29 Ekim 2006 Arşivi
Genleşme,sicaklik, basinç, kuvvet gibi etkenlerle cismin boyutlarinda görülen büyümedir.Genleşmedeki asil neden isi alan maddenin atomlarinin hizlarinin artmasi ve atomlarin arasindaki uzakligin artmasidir.Aslinda bütün maddeler hacimce genleşir. Ancak tel ve çubuk şeklindeki maddelerin boylarinin yaninda, diger boyutlari ihmal edilebildigi için yalnizca boyca genleştikleri kabul edilecektir.
Ayni şekilde ince levhalarin yüzeylerinin yaninda , diger boyutlari ihmal edilebildigi için yalnizca yüzeyce genleştikleri kabul edilecektir. Isi enerjisi alan bütün maddeler genleşir. Ancak bu durum su için bir aykirilik gösterir. Su 0‘ ile +4’ arasinda hacim kaybeder. Ve +4’ de en büyük hacme en düşük yogunluk degerine ulaşir.Bu olaya ’suyun anormalligi’ adi verilir. Suyun bu davranişinin doganin dengesi bakimindan büyük bir önemi vardir.
KATILARIN GENLEŞMESI
Isınan katılar boyca hacimce ve yüzeyce genleşirler.
A- Uzama Katsayısı ve Uzama Miktarı: Birim uzunlukta bulunan bir maddenin sıcaklığı 1 ‘C artırıldığında boyunda görülen uzama miktarına o maddenin uzama katsayısı denir. Bir maddenin ısı enerjisi alınca boyunda görülen uzama ise o maddenin uzama miktarını verir. Uzama miktarını şu formülle buluruz;
Uzama Miktarı =Boy x Uzama Katsayısı x Sıcaklık Değişimi
Ör:500 m boyundaki demir telin sıcaklığını 40 ‘C artırırsak son boyu kaç m olur?(Demirin uzama kat sayısı 12×0,000001 1/ ‘C )
A-500,024 B-500,24 C-502,24 D-0,24 E-0,024
Çözüm:
Uzama Mik: Boy x Uzama kat sayısı x sıcaklık değişimi
Uzama Mik:500 x 12 x 0,000001 x 40 =0,24
Son boy =İlk boy +Uzama mik
=500+0,24
=500,24 Cevap:B
B-Yüzeyce Genleşme Kat Sayisi ve Yüzeyce Genleşme: Isınan bir metal levhanın yüzeyi genleşir.Birim yüzeydeki bir maddenin sıcaklığı 1′C artırıldığında yüzeydeki genleşme miktarına yüzeyce genleşme kat sayisi denir.Bir maddenin ısı enerjisi alınca yüzeyinde görülen iki boyutlu genleşme ise o maddenin yüzeyce genleşme miktarını verir
SIVILARIN GENLEŞMESI
Isınan sıvılar sadece hacimce genleşirler.
C-Hacimce Genleşme Kat Sayisi ve Hacimce Genleşme: Birim hacimde bulunan bir maddenin sıcaklığını 1′C artırdığımızda hacminde görülen artma miktarına hacimce genleşme kat sayisi denir.Bir maddenin ısı enerjisi alınca hacminde görülen üç boyutlu genleşme ise o maddenin yüzeyce genleşme miktarini verir. Sıvıların hacimce genleşme kat sayısı katıların hacimce genleşme kat sayısından büyüktür.
SUYUN GENLEŞMESI
Sıvılar ısınınca hacimleri artar. Yalnız suyun özel bir durumu vardır.+4 ‘C sıcaklıkta suyun hacmi en küçüktür.+4′C de suyu ısıtır veya soğutursak, hacmi artar. Aynı olay bizmut ve galyumda da görülür.
Hacim Hacim
0′ +4′C t’
ARTAR ARTAR
GAZLARIN GENLEŞMESI
Gazlar da ısı karşısında genleşir.gazların genleşmesi sadece hacimce olur.Genleşme kat sayısı bütün gazlarda aynıdır. Bütün gazların sıcaklıkları 1′C artırıldığında hacimlerinin 1/273′ükadar genleşirler. Bu nedenle genleşme gazlar için ayırt edici bir özellik değildir. Gazların sıcaklıkla genleşmeleri, katı ve sıvıların genleşmelerinden farklılıklar gösterir.Bir gazın sıcaklığı değişirse, genelde basıncı da değişir. Eğer gazın ısınması sırasında basıncın değişmesi önlenirse, gazın hacimsel genleşmesi
V=V x C x t eşitligiyle bulunabilir.
Maddelerin Genleşme Özelliginden Yararlanilarak Yapilan Aletler
Maddelerin bu özelliğinden yararlanılarak yapılan sıcaklık ve basınç ölçen aletler vardır.Metal, sıvı ve gazlı termometrelerle telli ve civalı monometreler bu tür aygıtlardandır.Ayrıca genleşen metal çiftleri kullanılarak termostatlar yapılır.
Metal çiftleri (bimetalik şeritler) ve termostat
Metal çiftleri iki ayrı metal şerit birbirine perçinlenerek yapılır.Bu çiftlerin genleşme kat sayısı birbirinden farklıdır. Metal şeritler ısınınca , fazla genleşen metal dışta kalacak şekilde bükülürler.Çünkü genleşmesi büyük olan metal daha fazla uzar. Soğutulursa genleşmesi büyük olan metal içte kalacak şekilde büzülür.Çünkü genleşmesi fazla olanın büzülmesi de fazla olur.Metal çiftleri fırınlarda, ütülerde, buzdolaplarında ve otolarda kullanılırlar.
Genleşme Ile Ilgili Bazi Özellikler:,
1- Cisimlerin içlerinin dolu veya boş olmasi genleşmeyi degiştirmez.
2- Gazların genleşmesi, sıvıların genleşmesinden,sıvıların genleşmesi de katıların genleşmesinden büyüktür.
3-Genleşen bir maddenin son hacmi, ilk hacmi ile genleşme miktarinin toplamina eşittir.
