri
Yalıtılan enzimlerin tümü protein yapısındadır ya da protein kısmı bulundururlar. Etki ettiği maddenin sonuna “Ase = Az” eki getirilerek ya da katalizlediği tepkimenin çeşidine göre adlandırılırlar. Örneğin, kitine etki eden kitinaz enzimi vs. Çok defa renksizdirler, bazen sarı, yeşil, mavi, kahverengi ya da kırmızı olabilirler. Suda ya da sulandırılmış tuz çözeltisinde çözülebilirler. Fakat mitokondrilerde bulunan enzimler lipoproteinler ile bağlandığından (bir fosfolipit-protein kompleksi) suda çözünmez. Enzimlerin etkinlikleri akıllara durgunluk verecek derecededir; örneğin, sığır karaciğerinden elde edilen ve bir molekül demir içeren katalaz enzimi, bir dakikada, O C°’de 5.000.000 hidrojen peroksit (H2Cy molekülünü H2O ve 1 /2 O2′ye parçalayabilir. Enzimin etki ettiği bileşiğe “Substrat” denir; bu durumda hidrojen peroksit katalazın substratıdır. Enzimin saniyede etki ettiği substrat molekül sayışma Enzimin Etkinlik Değeri = Turnover Sayışı denir. Bu O C°’de katalaz enzimi için 5.000.000 dür. Bazı enzimler tepkimelerde yan ürün olarak vücutta H2O2 meydana getirdiğinden ve bu da vücut için zehirli olduğundan, katalaz enzimi onları sürekli parçalayarak hücreleri korur. Bir molekül katalaz enziminin parçaladığı H2O2′i demir atomu yalnız başına ancak 300 senede parçalayabilir. Ya da mol başına aktivasyon enerjisi için 18.000 kalori vermek gerekir. Kolloyidal platin bu aktivasyon enerjisini 11.700 Kal./Mol.’a, katalaz enzimi de 5500 Kal./Mol.’a düşürür. Bazı enzimler çok özgüldür; yalnız bir substrata etki eder. örneğin, üreaz yalnız üreye etki ederek onu amonyak ve CO2′de parçalar. Halbuki bazıları çeşitli substratlara etki eder; dolayısıyla daha az özgüldürler, örneğin peroksidaz başta hidrojen peroksit olmak üzere birçok bileşiğe etki eder. Bazı enzimler yalnız bazı bağlar için özgüldür, örneğin pankreastan salgılanan lipaz, yağlardaki ester bağlarına etki eder.
Kuramsal olarak enzimli tepkimeler dönüşlüdür; enzim, tepkimenin yönünü değil dengenin oranım saptar. Tipik örnek, lipazın yağı parçalaması; fakat aynı zamanda gliserin ile yağ asitlerini birleştirmesidir. Ortamda sadece yağ asidi ya da sadece gliserin ile yağ asitlerinin birleşimi varsa denge ona göre,
Yağ ——-> gliserin + 3 yağ asidi şeklinde olur. Denge noktası, yani tepkimenin hangi yöne gideceği termodinamik yasalarına göre belirlenir. Çünkü denge bir tarata doğru giderken enerji verir, tersine enerji alır.
Enerjiye gereksinim gösteren tepkimelerin, enerji meydana getiren tepkimelerle aynı zamanda meydana gelmesi gerekir ya da enerji herhangi bir şekilde önceden depo edilmelidir. Canlı bünyesinde enerji depo etme, fosfor esterleri şeklinde olur. Yaşamsal işlevlerin yürütülmesinde ATP (adenozin trifosfat) en önemlilerindendir; bu bileşik batarya gibi görev yapar.
Enzimler hücrede bir takım ‘team’ halinde çalışır; birinin son ürünü kendisinden sonraki enzimin substratını yapar, örneğin, amilaz enzimi nişastayı iki zincirli maltoza, maltaz enzimi ise maltozu tek zincirli glikoza çevirir. Bir seri enzim aracılığıyla (11 kadar), daha sonra göreceğimiz gibi, glikoz da laktik aside çevrilir vs.

Enzimlerin Yapısı
Tüm enzim proteinleri genler tarafından şifrelenir. Dolayısıyla amino asit dizilimi kendine özgüdür (bir gen-bir enzim kuralını hatırlayınız). Bazı enzimler (pepsin ve üreaz gibi) yalnız proteinden oluşmuştur. Fakat diğer çoğunluğu iki farklı kısımdan meydana gelmiştir. Bunlar:
a) Protein Kısmı (enzimin Apoenzim kısmı): Bu kısım enzimin hangi maddeye etki edeceğini saptar.
b) Koenzîm Kısmı: Organik ya da inorganik, çok defa fosfattan meydana gelmiş, protein kısmına göre çok daha küçük moleküllü bir kısmıdır. Enzimde işlev gören ve esas iş yapan kısım bu kısımdır. Koenzim kısmı genellikle protein kısmından ayrılabilir ve analizlerinde birçok vitamini bünyesinde bulundurduğu (thiamin, niacin, riboflavin vs.) görülmüştür. Buradan şu genelleştirmeyi yapabiliriz: Bütün vitaminler hücrede enzimlerin koenzim kısmı olarak ödev görürler. Ne koenzim ne de apoenzim kısmı yalnız başına etkindir. Bazı enzimler ortama yalnız belirli iyonlar eklendiğinde etkindirler, örneğin bazı enzim zincirine ancak Mg++ iyonu eklenince glikozu laktik aside çevirebilir. Tükürükteki amilaz nişastayı yalnız Cl iyonlarının bulunduğu ortamda parçalayabilir. Canlı bünyesinde bulunan eser elementler, Mn, Cu, Zn, Fe ve diğer elementler bu enzimatik işlevlerde aktivatör olarak kullanılır. Bazen enzimin iş görebilmesi için bir metal iyonuna gereksinim vardır. Yani koenzim kısmı metal iyonu ise (Ca++, K++ Mg+, Zn++) buna “Kofaktör” denir. Enzimin etkinlik göstermesi için gereksinme duyduğu organik moleküllere “K o e n z i m” denir. Bazı durumlarda koenzim kısmı apoenzim kısmına kuvvetlice (kovalent) bağlanmıştır; bu sıkı bağlanan kısma “Prostetik Grup”; prostetik grupla apoenzim kısmının her ikisine birden de “Holoenzim” denir. Koenzimlerden önemli olanların bazılarını hücre metabolizmasında göreceğiz.
Enzimlerin bir kısmı sitoplazmaya serbestçe dağılmış olarak, diğer bir kısmı da hücredeki bazı yapılara sıkıca bağlanmış olarak bulunur. Laktik asit, amino asit ve yağ asitlerinden türeyen maddeleri karbondioksit ve suya kadar parçalayan solunum enzimleri, mitokondri zarlarının yapışma katılır. Keza ribozomların işlevsel bütünlüğüne katılan enzimler de bu tiptir. Dokulardaki enzimler değişik yöntemlerle saptanabilir.

Enzimlerin Sınıflandırılması
Her enzimin 4 rakamlı bir numarası vardır, örneğin, 3.6.1.3. “ATP fosfohidrolaz” da birinci numara sınıfını, ikinci numara alt sınıfını, üçüncü numara grubunu, dördüncü numara da kendine özgü sıra numarasını) verir. Buna göre enzim sınıfları şunlardır:
1. Oksidoredüktazlar: Redoks tepkimelerini katalizler.
a) Dehidrogenazlar: Elektron kazandırıcı tepkimeleri etkilerler.
b) Oksidazlar: Elektron kaybeden tepkimeleri etkilerler.
c) Redüktazlar: Substratı bir redüktör aracılığıyla indirgeyen enzimlere denir. örneğin asetaldehit redüktaz, asetaldehiti alkole redükler.
d) Transhidrogenazlar: Bir molekülden diğerine hidrojen taşıyarak onu redüklerler.
e) Hidroksilazlar: Substratlarına bir hidroksil ya da su molekülü katan enzimlere denir, örneğin, fenilalanin hidroksilaz bir hidroksil grubunu fenilalanine ekleyerek onu tirozine dönüştürür.
2. Transferaz Enzimler: Hidrojenin dışında bir atomun veya atom grubunun (metil, karboksil, glikozil, amino, fosfat grupları) bir molekülden diğerine aktarılmasını sağlarlar.
Dekarboksilazlar: Karboksilik asitlerden CO2 çıkmasını sağlarlar.
3. Hidrolaz Enzimler: Bir molekül su sokmak suretiyle ya da su molekülü aracılığıyla moleküllerin yıkılmasını sağlayan enzimlerdir. Ester, peptit, asitanhidrit ve glikozidik bağlarına etki ederler.
a) Esterazlar: Ester bağım yıkan enzimlerdir (lipaz, ribonükleaz, fosfataz, pirofosfataz, glikozidaz).
b) Proteazlar: Peptit bağım yıkan enzimlerdir (proteinaz).
4. Liazlar: Su molekülü çıkarmadan molekülleri yıkan enzimlerdir, örneğin C-C bağı, aldolaz ve dekarboksilazla yıkılır. Keza C-0 ve C-N bağım yıkanlar da vardır.
5. İzomerazlar: Molekül içinde değişiklik yaparak onun uzayda dizilişin! değiştiren enzimlerdir. Örneğin razemaz, epimeraz.
6. Ligazlar (Sentetazlar): Enerji kullanarak substrat moleküllerinin birbirine bağlanmasını; örneğin amino asitlerin ve yağ asitlerinin aktifleşmesini sağlarlar.

Enzimlerin Çalışma Mekanizması
Daha önce de değindiğimiz gibi enzimin hangi substratla çalışılacağını saptayan kısmı apoenzim kısmıdır. Demek ki apoenzim kısmıyla substrat arasında bir ilişki vardır. Alman kimyacısı EMIL FISCHER tarafından bunun kilit anahtar uyumu gibi olacağı savunulmuştur. Koenzim kısmı daha çok kimyasal bağa yakın olarak işlev gösterir, örneğin ester bağlarını parçalar vs. öyle anlaşılıyor ki enzimin apoenzim kısmı bir ya da birkaç yerinden (aktif bölgelerden) substrat molekülüne yapışıyor ya da bağlanıyor (yani bir enzim-substrat kompleksi oluşturuyor) ve bu arada koenzim kısmı substrat üzerindeki bağlarla gerçek anlamda birleşmeye veya bağlanmaya giderek onu parçalıyor. Elinde kazması olan bir yol işçisi, kazacağı yeri kendisi saptamasına karşın (apoenzim kısmı), kazma işlemini yapan kazmanın kendisidir (koenzim kısmı). Enzimlerde kural aynıdır. Enzimlerin kimyasal yapıları, özellikle üçüncül yapıları tam olarak bilinmediğinden (ilk yapışı açıklanan enzim ribonükleaz, 124 amino asitten meydana gelmiştir) çalışma mekanizmaları da hala tam anlamıyla açıklığa kavuşturulamamıştır.

Enzimlerin Çalışmasına Etki Eden Faktörler : Sıcaklık
Sıcaklık 10 °C yükseldiğinde tepkime hızı iki misli artar; yani tepkime hızının yükselmesi, sıcaklıkla doğru orantılıdır. Fakat belirli bir noktadan itibaren düşmeye başlar ve tamamen durur. En iyi çalışabileceği sıcaklığa Optimum Sıcaklık denir. Yüksek sıcaklıklarda enzimler etkisizdirler (genellikle 55-60 °C’de). Bazı ılıcalarda yosunlar 80 °C’de yaşabilirler; fakat bunun üzerindeki sıcaklıklarda enzimleri tamamen koagüle olur ve bir daha etkili hale geçemez. Optimum noktanın biraz üzerinde enzimler etkisiz olmasına karşın, sıcaklık düşünce tekrar etkili hale geçebilirler. Fakat bu sıcaklığın devamı ya da sıcaklığın biraz daha yükselmesi enzimlerin etkinliğini sonsuz olarak ortadan kaldırır. Enzimlerin etkisiz hale geçmeleri ile proteinlerin koagüle olması arasında büyük bir ilişkinin olması, onların, büyük bir kısminin proteinlerden yapıldığım kanıtlar. Doğal olarak enzimler, proteinlerin bir kısmı gibi üçüncül yapıya sahiptir veya en azından moleküllerinin bir kısmı bu yapıdadır. Fakat yüksek sıcaklıklarda bu helozonik ya da üçüncül yapı parçalandığından ya da birbiri üzerine yığıldığından, protein koagüle olur ve enzim etkisiz hale geçer (sütün kaynatılmasında, bakteri enzimlerinin etkisiz hale geçmesi ile ekşime önlenir; bu yoldan teknikte büyük ölçüde yararlanılır; konserve vs. yapımında). Düşük sıcaklıklar enzimin etkinliğini azaltır. 0°C’de enzim ya hiç ya da pek az işlev gösterir; fakat soğuğun enzimin yapışım bozduğu görülmemiştir. Sıcaklık eski hale döndüğünde etkinlik yine başlar (dondurmak suretiyle besin maddelerinin saklanması, yine enzimlerin etkisiz hale geçirilmesiyle sağlanır), insan vücudunda, daha doğrusu sabit sıcaklıklı hayvanlardaki enzimler çoğunluk 37°C’de optimum etkindirler. Daha yüksek sıcaklıklarda (çocuklarda 42, yetişkinlerde 41 °C) enzimler etkisizleşirler; çok defa da koagüle olurlar.

pH
Enzimler pH değişimine karşı çok duyarlıdırlar. Genellikle çok fazla asidik ve alkalik ortamda etkisizdirler. Bazı hallerde enzimler en yüksek etkinliği belirli bir pH derecesinde gösterirler. Bu pH derecesine “Optimum pH” denir. Örneğin, proteini parçalayan pepsin, midenin 2 pH’lık asidik ortamında maksimum çalışır; buna zıt olarak pankreastan salgılanan ve yine protein sindiriminde rol alan tripsin, ancak 8,5 pH’de optimum olarak çalışabilir. pH’la ilgili olmasının nedeni, yapılarında proteinleri taşımalarındandır. Ola ki, pH’a bağlı olarak protein molekülü üzerinde çeşitli elektrik yüklenmeleri ve buna bağlı olarak dış yüz şekli (üçüncül yapı) meydana gelmekte ve substratla-enzim uyuşmasını sağlamaktadır. Belki de bu elektrik yüklenmesi enzim-substrat arasındaki çekiciliği artırmaktadır. Kuvvetli asitler ve bazlar enzimleri koagüle ederler.