BAZI KATILARIN GENLEŞME KAT SAYILARI:
Alüminyum:2,6 x 0,00001
Bakır:1,7 x 0,00001
Cam:8,5 x 0,00001
Çinko:2,9 x 0,00001
Çelik & Demir:1,2 x 0,00001
Kurşun:2,8 x 0,00001
Pirinç:1,9 x 0,00001
29 Ekim 2006
Çözücü ve çözünenin fiziksel yapısına bağlı olarak çeşitli çözeltiler vardır. Çözelti çeşitleri çözücü ve çözünen maddelerin fiziksel hallerine göre sınıflandırılırlar. Doğada ve günlük hayatta sıkça karşılaştığımız fakat çözelti olduğunu bilmeyerek kullandığımız pek çok madde mevcuttur. Bu genel bilgiden sonra şimdi çözeltileri daha yakından tanıyalım Çözeltiler;
A) Sıvı – Katı Çözeltileri
B) Sıvı – Sıvı Çözeltileri
C) Sıvı – Gaz Çözeltileri
D) Katı – Katı Çözeltileri
E) Katı – Gaz Çözeltileri
F) Gaz – Gaz Çözeltileri
Olarak sıralanabilir. Konumuz gereği çözücünün sıvı olduğu çözeltiler ele alınacaktır.
A Sıvı – Katı Çözeltileri
Bu tür çözeltilerde çözücü su, çözünen iyon yapılı katıdır. Su iyi bir çözücüdür. Fakat, su dışında da çözücüler vardır. Su, her maddeyi çözemez. Bunun nedeni kimyasal bağ yapılarının benzerliğinin olup olmaması etkiler. Çözünen katıların da sudaki çözünürlüğü sınırlıdır. Dolayısıyla, bu tür çözeltiler doymuş, doymamış ve aşırı doymuş çözeltiler olarak sınıflandırılabilir.
B Sıvı – Sıvı Çözeltileri
Bazı sıvıların da su içerisindeki çözünürlüğü sınırlıdır. Dolayısıyla da bu tür çözeltilerde doymuşluktan söz edilir. Ancak, etil alkolün su içerisinde çözünürlüğü sınırsızdır. Bazı sıvılar ise su içerisinde ya hiç çözünmezler ya da çok az çözünürler. Örneğin, CCl4 su içerisinde çözünmez ve iki farklı faz oluşturur.
C Sıvı – Gaz Çözeltileri
Gazların sıvı içerisindeki çözünürlükleri çok farklıdır. Azot, oksijen, hidrojen suda çok az çözünürken, klor, dihidrojensülfür az çözünür, amonyak ve hidrojen klorür ise çok çözünür. Bütün gazların sudaki çözünürlüğü ekzotermiktir. Dolayısıyla, gazların çözünürlüğü basınç, sıcaklık gibi faktörlere bağlıdır.
Sulu Çözeltiler
Çözücüsü su olan sıvı çözeltilere sulu çözeltiler denir. Suyun moleküler yapısı onun bir çok madde için çok iyi bir çözücü olmasına neden olur. Özellikle polar yapılı olan su iyon yapılı maddelerin çözünmesine etki eder. Çözündüğünde iyon verebilen maddeler suda kolay çözünür. Bu tür maddelerin çözünmesinde etki eden en önemli faktör, elektrostatik çekim kuvvetidir. Bununla birlikte bazı molekül yapılı maddeler de suda çözünür. Bunun asıl nedeni suyun yapısında bulunan Hidrojen bağının varlığıdır. Suda çözünmeyen veya az çözünen maddeler ya apolar yapılıdır ya da önemli ölçüde iyonlarına ayrılmıyordur. Maddelerin suda çözünme şekilleri oluşan çözeltinin elektriksel iletkenliğini belirler. Buna göre; çözeltiler elektrolit veya elektrolit olmayan çözeltiler olarak söylenir. Elektrolit Çözelti; elektrik akımının iletilmesine yardım eden iyonları bulunduran çözeltilerdir. Bu tür çözeltiler elektrik devresinde bağlandığında akımın iletilmesine yardım eder. Elektrolit olmayan çözeltiler ise, elektrik akımının iletilmesine yardımcı olacak iyonları içermezler ve akımın iletilmesine yardım edemezler.
29 Ekim 2006
Bazı elementlerin kendiliğinden ışın ve enerji salmasıdır. Bu tanımı daha da açacak olursak,şöyle diyebiliriz:Uzayda enerjini belirli bir kaynakta tanecik ya da tanecik demetleri biçiminde yayılarak iletimi. Işınım sözcüğü yalnız enerjinin yayılımını ve iletimini değil,enerjinin kendisini de kapsar.
Röntgen ışınları elektromanyetik ışınım adıyla bilinen genel türde bir ışınımdır;röntgen ışınlarının yanısıra elektromanyetik ışınım gamma ışınımlarını,morötesi ışınları,görünür ışığı,kızılötesi ışınları,mikrodalgaları ve radyo dalgalarını da kapsar. Elektromanyetik ışınım başka bir türüyle yüksek hızla hareket eden tanecikler biçiminde ışınım arasındaki ayrım her zaman kesin değildir;bir elektromanyetik dalga tanecikmiş gibi,tanecik ya da tanecik demetleri de elektromanyetik dalgaymış gibi hareket edebilir. Atomu iyona dönüştüren ışınmaya ise iyonlaşmış ışınım adı verilir;atom,proton ve nötronlardan oluşan bir çekirdekle,çekirdeğin çevresinde dönen bir ya da birkaç elektrondan oluşur;iyonlaşmış ışınım olan atom,elektron yiyerek iyona dönüşür. İyonlaşmaya ışınım ise,morötesi o,ışınları,görünür ışığı ve radyo dalgalarını kapsar.
İyonlaşmış ışınımın başlıca iki türü vardır:
Elektromanyetik ışınım (Röntgen ışınları ve gamma ışınları.)
Tanecik ışınımı (Alfa parçacıkları,beta parçacıkları,nötronlar ve kozmik ışınlar.)
1-)ELEKTROMANYETİK IŞINIM:
a-)Röntgen ışınları:Işığa benzeyen fakat gözle görülmeyen, oldukça delici özellikli bir radyasyon. Röntgen ışınlarına X ışını da denir. Sebebi;bu ışınları keşfeden ve ışınların özelliklerini tam bulamayan Wilhelm Conrad Rontgen “bilinmeyen” manasında kullanmıştır. Röntgen ışınlarının meydana gelişi ise :
Röntgen ışını meydana gelirken,katottan çıkıp süratle hareket eden elektron katodun tam karşısındaki maden levhanın atomlarına vurunca, iç yörüngelerde dönmekte olan bir elektronu atomdan dışarı atar. Bu elektronun boş kalan yerine dış yörüngeden bir elektron atlar. Elektronlar bir yörüngeden diğerine geçerken enerji enerji seviyeleri değiştiği için radyasyon yayarlar. Bu radyasyonların frekansları,frekans spektrumunda belli bir bölgedir. Meydana gelen bu radyasyonlar röntgen ışınıdır. Göze görünen ultraviyole ışınlar, atomun dış yörüngesinde bulunan elektronlar tarafından; röntgen ışınları ise iç yörüngelerde bulunan elektronlar tarafından meydana gelir. Röntgen ışınları en çok tıpta kullanılır. Arkeologlar da röntgen ışınlarından yararlanır. Röntgen ışınları ile çalışan mikroskoplar da vardır. Bileşiklerin kimyasal analizleri yapılabilir. Askeri maksatla,balistik füzelerin elektronik kumanda ve parçalayıcı maddesini tahrip etmede de X ışınlarından faydalanılır.
b-)Gamma Işınları ( ):Kısa dalga boylu elektromanyetik radyasyonlardır. Alfa veya beta ışıması yapan çekirdek uyarılmış hale geçer. Bu uyarılmış halden normal hale geçen çekirdek enerji fazlasını gamma ışını halinde verir. Mesela; RaD RaE + (0,018 MeV) bozunmasından sonra meydana gelmiş uyarılmış RaE hemen 0,047 Mev’lik gamma ışınları verir.
Gamma ışınlarının enerjileri yüksek olup,birkaç cm kurşundan geçerler. Gamma ışınlarının doğrudan doğruya iyonlaştırıcı özelliği yoktur. Yüksüz olduğundan manyetik alandan sapmadan geçer. Röntgen ışınlarının özelliklerine sahip olan gamma ışınları, fotoğraf plakalarına etki eder ve flüoresan meydana getirir.
2-)TANECİK IŞINIMI:
a-)Alfa Parçacıkları: ( ):Bir helyum çekirdeği olup,iki proton ve iki nötrona sahiptir. Elektrik yükü 2+, kütlesi 4’tür.Alfa ışınlarının hızı, yayılan atoma tabi olarak, 1/10 – 1/15’i kadardır. Örneğin;RaC’nin verdiği alfa taneciklerinin hızı 19.220 km/s’dir. Alfa taneciklerinin kinetik enerjileri 4-8 MeV arasında değişir. Aynı radyoaktif elementin verdiği alfa taneciklerinin kinetik enerjileri aynıdır. Alfa ışınları iyonlaştırıcı özelliğe sahip olduğu halde bir maddeye giriciliği beta ışınlarına nazaran azdır. Birkaç cm havadan veya milimetrenin birkaç yüzde biri kadar kalınlıktaki alüminyum plakadan geçebilir. Alfa ışınlarının havadaki yollarının uzunluğu ışının ilk hızlarının küpü ile orantılıdır. (R=kv30) Radyoaktif maddelerin elektrik,ısı ve kimyevi olayları esas itibariyle, ışınlarından meydana gelir.Aynı tür radyoaktif çekirdeklerden (genellikle çok iri çekirdeklerden) çıkan bütün alfa parçacıkları aynı enerjiyle yayımlanır. Bu yayım çekirdeğin yapısında bir değişikliğe neden olur: Atom numarası iki birim,atom kütlesi ise dört birim azalır. Bu durum 80 milyon yıllık bir yarı ömürle,uranyum 240’a dönüşen plütonyum 244’ün alfa bozunması sırasında doğrulanmıştır :
24494Pu (42He)+ (24092U)
b-)Beta Parçacıkları ( ):Bu ışınlar elektrondan ibaret olup,(-1) yüklüdür.Elektrikli ve manyetik alanda sapar.Hızları ışık hızına yakın olup,yolları alfa ışınlarından daha uzundur.Yani daha giricidir.Primer beta ışınları çekirdekten yayılırken çekirdekte n p + reaksiyonu vuku bulunur.Bu ışıma sonucu elementin atom numarası bir artar, kütle numarasında değişiklik olmaz.Bir radyoaktif elementin verdiği beta ışınları aynı kinetik enerjiye sahip değildirler.Radyoaktif elementlerin çoğu alfa,beta ve gamma ışınlarını beraber verir.Yalnız, beta ışını veren suni stronsiyum –90’dır. Pozitif beta ışıması yapma radyoaktif elementlerde görülür.Bu ışıma sonucunda radyoaktif elementin kütlesi değişmez, atom numarası bir artar.Örneğin;Uranyum 240’ın neptünyuma (Np) bozunması.Dönüşüm sırasında yalnız atom numarasının etkilendiği görülmektedir:
24092U B (e- ,n-) + 24093Np
NOT: Alfa ışınları (+) yüklü, Beta ışınları (-) yüklü, Gamma ışınları ise yüksüzdür.
c-)Nötronlar: Bütün atomların çekirdeğini meydana getiren iki temel tanecikten biri.Bu iki temel tanecikten proton artı yüklü olduğu halde, nötron yüksüzdür. Hidrojenin dışında, bütün elementlerin çekirdeğinde nötron ve proton bulunur. Bir elementin çekirdeğinin nötron sayısı, ya protona eşit veya proton sayısından fazladır. 1920 yılında Rutherford ve 1931‘de Heisenberg nötrondan bahsetmişlerdir. Nötron, 1932 yılında Sir James Chadwick tarafından keşfedildi.
Hızlı nötron radyasyonunda kalan vücut hücresinde proton, yavaş nötron radyasyonuna maruz kalan hücrede ise gamma ışını meydana gelir. Bu iki olayın sonucunda hücrede tahribat görülür. Uzun mesafe katetme özelliğine sahip olduğundan, nötronların hücredeki tahribatı büyük olur. Bu yüzden kanser tedavisinde iyonize radyasyonlar kullanılır. Çünkü iyonize radyasyonların hücre tahrip hacmi, nötronunkinden çok azdır.
d-Kozmik Işınlar:Çok yüksek enerjiye sahip gök ışınları, 1911’de Avustralyalı V.F.Hess tarafından, dünyanın dışardan gelen ışınlarla bombardıman edildiği balonda gerçekleştirilen bir deneyde gösterilmiştir. Hess, bu keşiften dolayı 1936 Nobel ödülünü almıştır. Sonra bunun gamma ışınları denen bir tür elektrik magnetik radyasyon olduğu ortaya çıkmıştır. Daha sonra yapılan araştırmalar,
bunların daha çok hidrojen atomunun çekirdeğini meydana getiren proton radyasyonu olduğunu ortaya koymuştur.