Enzim /Substrat Derişimi
Eğer pH ve sıcaklık sabit tutulursa, enzim/substrat derişimi arasındaki orana bağlı olarak bir tepkime hızı görülür. Substratın ya da enzimin fazla olması bu hızı değişik şekillerde etkileyebilir. Bol substrat bulunan bir ortama eklenecek enzim, son ürünün miktarım artıracaktır.
Diğer Kimyasal Maddeler ve Suyun Etkisi
Birçok kimyasal madde enzimleri etkisiz hale getirir; örneğin, siyanit, solunumda önemli rol oynayan sitokrom oksidaz enzimin! etkileyerek inhibe eder (Şekil 2.15/c). Ölüm meydana gelebilir. Florit, glikozu laktik aside çeviren enzim kademelerine etki eder. Hatta enzimin bizzat kendisi zehir etkisi yapabilir; örneğin, 1 mg. kristal tripsin, farenin damarına enjekte edilirse ölüm meydana gelir. Bazı yılan, arı ve akrep zehirleri de enzimatik etki göstererek kan hücrelerin! ya da diğer dokuları tahrip ederler.
Enzimlerin büyük bir kısmı işlevlerini su içerisinde gösterdiklerinden, suyun miktarı da enzim işlevinde etken bir koşuldur. Genellikle % 15′in altında su içeren ortamlarda, enzimler işlev göstermezler. Reçel ve pekmez yapımında bu faktör önemlidir. Sulandırılan reçelin, balın ya da pekmezin vs.nin mayalanması ve ekşimesi bu yüzdendir. Hatta tahıl alımlarında su oranının % 15′in altında istenmesi de bu nedene dayanır.

Yorum ekle 30 Kasım 2006

Ekosistem Nedir

Yorum ekle 30 Kasım 2006

Çevre Kirliliği Nedir

İnsanın içinde evrim geçirdiği ortam olan çevre , her zaman farkında olmadığı doğal olaylar ile yaşama koşullarından , yani insanların doğal ortam ile uyuşma biçimin de oluşur. Çevre kavramı yakın bir dönem bazı ülkelerde doğanın , aşağı , yukarı tam anlamıyla “Evcilleştirilmesi’nin yanı sıra , bazı tehlikelerle ve yıkıma uğratıldığı sırada sıra da ortaya çıkmıştır. Söz konusu yıkım , bitkileri , hayvanları hatta insanları kapsar. İçinde yaşadığımız doğal çevre , bütünüyle ensel . hayvansal , bitkisel türlerin , yaşamını yöneten ve yıkıcı süreçler ile yapıcı süreçler arasında ortaya çıkan bir denge sistemidir.

Değişiklikler dengeyi tehlikeye sokmadan gerçekleşebilir , ama süreçlerin geriye geri ye dönme eşiğini aştıkları çevre sistemi için tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Çünkü türlerin gelişmesi , rastlantı sonucu değildir.
Hiçbir tür öbüründen bağımsız değildir. Yiyecek bulma düzeyinde olduğu gibi , ortamı aynı durumda tutma gibi daha yüksek bir düzeyde de , türler bu dengeyi sürdürmede kesin rol oynarlar; dolayısıyla bu ortamda yaşayabilmeleri uiçinde birbirlerine gereksinmeler vardır. Sözgelimi , bir toprak ekilsin yada ekilmesin gibi çeşitli türlerin ve maddelerin ortak etkilerinin bir sonucudur.
Bitkilerin üstünde yetiştiği onlara besin sağlayan toprakta onları besleyecek kadar maden tuzu ve su bulunması gerekir. Bitkiler ve bakterilerin ışık ışınlarının enerjisiyle ( ışıl birleşim olayı ) kimyasal maddeleri : (mineral tuzlar, karbon ) ve daha karmaşık maddeleri (Proteinler yada aproteinler oluştururlar . Böceklerin ve bitkilerin işbirliği , her türlü yaşamı olanaksızlaştıracak organik atıkların ortadan kalkmasını sağlar.

ÇEVRE İLİŞKİSİ

İnsan Yaşamı , dengeler üzerine kurulmuştur . Belki eden önemlisi , insanın uyumlu ilişkisi sonucu çevresi ile oluşturduğu doğal dengedir.

Sağlıklı yaşamın en temel şartlarından biri , doğal dengesi bozulmamış , temiz bir çevrede yaşamaktadır. 1982 Anayasasının da herkes sağlıklı ve dengeli gir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek , çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların görevidir, şeklindeki hüküm 56 . maddede yer alınmıştır.

1983 ‘te yürürlüğe konan 2872 sayılı çevre kanunu ile bu kanunda büyük bir boşluk oluşturmuş ve çıkarılan yönetmeliklerle kanununun daha işler hale getirilmesine çalışılmıştır.

Ekolojik dengeyi hızla bozarak çevre sorunlarına sebep olan insan bu sorunların kendine önemsi ve sağlığını olumsuz yönde etkilemesi üzerine çevre sorunu farkına varabilmiştir.
Doğal dengenin doğal dengenin bozulmasında en büyük etkenlerden biri hızlı nüfus artışı ve çarpık kentleşmedir. Sağlıksız yapılaşmanın getirdiği sonuç ise sağlıksız bir çevre ve sağlıksız insanlardır. Çevre kirlenmesinin önlenmesi , ana ilke insan sağlığının korunmasının sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamasını amaçlar . Bu nedenle kirlenmenin önlenmesinin amacı , başta insan sağlığı olmak üzere diğer canlıların dengeli ve temiz bir ortamda yaşamlarını sürdürmelerini sağlamaktadır.

Tarımsal mücadele ilaçların besin zincirine karışarak insan vücudunda . Hatta anne sütünde depolandıkları araştırmalara saptanmıştır. Birlemiş milletler çevre komisyonu (UNEP ) raporuna göre yoksul ülkelerde Yaşayan 1. Milyar insan bulunmaktadır.
Her gün 3500 çocuk önlenebilir hastalıklardan ölmektedir. Bu hastalıkların en büyük nedeni sağlıksız çevre koşulları ile olur. Sonuç olarak yurttaşlar kanunla temiz çevre de yaşama hakları yanında çevreyi koruma ödevini yüklenmişlerdir ve bu görevi ve bu görevi yerine getirmelidirler.

ÇEVRE KİRLİLİĞİ

Çevre kirliliği dünyada olduğu gibi , gün geçtikçe artan boyutlarıyla ülkemizde de önemini hissettirmektedir. Kirlenme , doğal kaynaklarımızı kullanılmaz hale getirirken , insanlarımı da tedirgin etmektedir. Artan nüfus ve sanayileşme ile birlikte ; kullanım sonucu ulaşan artık modellerin miktarı ve özellikleri , günümüzde öylesine büyümüştür ki , doğanın , doğanın kontrolsüz bir biçimde atılan artıkların özümlemesi artık mümkün olmamaktadır.

Yerküremizi saran ve mor ötesi ışınların %98’ini emerek zararlı etkilerden koruyan ozon tabakasının kutuplar üzerinde incelediği belirlenmiş, dünyada da “OZON ALARMI” verilmiştir. Ozon tabakasında ki bu inceleme ( ERİME) , insanlarda ve hayvanlarda çeşitli kanser türlerini hızla artmasına okyanuslarda besin zincirinin bozulmasına yol açabilecektir.

Asit yağmurları , on binlerce hektar ormanın tahrip olmasına neden olmuştur. “ SERA ETKİSİ” nedeni ile , 21. yüzyıla vardığımız da ısı artışı tarım alanlarının değişmesine , deniz seviyesinin yükselerek kıyı kentlerinin sular altında kalmasına neden olabilecektir.

İçinde bulunduğumuz yüzyıl, birçok teknolojik yararları insanlara sunarken, bir yandan da insanlığın ortak malı olarak çevreden geri getirilmesi zor , hatta mümkün olmayan varlıkları da alıp götürmektedir.

20. yy. da dünyadaki hızlı nüfus artışı , sanayileşme , kentleşme ve gelişen teknoloji ile doğal fiziksel kaynaklardan aşırı derecede ve dengesiz şekilde yaralanılmıştır. Bu nedenle , yeryüzünde kullanılmayan , doğallığını koruyabilen alanların sayısı gün geçtikçe azalmakta su, hava, toprak ve orman gibi , insan yaşamı için de hayati öneme sahip unsurların kirlenmesi ve tahribi de her geçen gün artmaktadır.

1. SU KİRLENMESİ

Yer yüzündeki sular , güneşin sağladığı enerji ile sürekli bir döngü içinde bulunur . İnsanlar , ihtiyaçları için , suyu bu döngüden alır ve kullandıktan sonra tekrar aynı döngüye iade eder. Bu süreç sırasında suya karışan maddeler , suyu fiziksel , kimyasal ve biyolojik özelliklerini değiştirerek. “SU KİRLİLİĞİ” olarak adlandırılan durum ortaya çıkar.

Su kirlenmesi , su kaynağının fiziksel , kimyasal , bakteriyolojik , radyoaktif ve ekolojik özelliklerinin olumsuz yönde değişmesi şeklinde olur.

a) NEDENLERİ VE ÇEŞİTLERİ

Su kirliliğine etki eden ana unsurları dört başlık altında toplama mümkündür :

Sanayileşme
Kentleşme
Nüfus artışı
Tarımsal mücadele ilaçları ve kimyasal gübreler.

Özellikle Türkiye’de sanayi kuruluşlarının , sıvı atıkları ile su kirliliğine neden oldukları bilinmektedir. Ayrıca sanayileşme hareketleri ile kente göç olayı da başlamış ve bu durum , hızlı ve düzensiz kentleşmeye sebep olmuştur. Nüfus artışı , tarımsal mücadele ilaçların ve kimyasal gübrelerin bilinçsizce aşırı kullanımda göz önüne alındığında su kirlenmesine etki eden unsurlar açıkça ortaya çıkmaktadır.

Bu unsurların meydana getirdiği su kirliliğine neden olan başlıca kirleticiler , endüstriyel ve evsel atıklar , kimyasal kirleticiler ve tarımda verimli arttırma amacıyla kullanılan doğal ve yapay maddelerdir. Tarım ilaçları , deterjanlar , maddecilikte kullanılan maddelerin asitli atıkları , radyoaktif atıklar bu kirleticilerden birkaçıdır.

Bu atıklar , arttırılmadan su ortamlarına boşaltıldıklarında ya da bu atıklarla kirlenen topraklardan sulara taşındıkları zaman su kirliliğine neden olurlar.

b ) EVSEL KİRLENME

Evsel atıklar , yerleşim alanlarından gelen atık sulardır. Bu nedenle , her yerleşim bölgesi , su kullanım miktarına , sanayilerin varlığına ve cinsine iklime insanların hayat sigortalarına ve alışkanlıklarına bağlı olarak değişik özelliklerde atık su üretir.
Yerleşim birimlerindeki atık sular arıtılmadan deniz , göl akarsu vb. alıcı ortamlara boşaltılmaktadır.

Özellikle su havzaları yöresinde kurulan gecekondulardan yayılan atıklar , topraktan süzülerek su kaynaklarında kirliliğe neden olmaktadır.

Kıyılarımız hem endüstriyel hem de evsel atıklarla sürekli kirletilmektedir. Mesela Karadeniz kıyıları boyunca endüstriyel kuruluşların diğer bölgelerimize göre nicel ( sayısal ) olarak azlığı , bu kıyılarımızda evsel atıklarla kirlenmeyi ön plana çıkarmaktadır. Yalnız doğu Karadeniz kıyıları boyunca , kurulu bulunan balık yağı ve balık unu fabrikalarının atıkları ihmal edilmeyecek boyutlardadır.

Su kirliliğinin bir nedeni de , evsel atık sulardır . evsel atık sulardır. Evsel atık sularının kirliliğinde, “sert ( biyolojik parçalanmaya dayanıklı ) deterjan” atıklarının önemli payı vardır.
Deniz göl vb. alıcı ortamlarla yakın kurulan büyük kentlerde evsel atıkların çok fazla olduğu göz önüne alınırsa , kirlenmenin de buralarda büyük boyutlarda yaşandığı rahatlıkla söylenebilir.

c ) TARIMSAL ATIKLAR

Tarımsal çalışmaların gereği olarak tarım zararları ile mücadele amacıyla kullanılan plastiklerin , veriminin arttırılması için toprağa verilen gübrelerin ve otlaklarla oluşan yüzey akışı , erozyon ve toprağın sürülmesi sonucu çıkan toz-toprak , hayvan ve bitki artığı ile sap saman dahil olmak üzere her türlü tarımsal çalışma sonucu meydana gelen katı ve sıvı artıklarının sebep olduğu kirlilik , “tarımsal kirlilik “ olarak tanımlanmaktadır.

HAVA KİRLENMESİ

Hava atmosferi meydana getiren gazların karışımıdır . Hacim olarak %78 nitrojen %21, oksijen %0,93 argon %0,03 karbondioksit bulunan havada , çok az miktarda diğer gazlarda bulunmaktadır. Havanın bu doğal bileşimini değiştiren her türlü madde ve etki kirliliktir. Hava kirlenmesi, havanın değişimi veya bu yapıda toz , gaz , is , duman , koku , su buharı , aesol halinde bulunabilecek kirleticilerin , insan ve diğer canlılar ile fiziki çevreye zarar verici miktarda yükselmesi olarak tarif edilebilir.

A ) NEDENLERİ VE ÇEŞİTLERİ

Hızlı nüfus artışı ve buna paralel olarak büyük şehirlerde nüfus yoğunlaşması ,

Özellikle şehirleşme ve endüstrileşme , hatalı yer seçimleri,
Kömür ve petrol gibi yakıtların aşırı kullanılmasıyla hayvanın doğal bileşiminin bozulması ,

Trafik kuralları ve çevre konusundaki bilgi eksikliği ,

Kanunun , her şeye rağmen yeterince önemsemeyişi , hava kirliliğinin başlıca nedenleri ve büyük boyutlara ulaşmasında etken faktörlerdir.

Çok değişik faktörlerin rol oynamasına rağmen , hava kirlenmesinin nedenleri genel olarak kentleşme ve endüstrileşme şeklinde ikiye ayrılabilir.

KENTLEŞME

Hızlı kentleşme , hava kirliliğinin önemli sebeplerindendir. Kentlerdeki kirliliğinde büyük ölçüde ısıtma sistemlerinden , yakma tekniği ve yakıt kalitesinden , ayrıca motorlu taşıtlardan kaynaklandığı bilinmektedir. Bunlar kentlerin meteolojik ve topografik şartlara göre yanlış yerleşmesi yeşil alan azlığı da kirliliğe etki etmektedir.

İstanbul , Ankara , İzmir , Eskişehir , Bursa , Gaziantep , Kocaeli , Samsun, Zonguldak , Trabzon , Erzurum , Diyarbakır , Hava kirliliğinin yaşandığı şehirler arasındadır. Bu kentlerimizdeki hava kirliliğinin başlıca sı , enerji kaynağı olarak düşük kaliteli ve bol kükürtlü linyit kullanılmasıdır.

Bugün özellikle motorlu kara taşıtlarının egzoslarından kaynaklanan hava kirliliğinin tehlikeli boyutlara ulaştığı , bilimsel araştırmalarla ortaya konmuş bir gerçektir . Bu problem özellikle büyük kentlerde ısınma ve endüstri kaynaklı tüm kirlilikleri aşmış ve bu nedenle de acil ve kalıcı önlemleri gerektiren bir çevre sorunu haline gelmiştir. 

Yorum ekle 30 Kasım 2006

Botanik Park Nedir

Botanik:Bitkibilim olarak da bilinir,biyolojinin bitkilerle ilgilenen ve bütün bitkisel yaşam biçimlerinin yapısını,özelliklerini ve biyokimyasal süreçlerini inceleyen daldır. Botanik genellikle dört ana bölüme ayrılır:Morfoloji,fizyoloji,ekoloji ve sistematik botanik.Bitkilerin yapısal özellikleri ve biçimleriyle ilgilenen morfolojinin altbölümleri,hücreyi inceleyen sitoloji ya da hücrebilim,dokuları inceleyen histoloji ya da dokubilim,dokuları organ düzeyinde ele alan bitki anatomisi,yaşam çevrimini inceleyen üreme morfolojisi ve bitkilerin gelişmesini inceleyen morfogenez ya da deneysel morfolojidir.