Kozmik ışınlar, yeryüzünde gözlenebileceği gibi, balon,roket ve uydularda yapılacak deneylerle de tesbit edilebilir. Yeryüzü deneyleri kozmik ışınların değişimi bakımından, diğer deneyler de özellikleri tesbit etmek yönünden önemlidir.
Dünya’ya hemen hemen her türlü elektromagnetik dalga erişmektedir. Bunlar; uzun radyo dalgaları, görülebilir çok kısa X ışınları ve gamma ışınlarıdır. Bu sayılanlara ilaveten bu tür atomların çekirdeğinden ibaret olan parçacık bombardımanı vardır ki; buna kozmik radyasyon denir.
Kozmik radyasyonun parçacıklarının cinsi, proton veya hidrojen çekirdeğinden demir,kobalt ve nikel gibi ağır çekirdeklere kadar uzanır. Hatta uranyum çekirdeğinin de bulunduğu tahmin edilmektedir. Çok az miktarda lityum,berilyum,boran,karbon,azot ve oksijen de vardır.
Kozmik ışınların biyolojik testleri iki bakımdan önemlidir. Bunlardan ilki uzay yollarına olan etkileridir. İkincisi de kozmik ışınların biyolojik gelişiminde oynadığı roldür. Mesela; milyonlarca yıl önce yaşamış dinazorların nesillerinin kesilmesi, tahminen ani bir kozmik ışın bombardımanı ile açıklanabilir.
YARILANMA SÜRESİ: Bir radyoaktif elementten çıkan ışınların şiddetinin ilk değerinin yarısına kadar inmesi için geçen zamana, o elementin yarılanma süresi denir. Çıkan ışınların şiddeti radyoaktif elementin miktarıyla orantılı olduğundan yarılanma süresi muayyen bir radyoaktif elementin şimdi mevcut olan miktarının yarısına kadar inmesi için lazım gelen zaman olarak da tarif edilebilir. Bu zaman bazılarında senelerle, bazılarında saniyelerle ifade edilir. Mesela U238’in alfa çıkararak Thoryum 234’e dönüşme yarı ömrü 4,5×109 (4,5 milyar senedir). Oysa Plonyum 214’ün bir alfa çıkarak kurşun 210’a dönüşme yarı ömrü sadece 16×10-5 saniyedir.
RADYOAKTİFLİK SERİLERİ: Tabii olan radyoaktif element sayısı yaklaşık 60 civarında olup, bunların atom numaraları 81 ila 92 arasındadır. Bunlar üç radyoaktif değişim serisi meydana getirir.
Toryum Serisi:90Th 232‘den başlar. 6 alfa ve 4 beta ışıması yaparak ThD denilen 82Pb208 izotopuna dönüşür.
Uranyum Serisi: Başlangıç elementi olan 92U238 elementi 8 alfa ve 6 beta vererek RaG denilen 82Pb206 izotopunu meydana getirir.
Aktinyum Serisi: 92U235 ile başlayıp 82Pb207 (AcD) izotopu ile biten seridir. Bu seride bozunma esnasında 7 alfa ve 4 beta radyasyonları meydana gelir. Bir de sun’i radyoaktiflik elementlerin bozunma serisi vardır ki, buna neptunyum serisi denir. Bu seride başlangıç Plutonyum –241 elementi olup, karalı elementi ise Bizmut (Z=83, A=209)’tur.
ELEKTROSKOP: İlk kullanılan radyoaktivite dedektördür. Madam curie, radyoaktivite üzerinde çalışırken elektroskop kullanmıştır. Elektroskobun açılan yaprakları ortamda iyonların olduğuna işarettir.
İYONLAŞMA KUTULARI: İyonlaşacak gaz bir kutu içine konur. Gaz içinde anot ve katot bulunur. Radyasyonla iyonlaşma meydana geldiğinde yükler elektrodlara hareket ederler. Bu akım amplifikatörlerde büyütülür.
GEİGER SAYICILARI: İyonlaşma kutularının çalışma prensibi ile çalışırlar. Yapı itibariyle içi boş bir iletken silindirin ekseni boyunca iletken bir tel geçirilip tel silindirden yalıtılır. Silindir içine düşük basınçta gaz konulup, silindir (-) ve tel (+) kutup olarak yaklaşık 1000 V civarında elektrik alanı tatbik edilir. Bu gerilim gazın iyonlaşma geriliminden biraz küçük ve elektrik akımının elektrodlar arasında iletilmasini sağlayacak değerdedir. Bir parçacık veya gamma ışını silindir içine düştüğünde elektronlara çarpınca elektronlar yolları üzerindeki diğer gaz atomlarını iyonlaştırarak tele doğru hareket ederler. Bu akım amplifikatörlerle kuvvetlendirilerek dış elektrik devresinde ışık flaş aletlerine hoparlörlere veya sayma cihazlarına gönderilir.
KIVILCIM KUTULARI: İyonlaşma kutuları birbirini takip eden (-) ve (+) elektrod levhalarla bölünmüştür. Elektrodlar arasında kesik kesik tatbik edilen gerilim, radyasyonun yolu üzerinde levhalar arasında birbirini takip eden kıvılcımlara yol açar. Bu kıvılcımların fotoğrafları alınır.
WİLSON SİS KUTUSU: Bir kutu içine aşırı doymuş gaz, su buharı ile birlikte sıkıştırılır. Radyoaktif bir ışın kutu içine düştüğünde yolu üzerindeki gaz moleküllerini iyonlaştırırken su buharı da su damlacıkları haline gelir. Sis kutusu yanlarından aydınlatıldığında su damlacıkları gözlenebilir. Böylece ışının yolu öğrenilmiş olur. Gaz olarak hava da kullanılabilir. Çok hızlı parçacıkların varlıklarının ve hareketlerinin anlaşılmasında sis kutuları kullanılmaktadır. Pozitron, sis kutusu yardımıyla keşfedildi.
FOTOĞRAF PLAKALARI: Gümüş bromürlü emilsiyon sürülmüş ince plakaların üzerine düşen ışınların meydana getirdiği iyonlaşma ve saçılma izleri film üzerinde kalır. Radyasyonun karakteri filmin banyo edilmasi ile anlaşılır. Bu tip incelemeler mikroskopla olmaktadır.