Fizyoloji bitkilerin işlevsel birimleriyle ilgilenir.Ekoloji,bitkilerin yaşadıkları çevreyle karşılıklı ilişki ve etkileşimini konu alır.Sistematik botanik ise bitkilerin tanımlanması,sınıflandırılması ve adlandırılmasıyla ilgilidir.Botaniğin bu temel bölümlerine ek olarak,bakterileri inceleyen bakteriyoloji,mantarları inceleyen mikoloji,algleri inceleyen algoloji ya da fikoloji,karayosunlarını inceleyen briyoloji,eğrelti ve benzeri bitkileri inceleyen pteridoloji,fosil bitkileri inceleyen paleobotani,canlı ya da fosil sporları ve çiçektozlarını inceleyen palinoloji,bitki hastalıklarıyla ilgilenen bitki patolojisi,insana  yararlı bitkilerle ilgilenen ekonomik botanik ile geçmişteki ve bugünkü gelişmemiş toplumların çeşitli amaçlarla kullandıkları bitkileri araştıran etnobotanik gibi uzmanlık dalları gelişmiştir.Öte yandan botaniğin tarım,bahçecilik,ormancılık,eczacılık gibi bilim dallarıyla da yakın ilişkisi vardır.
Aristoteles’in öğrencisi olan ve botaniğin kurucusu olarak kabul edilen Theophrastos’un bitki morfolojisi,sınıflandırması ve bitkilerin doğa tarihiyle ilgili kavramları yüzyıllarca tartışmasız olarak benimsenmiştir.Bu büyük bilginin tahminen 200 kadar botanik incelemesinden yalnızca ikisi,De causis plantarum(Bitkilerin Nedenleri Üstüne) ve De historia plantarum(Bitkiler Tarihi Üstüne) Latince çevirileriyle günümüze ulaşabilmiştir.iS 1. yüzyılda yaşamış Yunanlı botanikçi Pedanios Dioskorides ise Peri hyles iatrikes(Latince De materia medica;Bitkiler Kitabi) adlı yapıtında, 600 kadar bitkinin yetişme yerlerini, biçimsel özelliklerini ve tıbbi kullanımlarını tanımlamıştır. Bitkileri ağaçlar, çalılar ve otlar biçiminde sınıflandıran Theophrastos’a karşılık,Dioskorides aromatik bitkiler, yenen bitkiler ve şifalı bitkiler olarak üç ana gruba ayırır. Dioskorides’in çağdaşı olan Romalı doğa bilgini Plinius, öncüllerinden daha özgün çalışmalar yapmadı ama,Historia naturalis(Doğa Tarihi)adi altında derlediği 37 ciltlik büyük doğa ansiklopedisinin 16 cildini bitkilere ayırdı. 15 ve 16. yy’larda tıbbi bitkileri tanımlayan pek çok kitap yayımlandı.16. yüzyılda merceklerin bulunması ve birleşik mikroskobun geliştirilmesi,bitkilerle ilgili zengin buluşlar çağını açtı.17. yüzyıl botanikçileri yalnızca tıbbi bitkileri incelemekten vazgeçip,dünyanın her yerinde yetişen bütün bitkileri araştırmaya başladılar.Bu çağın en önemli botanikçilerinden biri olan Gaspard Bauhin,bitkileri iki sözcükle adlandırma sistemini Linnaeus’tan önce kullanan ilk botanikçidir.1665’te Robert Hooke,bitki dokuları üzerinde mikroskopla yaptığı gözlemlerin sonuçlarını Micrographia(Mikro çizimler) adıyla yayımladı.İzleyen 10 yıl içinde Nehemiah Grew ve Marcello Malphighi bitki anatomisi üzerinde önemli çalışmalar yaptılar. Stephen Hales,başarılı çalışmalarıyla deneysel bitki fizyolojisinin temellerini attı ve Vegetable Statick’te (1727;Bitki Statiği) suyun bitkilerdeki hareketini açıkladı.1753’te Linnaeus, dünyanın çeşitli yerlerinde yetişen 6 bin bitki türünü tanımladığı Species plantorum’u (Bitki Türleri) yayımladı.Bugün bile bitki sınıflandırmasının temel başvuru kitabi sayılan bu yapıtında, bitkileri cins ve tür adıyla veren ikili adlandırma sistemini geliştirdi; ayrıca bitkileri eşey organlarına göre tanımlayıp sınıflandırmayı önerdi. Günümüzde, bitki coğrafyası, bitki ekolojisi, bitki kimyası, topluluk genetiği gibi ilgili dalların ve bitki hücresinin incelenmesinde başvurulan yeni tekniklerin (hücre genetiği, hücre taksonomisi) katkısıyla, sistematik botanik büyük bir gelişmeye konu olmuştur. Botanik park:Yalnızca çevreyi güzelleştirmek amacıyla düzenlenmediği için öbür bahçe ve parklardan oldukça farklıdır.Bu parklar,bir yörenin yerli bitkileriyle o iklimde yetişmeyen bitki örneklerini bir araya derleyip özel bakım altında iklime uyum sağlamalarını amaçlayan zengin bir bitki koleksiyonudur.Parkın görünümünü güzelleştirmek için bazen aralarına ağaç ve çalılar dikilse de, bitkilerin yerleşme düzeninde mutlaka bilimsel sınıflandırma gözetilir;yani aynı familya,cins ve türden bitkilerin bir arada bulunmasına özen gösterilir.Böylece hem aranan bitki kolayca bulunabilir,hem de türler arasındaki yapısal benzerlikler ön plana çıkar.Her bitki örneğinin yanına ya da üstüne de anayurdu,halk arasında bilinen adı ve Latince adı yazılır.
Özellikle bitki grupları arasındaki akrabalık ilişkilerini yansıtmak amacıyla düzenlenmiş canlı bitki koleksiyonudur.Bugün botanik parkları daha çok süs bitkilerini sergilerken akrabalıklarını yansıtmaya da özen göstererek, hem göz beğenisini okşamak, hem de taksonomi bilgisi vermek gibi ikili bir görev üstlenir.Bir zamanlar halk hekimliğinde kullanılan ve ilk botanik parklarının en değerli örnekleri olan tıbbi bitkiler bugün ancak tarihsel değer taşır ve çağdaş bitki koleksiyonunda özel bir yer tutmaz.Odunsu bitkilerin (ağaç ve çalılar) yetiştirildiği botanik parklarına arboretum denir.Arboretum, kendi başına ayrı bir koleksiyon oluşturabileceği gibi, botanik parkları içinde ayrı bir bölüm olarak da düzenlenebilir.Böyle bir koleksiyondaki bitki sayısı bahçeye ayrılan alanın büyüklüğüne, kuruluşun bilimsel ve mali kaynaklarına bağlı olarak da değişir. Kentleşmenin artmasıyla botanik parkları da sanayileşmiş ülkenin kültür kaynakları arasına girmiştir.Bu parklar, doğadan uzak yaşayan kent insanlarına doğanın bir parçasını sunarak, istedikleri zaman toplumdan ve gürültüden uzaklaşma olanağı  sağlar.  Botanik parklarının en eski örneklerine Çin’de ve Akdeniz kıyısındaki ülkelerde rastlanır.Bunlar gerçekte, meyve ağaçlarını, sebzeleri ve ilaç yapımında kullanılan şifalı bitkileri yetiştirmek için kullanılmıştır. Matbaanın bulunmasından sonra, bitki konusunda yüzyıllardır yazılmış kitaplar geniş kitlelere yayıldı; ayrıca şifalı bitkiler konusundaki yayınlar arttı.Bu gelişmeler  botanik parklarının kurulması düşüncesini akla getirdi. Avrupa’da 16. yüzyılın sonunda bu tür beş park varken, 20. yüzyıl ortalarına değin sayıları yüzleri buldu.Bu parklardan ilk ikisi İtalya’da Padova ve Piza’da kurulmuştu(1545). Başlangıçta botanik parkları üniversitelerin tıp okullarında kuruluyordu; o zamanın botanikçileri de tıp profesörleriydi. Parklarda ilaç yapımında kullanılan bitkilerin yetiştirilmesiyle ilgili eğitim yapılıyordu. Bu botanikçiler ayrıca başka hizmetler de verirlerdi.Örneğin 16. yüzyıl botanikçilerinden Carolus Clusius, Leiden’deki botanik parkında büyük bir soğanlı bitki koleksiyonu oluşturmuştu.Bu koleksiyon Felemenk’te soğanlı bitki endüstrisinin başlamasını sağladı.
İsviçreli bir hekim ve botanikçi olan Jean Gesner 1800’lerin başlarındaki bir yazısında  18. yüzyılın sonunda Avrupa’da 1600 botanik parkının bulunduğunu yazmıştı. 18 ve 19. yüzyıllarda botanik bilimi hızla gelişti; bu dönemde önemli botanikçilerin bir çoğu botanik parklarının yöneticileriydi.O zamandan bu yana, eğitim ve tıbbi bitki parkı biçimindeki klasik botanik parkları azaldı, onların yerini temelde bitki kültürünün ve süs bitkileri ile özel bitkilerin sergilenmesinin amaçlandığı parklar aldı. Büyük canlı bitki koleksiyonları, hem araştırmacılar için önemli kaynaklar oluşturur hem de halkın bitkiler ve yetiştirilmeleri konusunda bilgi edinmesine olanak sağlar.Bazı botanik parklarında her yıl yetişkinler ve çocuklar için bitki yetiştirme kursları düzenlenir. Botanik parkları, değerli genetik özellikler taşıyan türleri içerdiği için, yeni bitki çeşitlerinin üretilmesinde çok önemli birer kaynaktır.Örneğin Pennsylvania’daki Longwood Parkları, ABD Tarım Bakanlığı’nın iş birliği ile süs bitkileri ve yeni çeşitler üretebilecek türler toplamak üzere çeşitli geziler düzenlemektedir.İngiltere’deki Kew Kraliyet Botanik Parkı da bitki toplama gezileri düzenlemekte ve ekonomik değeri olan bitkileri, dünya üstünde yetişebildikleri en uygun ortamın bulunduğu yerleri dağıtmaktadır.Burası ayrıca kauçuk ağacı(Hevea brasiliensis), ananas, muz, çay, kahve, kakao, çeşitli kereste ağaçları ve kınakına gibi bitkilerle, ilaç ham maddesi elde edilen başka bazı bitkileri dünyaya tanıtmış ve yaymıştır. Bir botanik parkı düzenlenirken benzer bitkilerin bir araya konması geleneksel bir uygulamadır.Gene de güzel görüntüler yaratmak göz ardı edilmez, ağaç ve çalılar, kendi taksonomik gruplarından otsu bitkilerin arasına serpiştirilir. Botanik parklarında, genellikle bitkilerin çoğaltılmasında ya da mevsim değişikliklerinden etkilenen bitkilerin yetiştirilmesinde seralar kullanılır.Kışlar soğuk olan yerlerde tropik orkideler, tropik eğreltiler, tropik ve astropik bölgelerin ekonomik bitkileri, kaktüsler, Afrika menekşeleri ve begonyalar gibi bitkiler bu seralarda yetiştirilir. Büyük bitki koleksiyonları oluşturulmak isteniyorsa, türler için belirli mevsimlerde uygun sıcaklık koşulları sağlayan depolama alanları kurulur. Aşırı soğuğa dayanamayan,  ama soğuk bir döneme de gereksinim duyan genç bitkilerin kışı geçirmesi için de özel soğuk seralar da kullanılabilir. Gene sıcak yaz güneşine dayanamayan bitkilerin yetiştirilebileceği ve bazı bitkilerin de geçici olarak depolanabileceği, çıtalardan yapılmış gölgeliklerden yararlanabilir. Birçok botanik parkında bir de herbaryum (kurutulmuş bitki koleksiyonu) vardır. Herbaryumdaki bitki türleri bilimsel adlarının yanısıra nereden toplandıkları, nasıl büyüdükleri gibi bilgileri içerecek biçimde etiketlenir. Türler familya ve cinslerine göre dosyalanır ve hazır örnek olarak elde bulundurulur. Birçok botanik parkı üniversitelerde işbirliği içinde çalışır.Böyle bahçeler bitki taksonomistleri için gerekli hizmetleri de sunar. Büyük botanik parklarının çoğunda teknik dergiler ve halk için broşürler yayınlanır, ayrıca resimli kitaplar ve filmler hazırlanır. Bitki koleksiyonlarının korunmasında ilk koşul, kuskusuz bitki kültürünün iyi yapılmasıdır.Kentlerdeki botanik parkları için çimenliklerin bakimi özellikle önemlidir;halkın gözünde bir bahçenin değeri bitki koleksiyonlarının yetkinliğinden çok, genel görünüşü ile ölçülür.Ağaç ve çalı koleksiyonları sistemli budama ister ve hiçbir önemli ağaç bakımsızlığa iki yıldan fazla dayanmaz.Yaslı ağaçların budanması özel ilgi gerektirir; yaraların çürümemesine dikkat edilmelidir.Parazit ve hastalıkların denetimi için sık sık ilaçlama yapılmalıdır. Eskiden botanik parklarında yeni bitki çeşitleri, toplayıcıların çoğunlukla uzak yerleri araştırma gezilerine gönderilmesiyle elde edilirdi.Bu toplayıcılar, doğada yetişen yeni türleri araştırıp, istenen bitki örneklerini parka getirirlerdi.Günümüzde, fidecilik sanayisi çok gelişmiş ve birçok küçük kuruluş belirli bitki gruplarında uzmanlaşmıştır.Sayısız bitki türü ve kültür çeşidi dikilmeye hazır olarak, doğrudan böyle kuruluşlardan satın alınabilmektedir.Botanik parkları arasında da sık sık tohum ve nadir bitki değiş tokuşu yapılır.Bazı parklar, yıllık tohum değiş tokuş listeleri yayımlar.Bitki koleksiyonlarının bakimi için gerekli donanım uygulamanın büyüklüğüne bağlıdır.Park personeli, alet ve benzeri için binalardan başka eğitim programı yürüten botanik parkları için sınıflar da gereklidir. Öğrencilerin uygulamaya yönelik çalışmaları için bir uygulama serası da düzenlenebilir.Soğanlı Botanik Parkı:Günümüzde hızlı nüfus artışları ve kentlere olan göçler nedeniyle çevresel değişiklikleri de beraberinde getirmektedir. Bu durum kentlerdeki yaşamı olumsuz yönde etkilemektedir. Bursa da bu olumsuz gelişmelerden payını fazlasıyla alan şehirlerin başında gelmektedir.Soğanlı Botanik Parkı kente bol oksijen sağlamak, ova ile şehri doğal yaşam kültürünün zengin örnekleri ile birleştirmek ve yeşil Bursa’ya yeni bir dinlenme ve sağlıklı spor alanları kazandırmak amacıyla inşa edilmiştir. Çevre ile uyumlu, sürdürülebilir kalkınma modellerinin geliştirilmesi ve yaşanabilir bir çevre için Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Erdem SAKER kent genelinde bir dizi Parklar Projelendirilmesi direktifi vermiştir. Başkanın talimatları doğrultusunda Çağdaş bir kent tanımına uygun yeşil alanlar zincirinin ilk halkasını Soğanlı Kent Parkı oluşturmuştur. Soğanlı Kent Parkı çağdaş kentlerde örnekleri görülen kent parkının Bursa halkına sunmayı hedeflediği aktiviteleri ve üniteleri ile şehrin yeni cazibe merkezi olmuştur.1995 yılında yapımına başlanan Soğanlı Kent Parkı iki kısımdan oluşmaktadır.Toplam alanı 580.000 m²’dir. Birinci kısım 380.000 m² olup ikinci kısım ise 200.000 m² alanda Hayvanat Bahçesi olarak Projelendirilmiştir.500 araç kapasiteli 3 oto parkı, 3 giriş kapısı bulunan parkın birinci kısmında 1800 m.lik bisiklet yolu, 2000 m koşu yolu, 11.730 m yürüyüş yolu, 13.850 m² suni göl, idare binası, bir kafeterya, üç büfe, beş wc bulunmaktadır.Otantik Bursa Evlerinin mimarisinin yaratılacağı 5 adet restoran ve kebapçı gibi ün yapmış müessese sahipleri bu bölgede hizmet verecekleri binaların yapımını 10 yıllık kira karşılığı inşaatı üstlenmiş, işletmecilere verilmiştir.Parkın içme suyu, aydınlatma ve otomatik sulama sistemleri tamamlanmıştır. Soğanlı Kent Parkında değişik türde 2500 ithal olmak üzere 7500 adet ağaç dikilmiştir. Ayrıca Park alanı içinde yer alan bir sahada 38 ayrı Hayvan figürlerinden oluşan ağaç dikilmiştir. 200.000 m².lik alan çimlendirilmiş, 40 bin adet çalı dikilmiştir. Spor aktivitesi olarak koşu parkı, masa tenisi ve dünya standartlarında model otomobil yarış pisti halkın  hizmetine sunulmuştur. Park sahasında İngiliz bahçesi, Fransız bahçesi ve Japon bahçesinden oluşan ülke bahçeleri, gül bahçeleri, Rhdodendron-Azeleg bahçesi, renk (Kırmızı, Beyaz, Sari) bahçeleri, kokulu bitkiler bahçesi ve kuğu bahçesi bulunmaktadır.

Yorum ekle 30 Kasım 2006

Mineraller Nedir

İnsanlar ve hayvanlar normal bir büyüme ve çeşitli biyolojik fonksiyonlar için besinler arasında vitaminler yanında inorganik elementlere de ihtiyaç duymaktadırlar. Bu elementler ikiye ayrılırlar; Bol bulunan elementler ve Eser elementlerdir.

1- Bol bulunan elementler
Bu elementlere ihtiyaç fazladır.
Çoğunlukla birden fazla fonksiyon gösterirler.
Bu elementlere örnek olarak;
      Kalsiyum                             Fosfor  
      Magnezyum                        Klor
      Sodyum                              Potasyum
a) Kalsiyum ( Ca )
Kemiğin yapısal elementidir.
Hücre zarı geçirgenliği ve kan pıhtılaşması için önemlidir.
           Bunun yanında kalp işlevleri ve sinir sisteminin düzenlenmesinde rol oynar.
           Hücre sitoplâzmasında önemli bir düzenleyicidir.
           Kan kalsiyum miktarı ile depo kalsiyum miktarı arasındaki dengeyi “parathormon” adındaki hormon sağlar.
           D vitamini; bağırsaklardan kalsiyum emilimini ve kemiklerde birikmesini hızlandırır. Bu yüzden az miktarda D vitamini raşitizme, aşırı D vitamini ise kireçlenmeye neden olur.
           Bunun yanında; ıspanak, kakao gibi besinler ve sitrat, tartarak gibi bileşikler kalsiyum emilimini arttırır.
           Oksalik asit ve tahıllarda bulunan “Phytin” kalsiyum emilimini önler.
          Ani kalsiyum azalmaları kramplara neden olur.
          Sürekli kalsiyum azlığı;
          Büyümede durgunluğa,
          Beslenmede isteksizliğe,
          Metabolizmanın artmasına,
          Raşitizme,
          Bacakta uyuşmalara ve felce,
          Hemoroite,
          Güçsüzlüğe ve sonuçta ölüme neden olur.
           Aniden verilen fazla miktarda D vitamini kalsiyum emilimini arttırır ve tetanos benzeri belirtilere neden olabilir. Çocukların ilkbaharda zaman zaman kasılması bu nedene dayanır.
                       
b) Magnezyum ( Mg )
           Bitkilerde klorofilin temel taşı olduğu için bitkisel besinlerde daha bol bulunur.
           Besinlerde magnezyumun %20-30 ’u ince bağırsağın üst kısmında emilir, %60-70 ‘i ise dışkıyla atılır.
           Kanda proteine bağlı halde bulunan magnezyum, albümin ve globülinlere bağlanır.
           ATP ’den bir fosfat alıcısına fosfat taşımasını katalize ederek ADP ve fosforlaşmış bir yapı oluşturan enzimlerin aktivasyonunda rol alır.
           Magnezyum, ATP ’ye gerek duyulan glikoz kullanımı, yağ, protein, nükleik asit sentezi ve kas kasılmasında önemli görevler alır.
           Magnezyum tarafından etkinleştirilen enzimler beynin fosfolipid, pirüvik asit ve glikoz metabolizmasına girmektedir.
           Mitokondride oksidatif fosforilasyon için de magnezyum istenir.
           Magnezyumun vücuttan esas atılım yolu böbrekler olup terle de önemli atılımı söz konusudur. Uzun süren ateşli hastalıklar ve kas egzersizlerinde toplam magnezyum atılımının %10 –15 ‘i terle gerçekleşir.
           Magnezyum emilimini besinlerdeki laktoz, protein (özellikle serbest aminoasitler), fosfat, kalsiyum, lipidler engeller,
           Magnezyum eksikliğinde;
           Damar genişlemesi,
           Kan miktarında artma,
           Aşırı duyarlılık
           Küçük beynin bazı hücrelerinde bozukluk,
           Böbrek bozuklukları,
           Kramplar,
           Büyümede durgunluk,
           Saç dökülmesi,
           Ödem ortaya çıkar.
           Bu arazlar ancak çok uzun süre magnezyum alınmazsa meydana gelir.
           Gebeliğin son üç ayında, diabetik komanın insülinle tedavisi sırasında, hipertiroidizmde, bazı sindirim sistemi ve böbrek hastalıklarında hipermagnezami görülür.
c) Sodyum ve Klor ( Na ve Cl )
           Sodyum kas liflerinin uyarılmasında ve sinirlerdeki iletimde önemli rol oynar.
           Klor mide salgısında bulunur.
           Klor ayrıca amilaz enziminin aktivatörüdür.
           Sodyum eksikliğinde deride, gözün bağ dokusunda ve üremede bozukluklar görülür.
           Klor eksikliğinde sindirim ve büyüme bozuklukları ortaya çıkar.
           NaCl eksikliğinde, kramplar, baş dönmesi ve baygınlık görülür. Vücut sıvılarının dengesi bozulur.
d) Potasyum ( K )
           Sodyum gibi sinirsel iletimde ve kasların uyarılmasında rol oynar.
           Bitkisel besinlerden alınır.
           Vücutta Na-K oranının sabit tutulması gerekir.
           Büyüyen hayvanlarda günlük potasyum gereksinimi artar.
           Eksikliğinde bazı metabolik bozukluklar görülürken fazlalığı Na-K dengesini bozacağından NaCl ihtiyacını arttırır.
   
e) Fosfor ( P )
           Tüm organizmaların bulundurmak zorunda olduğu elementlerin başında gelir.
           Nükleotitlerin yapıtaşı olan fosfatların oluşumu için kullanılır.
           Karbonhidratların ve yağların yıkımında; RNA ve DNA yapısına girerek kalıtsal bilginin taşınmasında rol alır.
           Fosfolipitlerde fosfat, proteinlerle birlikte embriyonun beslenmesi için salgılanır.
           Organik fosfat; hızlı büyüyen ve hızlı iş gören dokularda (kas ve sinir gibi) bolca bulunur.
           Omurgalı hayvanların kemik ve dişlerinde büyük miktarda vardır.
           Kandaki fosfat miktarı kalsiyum miktarına oranlanarak sabit tutulur.
           Fosfat verilmesi zihin ve vücut işlerini arttırır.
           Fosfat azlığında büyüme durur.
           İskelet bozuklukları görülür.
           Kanda kalsiyumun artması kemiklerden fosfor çekilmesine ve böylece kemiklerin yumuşamasına yol açar.
           Kanda fosforun artması ise kemiklerden kalsiyum çekilmesine neden olur. Ancak bu daha yavaştır.
2- Eser elementler
           Eser elementlere günlük ihtiyaç fazla değildir.
           Enzim tepkimeleri için esas olanlar eser elementlerdir. Bu tepkimelerde üç farklı şekilde yer alırlar.
Enzim tarafından katalizlenen kimyasal tepkimenin yapısında yer alır ve enzimin reaksiyon hızını arttırır.
Substrat veya enzimin aktif merkezi ile kompleks yapar. Bu durumda ikisi de aktif hâle gelir.
Bazı hallerde katalitik faaliyetin bir safhasında elektron alırlar.
           Eser elementlere aşağıdakilere örnek verebiliriz;
          Demir                                                      Krom
          Bakır                                                         Arsenik
          İyot                                                            Silisyum
          Manganez                                                Kalay
          Çinko                                                        Nikel
          Molibden                                                  Vanadyum
          Selenyum                                                Kobalt
          Flor                          
    
a) Demir ( Fe )
           Oksijen taşıyan proteinler olan hemoglobin ve miyoglobinin yapısında yer alır.
           Mitokondrial proteinlerin yapısında görülür.
           Bundan başka; demir emilimi için önemli, demirli bir protein olan “Ferritin” in yapısına katılır.
           Demir ihtiva eden enzimlere örnek olarak;
 H2O2 ‘nin yıkımında görev alan katalaz,
 Peroksitlerle organik bileşiklerin tepkimelerini hızlandıran peroksidaz,
 Besinlerden gelen elektronla oksijenin suya redüksiyonunu katalizleyen sitikrom oksidaz verilebilir.
 Demir-sülfürlü enzimlerse hayvanlar, bitkiler ve bakteri hücrelerinde elektron taşınmasında görevlidirler.    
 Demir eksikliği; fazla miktarda kuvvetli karbonhidrat (şeker, nişasta gibi) ve sütlü beslenmede, kan parazitlerinde ve aşırı kanamada görülür.
 Bu durum; kansızlığa, halsizliğe ve zeka geriliğine neden olur.

b) Bakır ( Cu )
Sitikrom oksidaz enziminin aktivitesinde demirle birlikte rol oynar. Bu aktivitedeki görevi Cu+ ve Cu++ haline dönüşerek elektronu oksijene taşımaktadır.
           Lizil oksidaz enziminin aktif grubunda yer alır. Bu enzim, “kollajen” ve “elastin” polipeptitleri arasında çapraz bağlar yapılmasına yardım eder.
           Bunun yanında; katalaz, feniloksidaz ve aksorbik asit oksidazın yapısına katılır.
           Demirin vücutta düzenli bir şekilde kullanılması için de gereklidir. Bakır olmazsa demir hemoglobine bağlanmaz.
           Yumru ve yapraklı sebzeler, süt, karaciğer, nohut, bakla, ceviz, fındık önemli derecede bakır içerir.
           Bakır ince bağırsaktan emilir.
           Vücutta en çok bakır içeren dokular sırasıyla karaciğer, kalp, beyin ve böbrektir.
           Hayvanlarda bakır eksikliğinde kollajen ve elastin polipeptitleri arasındaki bağlar yapılamayacağından damarlarda kopma ve çatlama görülür.
           Bağırsaktan bakır emiliminde bir hata oluşursa “Menkes Sendromu” ortaya çıkar. Bu hastalıkta plazmada bakır ve bakır oksidaz düzeyi düşüktür. Büyüme yavaşlar, vücut ısısı düşer, saçlar ağarır ve beyinde dejenerasyon meydana gelir.
           Bakır eksikliği kalp hastalığı riskini azaltır.
 Bağırsaktan bakır emilimi artarsa “Wilson hastalığı” görülür. Bakır, beyin ve karaciğerde yığılır. Normalde dışkıyla ve çok azı idrar ile atılır.
 Bakır içeren kapların yemek hazırlanmasında ve servisinde kullanılması  “bakır zehirlenmesi” ne neden olabilir. Bulantı, kusma, midede yanma ve diare bakır zehirlenmesinin belirtileridir.
) İyot ( I )
 Tiroid bezinden salgılanan tiroksin hormonu için gereklidir.
 Deniz ürünlerinde; özellikle süngerlerin spongiolinden yapılmış iskeletlerinde bulunur.
 Brom, klor, nitrat, perklorat ve rhodanid, iyodun yerine geçerek fizyolojik iyon noksanlığına neden olur.
 Thioüre, thiourasil, sulfaguanidin ve lahanadaki thiokasalidan, tiroid bezindeki tirozin oksitlenmesini ve iyotlanmasını önleyerek rahatsızlıklara sebep teşkil eder.
 Bu durumlarda tiroid aşırı büyüyerek guatr hastalığını meydana getirir.
 Embriyonik ve gençlik devrelerinde iyot eksikliği cücelik ve zeka geriliğini (keratinizmus) ortaya çıkarır.
 Ergenlerde iyot eksikliğinde ise “miksödem” hastalığı görülür.
           Fazla iyot “Gravez (Basedow) hastalığı” nı ortaya çıkarır.
d) Manganez ( Mn )
           Manganez, bağ ve kemik dokusu oluşması, büyüme ve üreme fonksiyonları, karbonhidrat ve lipid metabolizması, protein sentezi, mukopolisakkarit üretimi ve fosforilasyonda rol oynar.
           Ceviz, fındık, tahıl ve sebzelerde oldukça yaygın; et, balık gibi besinlerde düşük miktardadır. Bu bakımdan insan ve diğer memeliler manganezi daha çok bitkisel besinlerle alırlar.
           Özellikle çay manganez bakımından zengindir.
           Manganez, en yaygın biçimde mitokondrilerde yer alır. Bu nedenle, mitokondrice zengin hücreler fazla manganez içerirler.
           Manganezin aktivite ettiği enzim grupları arasında hidrolazlar, kinazlar, dekarboksilazlar ve transferazlar bulunur.
           Manganez başlıca arginaz, pirüvatkarboksilaz, süperoksit diomütaz, fosfataz adlı enzimler için yapı taşıdır.
           Manganez, dişide normal fertilite için gerekli olup erkekte manganez eksikliği spermatogenezi bozarak kısırlığa yol açar.
           Bundan başka manganez eksikliğinde gözlenen başlıca bulgular; kan pıhtılaşma kusurları, hipokolesterolemi, dermatit, hipokalsemi, hiperfosforomi ve alkalen fosfataz aktivitesi yükselmesidir.
           Madenciler, ilaç endüstrisi çalışanları, seramik ve cam işçileri ve gıdasına manganez eklenenlerde görülen kronik mangan zehirlenmesi şizofreniye benzer psikiyatrik etki yapar. Parkinson hastalığına yakın nörolojik bozukluklar ortaya çıkarır.
e) Çinko ( Zn )
           Çinko yaklaşık yüz enzimin yapısal komponentidir.
           Bu enzimlerden bazıları; karbonik anhidraz, alkalen fosfataz, RNA ve DNA polimerazlar, timidin kinaz, karboksipeptidazlar ve alkol dehidrojenazdır.
           Bu enzimler incelendiğinde, çinko genelde enzimin aktif bölgesinde bulunmuştur.
           İki yüzyıldan bu yana bilinen ve sayısız araştırmanın kanıtladığı bir bulgu, çinkonun önemli bir yara iyileştirici olduğudur. Bu araştırmalar, çinkonun bağ doku biyosentez ve bütünlüğünde önemli bir eleman olduğunu kanıtlamıştır. Bu nedenle, gıda ile yeterli çinko alınması, özellikle cerrahi girişim sonrası olgularda önem taşır.
           Çinko, protein ve nükleik asit yapılarını moleküler düzeyde stabilize eder.
           Subsellüler organellerin bütünlüğünü korur.
           Taşıma olaylarına katılır.
           İnsülin hormonu vücutta çinko olarak depolanır.
           Dildeki tat alma reseptörlerinin ve nazal boşluktaki koku alma reseptörlerinin düzenli bir şekilde çalışmasını sağlamak çinkonun görevidir.
           Vücutta çinkosu fazla dokular arasında prostat, semen, karaciğer, böbrek, retina ve kemik başta gelir.
           Et, balık ve süt ürünleri gibi proteinli besinler, çinko bakımından zengindir.
           Fazla  protein çinko emilimini arttırırken, yetersiz protein engeller.
           Bitki ve tahıl tanelerinin fitatları, selüloz, hemiselüloz çinko emilimini azaltırlar.
           Bunun yanında kalsiyum, fosfor, flor ve bakır fazlalığı çinkonun bağırsaktan emilebilecek miktarını azaltır.
           Gebelikte fetüs anneden çokça çinko çeker. Bu anne adayına koruyucu olarak folik asit ve vitamin B12 verilmesi, çinko emilimini azaltarak çinko eksikliğini daha da ağırlaştırır.
           Yanıklarda çinko yiter ve bu yüzden yanığın iyileşmesi gecikir.
           Travma ya da önemli ameliyatlarda da çinko kayıpları önem kazanır 
ve bu gibi hallerde çinko eksikliği ortaya çıkabilir.
 Çinko eksikliğinde gözlenecek başlıca bulgular şöyle sıralanabilir;   
         Çocuk ve gençte büyüme geriliği
         Erkekte hipogonadizm
         Hafif dermatit
         İştahsızlık ve kilo kaybı
         Yaraların geç iyileşmesi
         Karanlığa uymada anormallik
         Zayıflamış bağışıklık
f) Molibden ( Mo )
Ksatin oksidaz, nitrat redüktaz ve hidrojenaz gibi flavinli enzimlerin yapısına katılır.
Azot bakterilerinde havadaki azotun bağlanmasını sağlar.
Geviş getirenlerde işkembe bakterilerinin gelişimi için önemlidir.
Molibden her gün yeterli miktarda alınır; eksikliği hemen hemen söz konusu değildir.
Fazla alındığında anemi, iskelet ve kas bozuklukları görülür.
Molibden demirin hemoglobin yapımında kullanılmasını önler.

Yorum ekle 30 Kasım 2006

Fotosentez Nedir

Fotosentez kimyasal bir işlemdir. Önce fotosentez olayının kimyasal formülüne bakalım.  6H2O+6CO2+Güneş Işığı–>C6H12O6+6O2   Bu kimyasal reaksiyonda altı su molekülü ile altı karbondioksit molekülü, Güneş ışığının enerjisi sayesinde birleşmektedir. Ortaya çıkan ve glukoz olarak adlandırdığımız molekül, yüksek enerji içeren bir yapıdır ve tüm besinlerin temel taşını oluşturur.

Kısacası bitkiler fotosentez yaptıklarında, Güneş’ten gelen enerjiyi kullanarak besin üretmiş olurlar. Dünya üzerindeki tek besin üretimi, bitkilerin gerçekleştirdiği bu olağanüstü kimyasal işlemdir. Diğer tüm canlılar bu kaynaktan beslenir. Otobur hayvanlar bitkileri yediklerinde bu Güneş kaynaklı enerjiyi almış olurlar. Etobur hayvanlar ise bitkileri yemiş olan otobur hayvanları yemekle, yine Güneş kaynaklı enerjiyi elde ederler. Biz insanlar da hem bitkiler hem hayvanlar aracılığıyla yine aynı enerjiyi alırız. Bu nedenle, yediğimiz her elma, patates, çikolata ya da biftek, aslında bize Güneş’ten gelen enerjiyi verir. 