RADYOAKTİVİTENİN KEŞFİ:
Fiztokimya sahasında en önemli keşif olup, bu keşifle birlikte kimyevi elementler hakkındaki düşünceleri temelinden değiştirdi. Aynı zamanda atomun çekirdeğindeki muazzam enerjinin kullanılmasını mümkün kıldı. Radyoaktivite, 24 Şubat 1896’da Henry Becquerel tarafından keşfedildi. Radyoaktivite, flüoresan kılınmış maddelerin X ışınları verip-vermedikleri araştırılırken bulundu. H.Becquerel, X ışını elde etmek maksadıyla flüoresan olan uranyum tuzları kullanıldı. Siyah kağıda sarılı fotoğraf plakası üzerine bir miktar potasyum uranyum sülfat çift tuzu K2UO2 (SO4)2.2H2O koyup, güneş ışığına tuttu. Sonunda plakasında uranyum tuzlarının bulunduğu bölgeye rasgelen kısımlarda kararmalar gördü. Fakat sonradan bu tuzların ışığa maruz bırakılmadan, yani flüoresan kullanılmadan da bu işi yaptığını gördü. Daha sonra da uranyumun flüoresan olan ve olmayan bütün tuzlarının hatta uranyum metalinin bile fotoğraf plakasına tesir ettiğini buldu. Becquerel daha sonra bu denemesini karanlıkta yaptı. Uranyum bileşiklerini siyah kağıda sardığı halde fotoğraf plakasına etki eden ışınların çıktığını buldu. Bu ışınlara uranik ışınlar dedi. Bu keşiften sonra, Fransa’da Pierre ve Marie Curie, Almanya’da G.Schmidt tarafından, aynı zamanda yapılan araştırmalarda toryumun da aynı ışını verdiği bulundu. Bundan sonraki araştırmalarda radyoaktif özelliklere sahip polonyum ve radyum elementleri keşfedildi.
Bir radyoaktif elementin çekirdeğinin, kendiliğinden başka çekirdeği değişmesi olayına dezentegrasyon, yapma olarak bir çekirdekten bir başka çekirdeğin elde edilmesi olayına da transmütasyon denir. 104 elementin yaklaşık 1200 izotopu vardır. Bu izotoplardan 284’ü karalı çekirdeğe;radyoaktif elementler kararsız çekirdeğe sahiptirler. Bunlar kararlı hale geçmek için çeşitli enerjiler yayarlar. Kararlı hale iki yoldan geçer. Birincisi parçalanma ile olanıdır ki, buna bir örnek olarak “alfa” ışıması verilebilir. (88Ra226 86Rn222 + ). İkincisi izobar geçiştir. Kütle sayıları aynı, atom numaraları bir fazla olan iki atomda (izobar atomda) nötron fazlalığı varsa bu çekirdekte 0n1 p + + şeklinde bir reaksiyon olur ki buna beta dezentegrasyonu denir. (11Na24 12Mg24+ ). Eğer proton fazlalığı varsa pozitron yayımı olur (P n+ + ). Buna beta+ dezentegrasyonu denir. (11Na22 10Ne22 + + ). Çekirdek proton fazlalığı halinden kurtulmak için pozitron beta+ atacağı yerde çekirdek dışındaki K yörüngesinden bir elektron yakalar ve p+e- + n+ şeklinde reaksiyon verir. Bu olaya elektron yakalama denir. Neşrettiği taneciğe de nötrino adı verilir. (4Be7 3Li7).
Bir çekirdek alfa veya beta ışını meydana getirdikten sonra uyarılmış hale geçer. Uyarılmış çekirdek normal haline dönerken enerji fazlalığı çekirdekten bir tanecik halinde fırlatılmaz ise bir izomertik geçiş olur. (56Ba137 56Ba137+ ).
FİSYON: Ağır çekirdeklerden hafif çekirdeklerin meydana gelmesi olayına fisyon denir. Fisyon çok şiddetli olup (f) harfi ile sembolize edilir. 92U238 50Sn133+42Mo105 olayı bir fisyon reaksiyonudur. Bu olayda büyük enerji açığa çıkar.(Radyoaktif maddelerin yaydığı ışınlar.) Ruhherford, radyumun alfa,beta ve gamma ışınları verdiğini keşfetti.
FÜSYON: Kararsız küçük kütleli atom çekirdeklerinin birleşerek büyük kütleli atom çekirdekleri oluşturması olayına denir. Hidrojen bombasının oluşumu gibi. Hidrojen bombasından açığa çıkan enerji, atom bombasından yaklaşık 1000 kat daha fazladır. Güneşte hidrojen atomlarının birleşip helyuma dönüşmesi (füsyon reaksiyonu) sırasında büyük enerji açığa çıkar.
RADYASYONUN CANLILAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ:
Radyasyon birçok insanın düşündüğü gibi 1900’lü yıllarda keşfedilmesi ile ortaya çıkan bir tehlike değildir. Tam aksine ilk çağlardan beri vardır. Ancak, teknolojinin ve sanayileşmenin gelişmesi, uranyum elementinin eldesi ve kullanılması ile radyasyonun etkileri giderek artmıştır.
Radyasyon üreten birçok kaynak vardır. Bunlardan televizyon gibi elektronik cihazlar, X ışını üreten tıbbi ve endüstriyel röntgen cihazları en sık karşılaşılanlarıdır. En önemli bir başka radyasyon kaynağı da nükleer reaksiyonlardır. Nükleer denemelerde (atom ve hidrojen bombaları) reaksiyon sonucu oluşan ürünler radyoaktif olduklarından reaksiyonlar dursa da radyasyon uzun süre devam eder. Diğer bir radyasyon kaynağı ise uzaydır. Güneş ve yıldızların enerjisi nükleer reaksiyonlardan (füsyon) kaynaklanılır. Dünyamıza uzaydan ısı ve ışık ile birlikte nükleer radyasyon da gelir. Dünyaya gelen bu tür ışınlara kozmik radyasyon denir. Atmosferdeki ozon tabakası tarafından bu radyasyonun çoğu soğurulsa da az bir kısmı yeryüzüne ulaşır. Kısacası radyasyondan kaçınmak mümkün değildir. Uzayda saniyede yaklaşık 300.000km gibi çok yüksek hızlarla hareket eden bu ışınlar kolaylıkla insan vücuduna nüfuz edebilir ve vücudu oluşturan biyolojik hücrelere hasar verebilirler. Ayrıca, bu ışınların hücrelerin kimyasal yapılarını değiştirmeleri de mümkündür. Özellikle elektrik yüklü ışınlar saniyenin binde biri gibi çok kısa süre içinde hücre moleküllerini parçalayıp iyonlarına ayrıştırabilirler. Bununla birlikte, etrafta bulunan diğer hücreleri de fizyolojik görevlerini yapamaz duruma getirebilirler. Bütün bunların sonucunda radyasyona maruz kalan bir hücre ya ölür veya işlevini yitirir. Aslında az sayıda hücrenin ölmesi önemli değildir. Çünkü, normal yaşamda yıpranan hücrelerin ölümü ve yerlerine yenilerinin doğması doğaldır. Ancak, yüksek radyasyon sonucu çok sayıda hücrenin aniden ölmesi veya normal çalışmasının bozulması canlının sağlığını önemli ölçüde etkileyecek bir olaydır. Hayati önemi fazla olan dokularda (kemik iliği,dalak,kan ve üreme hücreleri) radyasyonun etkisi daha erken görülür. Çünkü, bu hücreler daha çabuk çoğaldığından bir hücredeki hasar, sakat doğan yeni hücrelerle çığ gibi büyür. Bu ise uzun bir zaman dilimi içerisinde her an bir tümör olarak sonuçlanabilir. Radyasyonun kanserojen etkisi bu yolla ortaya çıkmaktadır. En büyük tehlike ise hücre çekirdeği içindeki DNA’ların bozulmasıdır. DNA’lardan oluşan kromozomların yapılarının değişmesi, taşıdığı sırların kaybolması ve yeni genetik yapılı hücreler haline dönüşmesi sonucunda ebeveyne benzemeyen yeni bir genotip ortaya çıkar. Bu farklılaşmaya mutasyon adı verilir. Eğer bu durum, bireyin üreme hücrelerinde gerçekleşirse radyasyondan kaynaklanan bu değişiklik gelecek nesillere de aktarılır. Yüksek dozda radyasyona maruz kalmış bireylerde görülebilecek başlıca hastalıklar şunlardır: Kanda ve kan yapan organlarda tahribat (anemi,lösemi), ciltte ateş yanığını andıran yaralar, gözde katarakt, kısırlık, kanser ve kalıtımsal bozukluklar. Bir insan vücudunun kısa bir süre belirli bir radyasyon dozuna maruz kalması sonucu görülebilecek rahatsızlıklar ise kişiden kişiye değişebilir. Ancak, bu rahatsızlıkların genel özellikleri şu şekilde özetlenebilir: 50 Rem gözlenebilir bir biyolojik etki meydana getiren en küçük radyasyon dozudur. Bu doz kandaki akyuvar sayısında geçici bir değişiklik meydana getirir. 100-200 Rem arasında radyasyona maruz kalan bir insanda 3 saat içerisinde kusma ile birlikte yorgunluk ve iştahsızlık görülür. Bu tür hastalarda birkaç hafta içinde iyileşme gözlenir.300 Rem radyasyon dozuna maruz kalan kişilerde iki saat içinde kusma ve halsizlik başlar. Yaklaşık iki hafta sonra ise saçlar dökülmeye başlar. Bir ay ile bir yıl arasında bu kişilerin % 90’ı iyileşir.Vücut tarafından alınan radyasyon dozunun artması ile gözlenen etkiler daha belirgin ve ciddi olmaya başlar. 400 Rem radyasyon dozuna maruz kalan kişilerde başlayan bulantı ve kusma dönemini iştahsızlık, halsizlik, ateş ve saç dökülmesi izler. Yaklaşık iki hafta sonra ağızda iltihaplanma görülür, ishal ile birlikte hızlı kilo kaybı başlar. Bu dozda radyasyona maruz kalan fertlerin % 50’si 2 ile 4 hafta içerisinde ölür. Doz 600 Rem’e çıktığında ise ölüm oranı % 90’a çıkar. Kalanları iyileşmesi ise çok uzun süren tedaviler gerektirir.Radyoaktif ışınların zararları yanında birçok yararları ve kullanım alanları da mevcuttur.Radyoaktif izotoplar ile radyoaktif olmayan izotopların kimyasal özellikleri aynıdır. Bundan dolayı radyoaktif izotoplar izleyici olarak kimya araştırmalarında yaygın bir şekilde kullanılırlar. Örneğin; bitki besin maddesine az miktarda katılan radyoaktif özelliğe sahip fosfor-32 izotopu ile fosforun bitki tarafından kullanılması izlenebilir. İzleyiciler özellikle tarımda kimyasal gübrelerin en uygun bileşiminin kullanım biçiminin bulunmasında büyük önem taşır. Ayrıca, bir kimyasal tepkimenin mekanizması ya da bir bileşiğin yapısı çoğu zaman deneylerle radyoaktif izleyiciler kullanılarak aydınlatılır. Örneğin karbon-14 izotopu ile fotosentez olayı incelenmiş ve CO2’nin şekerlere ve nişastalara dönüşümü hakkında geniş bilgi edinilmiştir. Radyoaktifliğin ışınım etkilerinden yararlanılan uygulamaların başında ışın (Curie) tedavisi gelir. Bu yöntem kanser ve benzeri habis tümörlerin yok edilmesinde kullanılır. Bu tedavi için en çok kullanılan radyoaktif izotop bir gamma yayımlayıcısı olan kobalt-60 izotopudur. Radyoaktif izotoplar hastalıkların teşhisinde de kullanılır. Örneğin günümüzde yaygın olarak kullanılan pozitron ışın tomografisi (PET scan) özellikle beyindeki bazı hastalıkların teşhisinde kullanılır. Bu yöntemde hastaya çok az miktarda karbon-11 izotopu içeren glikoz (C6H12O6) verilir. Daha sonra glikoz ile beyne giden karbon-11 izotopunun yapmış olduğu pozitron ışınlarını belirlemek için beyin tomografisi çekilir. Bu yolla beyindeki anormallikler teşhis edilebilir. Radyoaktif iyot-131 izotopu tiroid bezi ile ilgili hastalıklarda kullanılır. Hastaya iyot-131 izotopu içeren Nal çözeltisi verilir. Kan dolaşımındaki bu izotopun vücuttaki hareketi radyasyon algılıyıcıları ile izlenir. Bunun sayesinde tiroid bozukluklarında tiroid kanserleri, böbrek ve karaciğer hastalıkları teşhis edilir. Radyografi radyoaktif ışınlar yardımıyla film veya duyarlı plaka üzerinde görüntü elde etme yöntemidir. Bu yöntem tıpta röntgen çekimi olarak bilinir. Röntgen çekiminde elektronik cihazların ürettiği X-ışınları kullanılır. Endüstriyel radyografide ise iridyum-192 ve kobalt-60 gibi radyoizotopların ürettiği gamma ışınları kullanılır. Bu ışınlar ile metal ve plastik levhaların kalınlıklarının ölçülmesi, iç yapılarının incelenmesi mümkündür.Radyoizotopların diğer bir kullanım alanı ise petrol sanayisidir. Örneğin;bir petrol boru hattında akışa katılan az miktarda radyoizotop ile borunun dışından akışı izlemek mümkündür. Ana boru hattından benzin, gaz ve motorin gibi petrol ürünleri arka arkaya gönderilebilir. Aktarılan ürünlerin son kısımlarına konulan radyoizotoplar sayesinde boru hattının diğer ucunda bir ürünün bitip, diğer ürünün başladığı anlaşılabilir.