 

Fotosentezin çok önemli bir başka sonucu daha vardır. Fotosentez glukoz yanında bir de altı oksijen molekülü açığa çıkarır. Bitkiler bu şekilde  hayvanlar ve insanlar tarafından sürekli “kirletilen” atmosferi temizlerler. İnsanlar ve hayvanlar, atmosferdeki oksijeni yakarak enerji elde ettikleri için, her nefes alışlarında atmosferdeki oksijen oranını biraz daha azaltırlar. Ama bu azalan oksijen, bitkiler tarafından yerine konur. 

 

Kısacası, fotosentez olmasa, bitkiler olmaz, bitkiler olmadığında ise havyanlar ve biz insanlar da var olamayız. Üzerine bastığınız çimlerin, pek önemsemediğiniz ağaçların ya da salata malzemesi yaptığınız bitkilerin derinliklerinde gerçekleşen bu kimyasal reaksiyon, yaşamın temel şartlarından biridir. 

 

Bitkilerin gerçekleştirdikleri fotosentez ile, hayvanların ve insanların enerji tüketimleri arasında tam bir denge vardır. Bitkiler bize glukoz ve oksijen verirler. Biz ise hücrelerimizde glukozu oksijenle birleştirip “yakar”, böylelikle bitkilerin glukoza eklemiş oldukları Güneş enerjisini açığa çıkarıp kullanırız. Yaptığımız şey, aslında fotosentezi tersine çevirmektir. Bunun sonucunda atık madde olarak karbondioksit çıkarır ve bunu ciğerlerimizle atmosfere veririz. Ama bu karbondioksit hemen bitkiler tarafından yeniden fotosentez için kullanılır. Bu mükemmel çevirim böylelikle sürer gider.

Yorum ekle 30 Kasım 2006

Canlıların Çeşitliliği Nedir

Doğal ortamlarında çiftleştiklerinde verimli döller verebilen canlılara tür denir. Türü oluşturan bireylerin kalıtsal ve anatomik yapıları çok benzerdir. İnsan türü, hamsi türü, limon türü gibi. Yeryüzünde yaklaşık olarak 2 milyon civarında canlı türü bulunmaktadır.Bu canlı türlerini benzerlik ve farklılıklarına göre gruplara ayırmaya ise sınıflandırma denir. 

Sınıflandırma türlerin daha kolay, hızlı ve ayrıntılı incelenmesine olanak sağlar. Yeryüzünde yaşayan canlılar, altı büyük sınıflandırma grubuna ayrılarak incelenmiştir. (Virüsler - Bakteriler - Protistler - Mantarlar - Bitkiler - Hayvanlar) 

I. VİRÜSLER 

En küçük ve basit yapılı organizma olarak kabul edilir. Yapısı, kalıtsal madde ve protein kılıftan ibarettir. Kalıtsal madde, virüsün yaşamsal olayları gerçekleştirmesini ve çoğalmasını sağlar. Bazı virüslerde sadece DNA ve bazılarında da sadece RNA şeklinde bulunur. Protein kılıf, kalıtsal maddenin etrafını çevreleyen bir kılıftır. Kalıtsal maddeyi dış etkilerden korur. 

Virüsler hücre zarı, sitoplazma ve enzimleri taşımadıkları için beslenme, solunum, boşaltım, büyüme, sentez, sindirim gibi aktiviteleri gerçekleştirmezler. Bu nedenle mecburi parazit olup ancak canlı bir hücreye girdiği zaman çoğalabilir. Bu durum bulaştığı canlının hastalanmasına neden olur. (Nezle, Grip, Aids, Kuduz, Hepatit gibi.) 

Kendisine uygun bir hücreye girebilen virüs kalıtsal maddesiyle hücre yönetimini ele geçirir. Yeni virüsler, konak hücrenin organelleri ve sitoplazması kullanılarak üretilir. 

  

  

II. BAKTERİLER 

Virüslerden daha büyük bir hücreli mikroskobik organizmalardır. En basit hücre yapısına sahiptirler. Hücre zarı, sitoplazma, hücre çeperi ve ribozomdan oluşurlar. Çok küçük oldukları için hava ve su yardımıyla dünyanın hemen her tarafına taşınabilirler. Çoğalma hızları yüksek olup dünyada fazla ve yaygın olarak bulunurlar. Bakterilerde şu yapılar bulunabilir. 

Hücre zarı : Bakterinin korunmasını ve madde alış verişinin kontrolünü sağlar. 

DNA : Bakterilerin kalıtsal maddesi olup hücre zarı ve sitoplazmadaki olayları denetler. 

Sitoplazma : Taşıdığı enzimlerle canlının yaşam olaylarını gerçekleştirir. 

Enzimler : Sitoplazmada bulunurlar.Beslenme, solunum, sentez ve sindirim olaylarını sağlarlar. 

Ribozom : Her hücrenin kendisine ait özel proteinlerinin sentezlenmesini sağlar. 

Kamçı : Bazılarında bulunur. Sulu ortamlarda bakterinin aktif hareketini sağlar. 

Klorofiller : Bazılarında bulunur. Bakterilerin ışıklı ortamda fotosentez yapmasını sağlar. 

Hücre çeperi : Bakterinin zar ve sitoplazmasına desteklik sağlar. Şeker - protein karışımı bir maddeden oluşur. 

Bakteriler bölünerek çok hızlı bir şekilde çoğalırlar. Uygun olmayan şartlarda çevrelerine bir kapsül oluşturarak spor haline geçerler. 

Şekillerine göre dört çeşit bakteri grubu bulunur; 

Yuvarlak bakteriler : Üzüm tanesi şeklindedir ve kamçı taşımazlar. 

Çubuksu bakteriler : İnce uzun şekilli bakterilerdir. 

Spiral bakteriler : Kıvrık, burgu şekilli bakterilerdir. 

Virgülsü bakteriler : Kamçıları tek ve uzun bakterilerdir. 

Beslenme şekillerine göre 2 çeşit bakteri grubu bulunur. 

a. Üretici bakteriler : Taşıdığı klorofilleri yardımıyla fotosentez yapar ve ihtiyaç duyduğu besinlerin üretilmesini sağlarlar. 

b. Tüketici bakteriler : İhtiyaç duyduğu besinleri dışarıdan hazır olarak alan bakterilerdir. Bunların da yaşama şekillerine göre farklı tipleri bulunur. 

Çürükçül bakteriler : Canlı artık ve kalıntılarını ayrıştırarak besin ihtiyacını karşılarlar. 

Parazit bakteriler : Başka canlıların vücudunda barınarak hazır besin alır ve hastalık oluştururlar. 

Ortak yaşam bakterileri : Birlikte yaşadığı canlıyla karşılıklı madde alış verişi yaparak beslenirler. 

  

Bakterilerin Faydaları 

Çürütücü bakteriler canlı kalıntılarını parçalayarak doğal temizliğin gerçekleşmesini ve toprağın mineral oranının artmasını sağlarlar. 

Maya bakterileri fermantasyon sonucu ürettiği asit ve alkolle besinlerin mayalanmasını sağlar. Turşu, içki, yoğurt oluşumu gibi. 

Ortak yaşam bakterileri, Selülozun sindirilmesi, vitamin üretilmesi ve azotun tutulması gibi olaylarda birlikte yaşadığı canlıya yardımcı olur. 

  

Bakterilerin Zararları 

Patojen ve bazı zararlı bakteriler insanlarda tifo, kolera, zatürre, verem gibi hastalıların oluşmasına neden olurken, bazıları da besinlerin gıda yapısında bozulmalara neden olurlar. 

  

III. PROTİSTLER 

Gelişmiş hücre yapısına sahip olan bir hücreli canlılardır. Vücutları; hücre zarı, sitoplazma, organeller, çekirdek ve bazılarında hareket yapılarından oluşur. Sulu ortamlarda ve canlıların vücudunda yaşayabilirler. Çoğunluğu tüketici olup dışarıdan hazır besin alır. Tatlı sularda yaşayanlarda bulunan kontraktil kofullar fazla suyun boşaltımını sağlar. Hareket özelliklerine göre dört grubu bulunur. 

a. Kamçılılar : Aktif hareketini kamçıları yardımıyla sağlarlar. Öglena türlerinde kloroplast bulunur ve fotosentezle besin üretebilirler. 

b. Kök ayaklılar : Hücre şekillerini değiştirerek yalancı ayak oluştururlar. Böylece besin alma ve aktif hareketlerini gerçekleştirirler. Amip gibi. 

c. Silliler : Hücreleri çevresi kısa sillerle kaplıdır. Sillerin faaliyeti hareket ve beslenmede etkili olur. Yapısında iki tane çekirdek bulunur. Paramesyum gibi. 

d. Sporlular : Çoğalmasını sporlar yardımıyla sağlar. Tamamı iç parazit olup hareket yapıları yoktur. Plazmodyum türü insanda sıtma hastalığını oluşturur. 

  

IV. MANTARLAR 

Bira mayaları haricinde çok hücreli olan canlı grubudur. Tamamı tüketici olarak beslenir. Spor üreterek çoğalırlar. Ancak çevre şartlarına göre başka üreme şekillerini yapan türleride bulunur. Hücreleri gelişmiş yapıda olup çevrelerinde şeker - protein yapısında olan hücre çeperi bulunur. Yedek besinini glikojen şeklinde depo ederler. Dört farklı grubu bulunur. 

a. Küf mantarları : Sporlarının çimlenmesiyle oluşan pamuksu yapıdaki hifleriyle canlı kalıntılarını çürüterek beslenirler. 

b. Şapkalı mantarlar : Sporlarının çimlenmesiyle çayır mantarlarını oluşturur. Topraktaki canlı kalıntılarını ayrıştırarak beslenir. Bir kısmı besin olarak kullanılır. 

c. Bira mayası mantarları : Tek hücreli olup tomurcuklanarak çoğalabilir. Etil alkol fermantasyonu yaparlar. Hamurun mayalanmasında etkilidirler. 

d. Parazit mantarlar : Dış parazit olarak yaşarlar insan, hayvan ve bitkilerde mantar hastalıklarını oluştururlar. 

  

V. BİTKİLER 

Gelişmiş yapılı olan çok hücreli organizmalardır. Çoğunluğu üretici olarak beslenir. Eşeyli yollarla çoğalırlar. Bazı türleri suda bazıları da karada yaşar. Çoğalmalarındaki farklılığa göre iki grubu bulunur. 

  

A. ÇİÇEKLİ BİTKİLER 

En gelişmiş bitki grubudur. Vücudunda bütün bitkisel organları bulundurur. Tohum ve meyve oluşturarak çoğalır. Çiçekli bir bitki dört farklı kısımdan oluşur. 

  

1. Kök 

Gövdenin toprak altındaki uzantısıdır. Bitkiyi toprağa bağlar ve dik tutar. Bitkinin ihtiyaç duyduğu su ve minarellerin topraktan alınmasını sağlar. 

Kök üç kısımdan oluşur. 

Ana kök : Kökün toprakta uzamasını sağlayan temel kısmıdır. 

Yan kök : Kökün toprakta yayılmasını sağlayan çıkıntı kısımlarıdır. 

Emici tüy : Kökün toprakla temasını artıran kılsı yapılardır ve kısa zamanda bol su alınmasını sağlarlar. 

  

Kök Çeşitleri 

Bitkilerde temelde iki çeşit kök bulunur. 

Kazık kök : Ana kök bir tane olup gelişmiş ve uzamıştır. Çevresinde çok sayıda yan kök bulunur. Genelde ağaçlarda bulunur. Çam, söğüt, gül gibi. 

Saçak kök : Ana kök gelişmemiş olup gövdeden çok sayıda yan kök çıkar. Genelde otsu bitkilerde bulunur. Çim, buğday, nohut gibi. 

Bunlardan başka özel görevler yapan besin depolayıcı depo kökler, tırmanmayı sağlayan tutunma kökleri, gövdeyi dik tutan destek kökleri, bitkinin parazit yaşamasını sağlayan sömürme kökleri gibi kök çeşitleride vardır. 

  

2. Gövde 

Bitkinin toprak üstünde kalan organlarıdır. Yapısında dallar, iletim boruları, yapraklar, çiçekler ve tomurcuklar bulunur. Fotosentezle besin üretilmesini, besin depolanmasını ve madde iletiminin yapılmasını sağlar. Temelde iki çeşit gövde bulunur. 

Otsu gövde : Yeşil renkli,ince, yumuşak ve zayıftır. Otsu bitkilerde bulunur. Yaşam süreleri bir mevsim ya da bir yıldır. Fasulye, Buğday, Marul, Çim gibi. 

Odunsu gövde : Kahverenkli, kalın, sert ve dirençlidir. Ağaçsı bitkilerde bulunur. Yaşam süreleri uzundur. Gövde çevresinde kabuk şeklinde mantar tabakası bulunur. Gövde içinde yaşı gösteren yaş halkaları vardır. (Elma, çam, kavak, söğüt, sekoya gibi.) 

Bazı bitkilerde özel görevler yapan farklı gövde çeşitleri kullanılır. 