Radyoaktivite Açısından Dönüm Noktaları
1896-Radyoaktiflik bulundu. (H.Becquerel)
1898-Polonyum,sonra radyum ve alfa ve beta ışınları bulundu.
1900-Elektromanyetik yapıda olan gamma ışınları bulundu.
1911-İzotop kavramı ortaya çıktı.
1932-Nötron keşfedildi.
1934-W.Pauli ve E.Fermi beta radyoaktifliğinin yanı sıra nötrino denen çok girişken yüksüz bir parçacığın da yayıldığını da kanıtladı.
1934-J.F ve I.Joliot Curie yapay radyoaktifliği ve beta radyoaktifliğini buldu.
1935-Nükleer kuvvetin “mezon”kuramı.
1938-Nükleer parçalanma (fisyon) bulundu.
1970-Ağır iyon hızlandırıcıları, çekirdeklerin kararlılık koşullarını araştırmaya imkan verdi.
29 Ekim 2006
Laboratuarda bir sıvının içinde çözünmüş olabilecek öteki maddelerden ayrıştırılarak arıtılması gerektiğinde kullanılan en kolay yöntem damıtmadır. Damıtma sıvının buharlaşıncaya kadar ısıtılıp daha sonra yükselen buharın bir soğutma yöntemiyle yeniden sıvılaştırılmasıdır. Böylece sıvı önceden içerdiği buharlaşmaz maddelerden arınmış olur. Kaynama noktaları değişik iki sıvının ayrıştırılmasında damıtma yöntemi kullanıldığında işleme ayrımsal damıtma adı verilir.
Kapalı bir kapta buhar elli bir basınca ulaşıncaya kadar sıvı buharlaşacaktır. Bu basınç yalnız sıcaklığa bağlıdır ve buharlaşmanın belli bir sıvı için belli bir sıcaklıkta maksimum sınırını gösterir. Buharın doymuş olduğunu gösterir. Her sıvının özel bir basınç değeri vardır. Basınç değeri sıvının doğal yapısına uçuculuğunun yüksek ya da düşük olmasına bağlıdır ve maddenin miktarından bağımsızdır. Buhar basıncı hemen her zaman mili metre civa olarak tanımlanır. Bu aynı miktarda basınç yapma etkisindeki civa sütunun uzunluğudur.Bir sıvını buhar basıncı sıcaklığın artması ile yükselir. Suyun arıtılması buharlaşma hızını artırır. Sıcaklıktaki bu artış buhar basıncını sıvıya uygulanan dış basınca eşit duruma getirince sıvı kaynar,bir başka deyişle sıvı ile buhar arasındaki denge bozularak, sıvı tümüyle buhar haline geçer. Tüm hal değişimlerinde olduğu gibi ,kaynama sırasında tüm sıvı buhar haline geçinceyte kadar sıcaklık değişmez kalır. Deniz seviyesinde su 1atm basınç altındadır.100Cde suyun buhar basıncı 1atmye eşittir. Bu yüzden suyun kaynama noktası 100C’dir.Bir sıvı daha uçucu oldukça ,belli bir sıcaklıkta buhar basıncı yükselir ve dış basınca ulaşması kolay olur. Buna iyi bir örnek olan eterin kaynama noktası son derece yüksek bir buhar basıncının bir sonucu olarak 35C0’dir. Bu özelliklere dayanılarak bir çözelti ,içindeki katışıklardan arıtılabilir. Ama ,bir karışımındaki iki sıvının kaynama noktaları arasında 80C den yüksek bir fark varsa, bunların ayrıştırılması kolaydır, kaynama noktaları arasındaki fark 80C den az ise iki arı bileşe elde etmek zordur.
DAMITMA SÜTUNLARI
Kaynama noktaları biri birinden birkaç derece farklı bileşenlerin oluşturduğu karışımları ayrıştırmak,çok sık gerek duyulan ve özel aygıt kullanımı gerektiren bir iştir.Damıtma sırasında içinde karışımın kaynatıldığı cam kabın sıcaklığı karışımın kaynama noktasından her zaman yüksektir. Bu kullanılan aygıtta buharın hareketini hızlandırır.Kaynama noktaları birbirine çok yakın iki sıvıda , sıcaklığın biraz artması bile sıvıların her ikisinin de eş zamanda kaynayıp damıtılmasına yol açar. Bu yüzden ,buharın olabildiği kadar uzun bir hacimde yayılması ilkesinden yararlanılan damıtma sütunları kullanılır.Bu sıvıların , sütunların soğuk çeperlerine değdikten sonra daha kolay yeniden yoğunlaşarak, damıtma kabına düşmelerini sağlar, bu arada, daha uçucu maddeler başarıyla damıtılmış olur.
DAMITMANIN KULLANIM ALANLARI
Damıtma,laboratuarda vazgeçilmez bir yöntem olması yanı sıra ,sanayide de çok sık kullanılır. En yeni kullanımları arasında, deniz suyunun tuzunun giderilerek içme suyu elde edilmesidir. Bu işlem büyük sanayi tesisleriyle gerçekleştirilirse de yararlanılan ilke, laboratuarda yararlanılanla aynısıdır. Damıtma yöntemi, sanayi artıklarının yol açtığı su kirlenmesi sorununa da uygulanabilir, ama artıkların içinde buharlaşabilir kimyasal maddeler olduğu için bazı değişiklikler yapılmalıdır.Sıvılaşmış havanın ayrımsal damıtılması da ilgi çekicidir. Çok düşük ısıda sıvılaşan hava, sonra damıtılarak içindeki gazlar(azot, helyum vb.) ayrı ayrı elde edilebilir. Burada karşılaşılan teknik sorun,gazların çok düşük sıcaklıklarda yoğunlaştırılması için kullanmadan önce, soğutmada yararlanmaktır. Sıvılaşmış hava çok yüksek basınçta çeşitli basmaklarda sıkıştırılarak, sonrada bir delik yada memeden geçirilip hızla genişletilerek elde edilebilir. Roketlerin hareket etmelerini sağlayan düzenlemelerde kullanılan sıvı oksijen bu yolla elde edilir. Bununla birlikte asetilen gibi patlayıcı gazların birikmesini önlemek için de özen göstermek gerekir. Damıtmanın petrol sanayisinde geniş uygulama alanları vardır. Çeşitli akaryakıtların ayrıştırılması. Ayrıca kimya sanayisinde ve çözücü gerektiren sanayilerde kullanılır.