Örneğin yumru gövdeler besin depolar, etli gövdeler su depolar, sarılıcı gövdeler bitkinin desteğe tutunmasını sağlar, sürünücü gövdeler toprakta uzamayı sağlar. 

  

3. Yaprak 

Dallardaki yeşil renkli yapılardır. Genelde damarlı ve geniştir. Üzerinde gaz alış verişini sağlayan stomalar (gözenekler) bulunur. Hücrelerinde çok sayıda kloroplast bulunur. Yapraklar; 

– Fotosentezle besin üretme, 

– Solunumla oksijen ve karbondioksit değişimini sağlama, 

– Dökülerek katı atıkları boşaltma, 

– Terlemeye su ve ısı atma, 

şeklinde görevleri gerçekleştirir. Bazı yapraklar bu görevlerden başka özel faaliyetlerde gerçekleştirirler. Örneğin depo yapraklar besin depolama, diken yapraklar su kaybını azaltma, kapan yapraklar böcek yakalama, sülük yapraklar gövdeyi desteğe bağlama şeklinde faaliyet yaparlar. 

  

4. Çiçek 

Bitkilerin eşeyli üremeyi sağlayan organına çiçek denir. Çiçekler genel olarak aşağıdaki kısımlardan oluşur. 

Çanak yaprak : Yeşil renkli olup içerisindeki çiçek kısımlarını dış etkilerden korur. 

Taç yaprak : Renkli ve hoş kokulu olup böcekleri çekerek tozlaşmanın yapılmasını sağlar. 

Erkek organ : Özel bölünmelerle polenlerin çok sayıda üretilmesini sağlar. 

Dişi organ : Vazo şeklinde olup yumurtaların oluşturulmasını ve döllenmesini sağlar. Çiçekli bitkilerde tohum oluşumu sırasında iki temel olay gözlenir. 

a. Tozlaşma olayı : Erkek organdaki polenlerin dişi organın üst kısmına taşınmasına denir. Su, rüzgar, kuş ve böcekler tozlaşmaya yardımcı olurlar. 

b. Döllenme olayı : Polenlerin yumurtalıkta bulunan yumurtalarla birleşerek zigotu oluşturmasıdır. 

 

Türün kromozom sayısını taşıyan zigot, mitoz bölünmelerle hızla çoğalarak tohumun oluşmasını sağlar. tohumun yapısında bulunan kabuk içindeki canlı dokuyu korur. Çenekler depoladıkları besinlerle çimleninceye kadar canlı dokuya besin sağlar. Embriyo, canlı dokuyu oluşturur ve çimlenerek bitkinin kısımlarını oluşturur. 

  

Tohumun Çimlenmesi 

Tohumun uygun koşullarda yeni bir bitkiyi oluşturmasına çimlenme denir. Çimlenmeyi sağlayan kısım embriyodur. Çimlenme embriyonun büyüme ve gelişmesiyle sağlanır. Tohumun çimlenmesi için üç temel şart gereklidir. 

Sıcaklık : Canlı dokudaki hücresel olayların yapılması ve enzimlerin çalışmasını sağlar. 

Su : Tohum kabuğunun çatlaması ve yeni hücrelerde sitoplazmanın oluşmasını sağlar. 

Oksijen : Tohumun solunumla ihtiyaç duyduğu enerjiyi üretmesini sağlar. 

  

B. ÇİÇEKSİZ BİTKİLER 

Gelişmemiş yapılı ilkel bitkilerdir. Çoğalmalarını spor keselerini kullanarak sağlarlar. Kök, gövde ve yaprakları tam olarak gelişmemiştir. Nemli yerlerde yaşarlar ve fotosentezle besin üretirler. İki ana grubu bulunur. 

  

1. Damarlı Olanlar 

Basit yapıda kök, gövde ve yaprakları bulunur. İletim demetleriyle madde taşıması yaparlar. Döl almaşı ile çoğalırlar. Bu gruba eğrelti otu ve kibrit otları örnek verilebilir. 

  

2. Damarsız Olanlar 

Su ve kara yosunları bu gruba girer. Kök, gövde ve yaprak taşımazlar. İletim demetleri yoktur. Döl almaşıyla çoğalmalarını gerçekleştirirler. 

  

VI. HAYVANLAR 

Dünyada en yaygın olarak bulunan canlı grubudur. Yaklaşık 1,5 milyon civarında türü bulunur. Tamamı tüketici olup genelde aktif hareket ederler. Hepsi eşeyli yollarla çoğalır. En gelişmiş canlı grubudur. İskelet yapılarındaki farklığa göre iki temel gruba ayrılırlar. 

  

  

A. OMURGASIZ HAYVANLAR 

Çoğunluğu sularda ve nemli bölgelerde yaşarlar. Hayvanların en basit bireylerini içerirler. Karada yaşayanları deri ve trake solunumu yaparken sularda yaşayanları yüzey ve solungaç solunumu yaparlar. Altı gruba ayrılarak incelenirler. 

  

1. Süngerler 

En ilkel hayvan grubudur. Sularda bir yere tutunarak yaşarlar. Vücutlarında doku ve organ farklılaşması yoktur. Sudaki besin parçacıklarıyla beslenirler. Yumurta oluşumu ve tomurcuklanma ile çoğalırlar. 

  

2. Sölenterler 

Vücutlarında tam bir doku ve organ farklılaşması görülmez. Basit bir sindirim kanalı ve ağsı sinir yapılarını taşırlar. Sölenterlerin üç çeşidi bulunur. Bunlar deniz adası, mercan ve hidradır. Yumurta üretimi ve tomurcuklanma ile çoğalabilirler. 

  

3. Solucanlar 

Doku ve organ farklılaşması görülen ilk hayvan grubudur. Kasları yardımıyla aktif hareket edebilirler. Yumurta ile çoğalırlar. Derileri ince ve nemli olup deri solunumu yaparlar. Üç farklı çeşidi bulunur. 

Yassı solucanlar : Vücutları ince uzun ve bölmelidir. Tenya ve planarya bu gruba girer. Tenya iç parazit olup baş, boyun ve yassı halkalardan oluşur. Ağız ve sindirim kanalı yoktur. İnsan ve bazı hayvanların vücudunda barınır. Büyüme ve çoğalması için 2 farklı canlının vücudunu kullanır. Büyümek için ara konak canlının, çoğalmak için son konak canlının vücudunu kullanır. Dört çeşit tenya insan yaşamını etkiler. 

 

Tenya yavrularına keseli kurt denir ve ara konağın kaslarında bulunur. 

Son konağın, ara konak olan canlıyı yemesiyle son konağın vücuduna bulaşır. 

Yuvarlak solucanlar : Vücutları yuvarlak, uzun ve bölmesizdir. Tamamı iç parazittir. İnsan ve hayvanların iç organ ve bağırsaklarında barınırlar. Genelde iyi temizlenmemiş ve pişirilmemiş yiyeceklerle insan vücuduna bulaşabilir. Bağırsak solucanı, trişin, kıl kurdu gibi. 

Halkalı solucanlar : Vücutları uzun ve bölmelidir. Bağımsız olarak yaşarlar. Toprak solucanı ve sülük bu gruba girer. Toprak solucanları toprakla birlikte aldığı organik besinleri yiyerek beslenir. Faaliyetleri sırasında toprağın havalanmasını, nemlenmesini, gübrelenmesini sağlar. Vücudun kopmasıyla rejenerasyon yapıp çoğalabilir. 

  

4. Yumuşakçalar 

Su ve nemli topaklarda yaşarlar. Vücutları nemlidir. Karada yaşayanları deri suda yaşayan solungaç solunumu yapar. Vücutları çevresinde kavkıları bulunur. Ahtapot, midye, salyangoz, mürekkep balığı bu gruba girer. 

  

5. Eklem Bacaklılar 

En fazla türe sahip olan hayvan grubudur. Vücutları çevresinde kitin yapılı dış iskelet bulunur. Karada yaşayanları trake ve suda yaşayanları solungaç solunumu yapar. Dört çeşit alt grupta incelenir. 

Böcekler : Vücutları baş, göğüs ve karın kısımlarından oluşur. Yumurtayla çoğalırlar. Büyüme ve gelişmeleri sırasında başkalaşım geçirirler. Kelebek, Karınca, Arı, Çekirge, Karasinek gibi. 

Çok ayaklılar : Her vücut halkasından bir çift ayak çıkar. Kırkayak ve çiyan gibi. 

Örümcekler : Anten ve kanat taşımazlar. Akrep, bit, pire, kene, örümcek gibi. 

Kabuklular : Eklem bacaklıların suda yaşayan grubudur. Yengeç, istakoz, karides gibi. 

  

6. Derisi dikenliler 

Vücut üzerinde dikensi sert çıkıntılar korunmayı sağlar. Tamamı sularda yaşar. Solungaçlarıyla solunum yaparlar. Deniz yıldızı, deniz kestanesi, deniz hıyarı gibi canlılar bu gruba girer. 

  

  

B. OMURGALI HAYVANLAR 

Vücutlarında kemik ve kıkırdaktan yapılmış iç iskeletleri bulunur. En gelişmiş canlı grubudur. Doku ve organ gelişimi en yüksek derecede bulunur. 

Vücutlarında özel görevler yapan sistemler bulunur. Hepsi eşeyli yollarla çoğalırlar. Böbrekleriyle boşaltım yaparlar. Omurgalılar beş ayrı grupta toplanırlar. 

  

1. Balıklar 

Tatlı ve tuzlu sularda yaşarlar. Solungaç solunumu yaparlar. Yüzgeçleriyle hareket ederler. Vücutları koruyucu olan pullarla kaplıdır. Kalpleri bir kulakçık ve bir karıncık olarak iki odacıklıdır. Kalpleri, vücuttaki kirli kanı toplayıp solungaçlara gönderir. Bu nedenle kalpte sadece kirli kan bulunur. 

Soğuk kanlı canlılardır. Vücut sıcaklıkları suya bağlıdır. Kış uykusuna yatmazlar. Dış döllenme ve dış gelişmeyle yumurta üreterek çoğalırlar. Köpek balığı, Hamsi, Kefal, Alabalık, Palamut bu gruba girer. 

  

2. Kurbağalar 

Derileri ince ve nemli olan canlılardan oluşur. Su ke­narlarında yaşarlar. Yavruyken solungaç, erginken deri ve akciğer solunumu yaparlar. Arka ayakları uzun olup perdelidir. Sıçramasını ve suda yüzmesini sağlar. Dilleri uzun ve yapışkanlıdır. Çoğunlukla böcekleri tutarak beslenirler. 

Kalpleri iki kulakçık ve bir karıncıktan oluşur. Vücuttan gelen kirli kan ile akciğerden gelen temiz kan karıncıkta karışır. Vücuda karışık kan gönderilir. Yeterli enerjiyi üretemediği için soğuk kanlıdırlar. 

Dış döllenme ve dış gelişme şeklinde yumurtayla çoğalırlar. Büyümeleri sırasında larvaları başkalaşım geçirir ve erginleşir. Kuyruklu ve kuyruksuz kurbağa olarak adlandırılan türleri bulunur. 

  

3. Sürüngenler 

Gövdelerine oranla kol ve bacakları zayıf olduğu için karınları üzerinde sürünürler. Vücut çevresi pullarla kaplıdır. Akciğerleriyle solunum yaparlar. Kalpleri üç odalı olup iki kulakçık ve bir karıncıktan oluşur. Karıncıkta bulunan yarım perde kirli ve temiz kanın karışmasını azda olsa engeller. Vücutta karışık kan dolaşır ve soğuk kanlı canlılardır. İç döllenme ve dış gelişme şeklinde yumurtayla çoğalır. 4 farklı alt grubu bulunur. 

Kertenkeleler : Bazı türleri uzun ve hareketli olan kuyruklarını düşmanlarından kaçmak için kopartabilirler. Kopan kuyruk zamanla rejenerasyonla onarılır. 

Yılanlar : Kol ve bacakları yoktur. Kıvrılarak hareket ederler. Zehirli olanlar dişleriyle avlarını etkisiz hale getirirler. Hayvanları yutarak beslenirler. Büyümeleri sırısında derilerini değiştirirler. 

Kaplumbağalar : Vücut çevresinde bağa denen sert ve kalın bir kabuk korunmasını sağlar. 

Timsahlar : Ekvatoral kuşakta yaşarlar. Kış uykusuna yatmazlar. Üst çenesini hareket ettiren tek omurgalı grubudur. Kalpleri dört odacıklıdır. Vücutlarında karışık kan dolaşır. Su kenarlarında yaşarlar. 

  

4. Kuşlar 

Vücutları tüylerle kaplıdır. Tüyler uçmayı ve vücut sıcaklığının korunmasını sağlar. Akciğer solunumu yaparlar. Ağız uçları gaga şeklindedir. Ağızlarında diş bulunmaz. Dişin görevini sindirim kanalındaki taşlık organı yapar. 

Kalpleri dört odacıklı olup, sağ tarafta kirli, sol tarafta ise temiz kan bulunur. Vücutta temiz kan ve kirli kan ayrı ayrı dolaşır. Sıcak kanlı canlılardır. Oluşturdukları yavrularına bakarlar. İç döllenme ve dış gelişme şeklinde yumurta oluşturarak çoğalırlar. Beslenme ve yaşama şekline göre yırtıcı, tırmanıcı, ötücü, uçamayan, suda yüzebilen türleri bulunur. 

  

5. Memeliler 

Vücutları kıl ve ter bezleriyle kaplı olan canlı grubudur. En gelişmiş canlı grubu olup akciğer solunumunu yaparlar. Yeryüzünde ortam adaptasyonları (uyum yetenekleri) en yüksek olan canlılar olup hemen hemen her yerde bulunabilirler. 

Kalpleri dört odacıklı olup kirli ve temiz kan karışmaz. Vücutlarında temiz kan dolaşır. Sıcak kanlı canlılardır. Kış uykusuna yatmazlar. İç döllenme ve iç gelişme şeklinde yavrularını belli bir hamilelik sürecinden sonra doğurarak çoğalırlar. Doğan yavrularını sütle besleyerek yetiştirirler. Yavruların bakım ve korunmasını sağlarlar. Beslenme ve yaşama şekline göre altı çeşidi bulunur. 

Otçul memeliler : Besinlerini bitkisel kaynaklardan alırlar. Geviş getirenlerinin mideleri 4 odalıdır ve bağırsakları uzundur. Keçi, koyun, inek gibi. 

Etçil memeliler : Besinlerini hayvansal kaynaklardan alırlar. Ağız ve ayak yapıları yırtıcı özelliktedir. Aslan, kurt, çakal gibi. 

Etçil - otçul memeliler : Besin kaynağı olarak et ve ot kullanabilen canlılardır. Ayı, fare, kedi, köpek gibi. 

Kemirici memeliler : Bitkilerin kök, gövde ve tohumlarını kemirerek beslenirler. Tavşan, sincap, fare gibi. 

Uçan memeliler : Kollarını gövdeye bağlayan pelerin şeklindeki deriyle uçarlar. Yarasa gibi. 

Yüzen memeliler : Kol ve bacakları yüzgeç şeklinde olup su ortamında hareket ederler. Balina, yunus, fok gibi.

Yorum ekle 30 Kasım 2006

Beslenme Nedir

Beslenme denilince canlı bitki ve hayvanların gereksinim duydukları enerjiyi ve dokuların onarımında , sağlığını sürdürmelerinde kullanacakları kimyasal maddeleri sağlamak üzere dışarıdan bazı maddeleri almaları, onları fiziksel ve kimyasal olaylardan geçirerek çözümlemeleri anlaşılır.Sağlıklı nesillerin yetişmesinde birinci şart, yeterli ve dengeli beslenmektir.

Eğer vücudun enerji ihtiyacı tam olarak karşılanamıyorsa ‘Yetersiz Beslenme’ ; protein,vitamin,mineral madde ihtiyacı tam olarak karşılanamıyor ya da ihtiyacın üzerinde alınarak vücut şişmanlıyorsa ‘Dengesiz Beslenme’  olarak ifade edilmektedir.Süt insan bünyesi için gerekli tüm besin öğelerini diğer bir ifade ile protein , yağ, karbonhidrat, bütün vitaminler ve mineral maddeleri bileşiminde yeterli ve dengeli bir şekilde bulundurması nedeniyle ‘Temel bir gıda maddesi’ dir.Yeni doğan yavrunun belirli bir dönemde yaşaması ve gelişmesi için gereksinim duyduğu tüm besin elementleri içermesi nedeniyle  ‘Besleyici bir gıda maddesi’ dir. Özellikle bünyesinde bulunan protein , mineral madde ve vitaminlerden dolayı da ‘ Koruyucu bir gıda’ olarak kabul edilir.
SÜTÜN BİLEŞİMİ VE BESLEYİCİ ÖZELLİĞİ
Sütün içerisindeki besin maddelerini 5 grupta inceleyebiliriz ;
Proteinler
İnek sütünün ortalama protein içeriği   %  3.4-3.5 dir.Süt inekleri yedikleri yemdeki protein ve enerjiyi , insan tüketimi için besin öğelerine en iyi çeviren hayvanlardır. 1.000 kg süt proteini üretebilmek için 4 hektar çayır meraya ihtiyaç vardır. Buna karşılık aynı miktar proteini domuz eti olarak elde etmek için 14 hektar buğday tarlasına ihtiyaç vardır.günlük alınması gereken protein miktarı 0.9 g’ dır.Endüstrileşmiş ülkelerde günde birey başına alınan protein miktarı ortalama ortalama 90-110 g. dır.Bunun  37-70 gramı hayvansal proteinlerdir.Bununda yarısı süt proteinleridir.Buna karşılık gelişmekte olan ülkelerde günde birey başına protein alımı 50 g. olup 5-9 gramı hayvansal proteinlerdir.Süt proteini, protein alımına önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır. 0.5 litre süt içilmesi halinde , tavsiye edilen günlük protein miktarının  % 20-25’ini ,hayvansal proteininde % 40-45 ‘i karşılan- maktadır.Bir proteinden tam olarak yararlanılabilmesi için yeterli kalori alınması gerekmektedir.Yeterli kalori alınmazsa , protein enerji temini için kullanılmaktadır.Hayvansal proteinler içinde süt proteini olarak en ucuz kaynaktır.Süt proteinleri vücudun gelişmesi ve yaşamın sağlıklı sürdürülmesi için dışardan alınması gereken tüm esansiyel amino asitleri içermektedir.Süt proteinlerinin  kolay sindirilebilmesi ve yüksek biyolojik değeri ( vücut tarafından kullanılma oranı )  önemini daha da artırmaktadır. Bu açıdan süt proteinleri diğer gıdalar içinde yumyurta proteininden sonra ikinci sırada yer almaktadır.Sığır eti ,patates ,soya ,pirinç ,buğday ve fasulye proteinleri süt proteinlerinden  daha düşük biyolojik değerliliğe sahiptir.Süt proteinlerinin özellikle serum proteininin yüksek biyolojik değerliliğin yanı sıra hazmının da kolay olması nedeniyle hastanelerde , karaciğer, safra kesesi ve diyabet hastalarının diyetlerinde yararlanılmakta- dır.Süt proteinleri tamponlama gücüne sahiptir.Bu nedenle mide ülseri olan hastaların diyetlerinde yer almaktadır.

Yorum ekle 30 Kasım 2006

AİDS Nedir

AIDS şüphesiz insanoğlunun karşılaştığı en korkunç tehlikelerdendir. Özellikle sınırların kalktığı dünyamızda yasalara, kurullara, uluslar arası ilişkilere çevrilmiş bir silah. Hele bu korkunç illete yakalananlara çaresiz nazarlarla bakarken duyduğumuz acı.

1981 yılından 1987 yılına kadarki süre tam 150 bin AIDS vakası görüldü. Sadece 1988 yılında bu rakam ikiye katlandı. İlk vakalar 1970’li yılların sonlarında Orta Afrika’da görülüyor. Hastalık ancak 1981 de tanımlanıyor. Hastalığa erkeklerdeki kadar kadınlarda da rastlanıyor. Kurbanlarının büyük kısmı 20-40 yaş grubu arasında. Trans-Afrika yolunun kenarında bazı yerleşim birimlerinde toplam nüfusun 1/3’üne H.I.V (Human Immuno Deficiency Virus) virüsü bulaşmış durumda.
San Francisco’da genç homoseksüellerde hastalık 1970’lerde başlamış, ama hastalığın homoseksüellerde yaygınlaşması 1981 yılına rastlıyor. Jet Çağı, virüsün süratle yayılmasına sebep oluyor. 1988 yılında sadece San Francisco’da 25000 AİDS’Lİ vardı. Ancak 1988 den sonra durum değişiyor. Konuya verilen önem ve eğitim sonucu virüsün yaygınlaşması bir ölçüde durduruluyor. Günümüzde HIV virüsü damardan uyuşturucu kullananlar arasında tehlikeli bir yaygınlaşma gösteriyor. Bu alışkanlık önlenemezse yakın gelecekte AIDS birçok kişinin hayatına mal olacak.
Virüsün ilk belirtisi kısa süren bir hastalık halidir. Döküntü, lenf bezlerinde şişlik, boğaz ve baş ağrısı, ateş virüsün vücuda girdikten birkaç gün sonraki belirtileridir. En çok iki hafta süren bir rahatsızlıktan sonra, her şey normale dönüyor ve kişi kendini eskisi kadar sağlıklı hissediyor. Ama virüs artık vücuda geçmiş ve bağışıklık sistemi üzerinde tahribatına başlamıştır. Her şey için çok geçtir artık. Belirtiler zamanla ortaya çıkıyor. Vücutta genel bir halsizlik, ateş hali başlıyor. İştahsızlık ve kilo kaybı da bunu takip ediyor ve giderek vücudun bağışıklık sistemi yıkıma uğruyor. Bunun sonucunda vücudun enfeksiyonlara karşı direnişi kalmıyor.
Bağışıklık sistemi vücudumuzu enfeksiyonlara karşı koruyan bir sistemdir. Bakteri ve virüs gibi unsurlar vücuda bulaşınca hastalığa neden olurlar. Makrofaj adı verilen özel bir hücre vücuda giren bakteri ve virüslerle mücadeleye başlar. Eğer başarılı olamazsa akyuvardan T hücresini çağırır. Bu hücre bağışıklık sisteminin kumandasıdır. HIV virüsünün tehlikesi hedefinin T hücresi olmasından kaynaklanır.
Eğer AIDS konusunda yeterince eğitilmişsek ve önlemleri alacak sorumluluk duygumuz varsa korkmamız için de bir neden yoktur.
AIDS başlıca 3 yoldan bulaşır:
İğne yaparken başkasının şırıngasını kullanmak
Korunmadan cinsel ilişkide bulunmak
Hasta anneden bebeğe.
AIDS şu hallerde bulaşıcı değildir:
Öpüşme veya sarılma
Sudan veya AİDS’Lİ bir kişinin içtiği bardağı kullanmak.
Yüzme havuzlarında yada sivri sinek ısırmalarında (çünkü HIV virüsü açık havalarda çok çabuk ölür.)
 En tehlikelisi mukoza dediğimiz yani organlarımızdaki zar tabakasının bir kişiden salgılanan bulaşık bir akıntı ile temas etmesidir.
 Şunu bir an aklımızdan çıkarmamalıyız: Etkin bir aşı yada kesin bir tedavi yolu bulununcaya kadar genç nesillerin bu dehşet verici hastalıktan korunmasının tek yolu korunma önlemlerini ihmal etmemektir.

Yorum ekle 30 Kasım 2006

Amino Asitler Nedir

Tüm yaşayan hücrelerin esas unsuru proteinlerdir.Proteinler,hidroliz reaksiyonunda amino asitlere parçalanırlar ve organizmada da amino asitlerden sentezlenirler.Amino asitler iki karakteristik fonksiyonel grup içerirler: Amino(NH3)grubu ve karboksil(COOH) grubu.
Yandaki şekilde amino asitlerin genel formülü verilmiştir.Amino asitlerde a-karbonuna bağlı bir amino,bir karboksil grubu ve bir H atomu vardır.Farklılığı sağlayan R(yan) grubu ise alifatik veya aromatik bir karbon iskeletidir.

Proteinler normal olarak 20 çeşit amino asitten oluşurlar.Bu amino asitler birbirlerine peptit bağlarıyla bağlanırlar.Aşağıda amino asitlerin moleküler yapıları verilmiştir.
Amino Asitlerin Sınıflandırılmaları:

Amino asitler sahip oldukları yan(R) grupların özelliklerine göre sınıflandırılırlar.
1.     Alifatik yan zincirliler:Glisin,alanin,valin,lösin,izolösin.
2.     İçinde hidroksilik grupları taşıyan yan zincirliler:Serin,treonin,tirozin.
3.     İçinde kükürt atomları taşıyan yan zincirliler:Sistein,metionin.
4.     İçinde asit grupları veya onların amidlerini taşıyan yan zincirliler:Aspartik asik,asparajin,glutamik asit,glutamin.
5.     İçinde bazik gruplar taşıyan yan zincirliler:Arjinin,lizin,histidin.
6.     İçinde aromatik halkalar taşıyanlar:Histidin,fenilalanin,tirozin,triptofan.
7.     İmino asitler:Prolin.
 Amino Asitlere Uygulanabilen Ayırıcı Teknikler: Kromatografi:
Bütün kromatografik yöntemlerde moleküller bir stabil(duran) ve bir mobil(hareketli) faz arasında bölüşülür.Belli başlı kromatografi teknikleri şunlardır:
1.     Kağıt Kromatografisi:(Eski ancak halen kullanılabilen bir tekniktir.)
2.     İnce Tabaka Kromatografisi
3.     İon Değiştirme Kromatografisi
Yüksek Voltaj Elektroforezi:
Doğru elektrik akım alanı içinde,aminoasitlerin,polipeptidlerin ve diğer amfolitlerin ayırımlarının biyokimyada çok geniş uygulama alanı vardır.

Yorum ekle 30 Kasım 2006

Önceki


Takvim

Kasım 2006
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Ekim   Aralık »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

Aylara Göre

Kategorilere Göre