GAZLARIN AYRIŞMASI
1811 yılında İtalyan fizikçisi Amedeo Avogadro önemli bir fizik yasası buldu: Değişmez sıcaklık ve basınçta eşit hacimli tüm gazlar aynı sayıda molekülü kapsamaktadır. Bu yasa bazı koşullar altında ,bir gazın sıcaklık artışına bağlı olmadan nasıl artığını açıklamak açısından önemlidir.Bunun nedeni ayrışma olabilir: Daha önce yalnızca bir tanesinin bulunduğu yerde iki ya da daha çok molekülün bulunması hacimde kesinlikle bir artışa neden olacaktır. Bunun yanı sıra, kimyasal değişim, molekülün yapısında temel başkalaşımlar olduğunu gösterecektir.
Bir laboratuar deneyde bakır, derişik nitrik asitle işlem görürse, elde ettiği ürünlerden biri azot dioksit olacaktır.
Bununla birlikte , bu işlem orta sıcaklıkta yapılırsa elde edilecek gaz renksiz tetra oksit olacaktır: Yaklaşık 60C’lik bir sıcaklık artışı , gazın kızıl-kahve bir renk almasına neden olacaktır. Bu da, gazın azot dioksite ayrıştığını gösterir156C ayrışma hemen hemen tamamlanmıştır. Burada gazların sıcaklığın artışından ayrıştığını gözlüyoruz. Yani gazları damıtılabildiğini görebiliriz.
DİĞER DAMITMA ŞEKİLLERİ
Geri akışlı damıtma :
Büyük miktarlarda ürün işleyebilen tablalı kuleden gerçekleştirilir. Buhar kazanının üstünde bir dizi tablayla bölünmüş silindir biçiminde yada koşut yüzlü uzun bir kolon yer alır. Kazandan birinci tablaya gelen buharın bir bölümü yoğuşur, diğer bölümü ise, diğer bölümü ise yoğuşma olayının yenilendiği ikinci tablaya ulaşır. Üçüncü tablada da aynı olay yenilenir ve işlem böylece sürer. Çok zengin buhar, kulenin en üst bölümünden alınır. Yoğuşma ürününe doyan her tabladan, buhar kazanına inen bir artık ürün akımı oluşur Bileşimine giren çeşitli maddeleri odunda ayırmak için yapılan damıtmadır. Dikey yada yatay karnilere istiflenmiş, aynı boyda, yuvarlak yada yarılmış odunların ısıtılmasıyla gerçekleşir. Her biri 1300-2000kg odun alabilen karnillere damıtma için 12-15 saat gereklidir;sıcaklığın ilk 10 saat içinde 350C yi geçmemesi gerekir.;sonra sıcaklık 430C ye kadar yükseltilir. Büyük odun damıtma tesislerinde kaloriferli fırınlarda kullanılır
Odunun damıtılması ile elde edilen ürünler odun kömüründen başka; ağır katran, odun asidi. Reçineli odunlardan çam esansı denilen özel bir esans elde edilir.
PETROLÜN DAMITILMASI
Bir rafineride ham petrole uygulanan ilk işlem ayrımsal yada bölümsel damıtmadır. Bu işlemle, on kadar temel petrol kesiti elde edilir. Bu kesitlerden her biri genellikle karbon atomları sayısıyla yada içerdiği hidrokarbonların ve diğer bileşiklerin normal kaynama sıcaklıkları dizisiyle tanımlanan bir uçuculuk aralığında yer alır. Damıtmayla ham petrolü ayrımlama ,üretim gereklerinin işlevlerine göre önemli değişiklikler gösterebilir.
PETROLÜN DAMITILMASI İLE ELDE EDİLEN ÜRÜNLER
Ham petrolü atmosfer basıncında damıtma : Atmosfer basıncından çok az yüksek bir basınçta yapıldığından bu adı alır ve arakat ürünleri veren bir damıtma kulesinde, ham petrolün birçok ana kesite ayrılmasını sağlar: gaz ve benzinler, kerosen, mazotlar, atmosfer artığı. Ham petrol kuleden çekilen ürünlerin ısıl enerjisini kullanan ısı değiştiricilerle ısıtıldıktan ve borulu bir fırında bölümsel olarak buharlaştırıldıktan sonra 340 ile380C de kulenin alt bölümüne yarı buharlaşmış halde verilir. Aynı andaki tesisteki kirlenmeyi ve korozyonu sınırlandırmak için ham petrole tuz giderme işlemi uygulanır: üretim yada taşımadan kaynaklanan mineral tuzlarını özütlemek için önce ham petrole su püskürtülür ardından yaklaşık 130C de tuz giderme balonunda elektrikle su ve ham petrolün karışması hızlandırılır ve karışım durutulur. Gazlardan ve benzinden oluşan en uçucu kesit,damıtma kulesinin tepesinde toplanır; kerosen ve mazotlar kulenin yan bölümünden alınır,sonra her biri daha küçük başka bir kuleye gönderilerek uçucu madde ayarları ayarlanır. Atmosfer basıncında damıtma artığı ana kulenin tabanından alınır. Gazları ve benzinleri ayırma işleminde genellikle çift ürünlü damıtma kulesi kullanılır. Gazlar önce kararlaştırıcı ya da bütan giderici kulede benzinlerden ayrılır.; sonra bir etan giderici bir propan gidericide, bölümsel damıtmayla propan ve bütan yanıcı gaz halinde ayrı ayrı özütlenir. Nihayet benzinleri bölümsel damıtma kulesinde ayırarak hafif ve ağır benzinler elde edilir.
Atmosfer artığını boşlukta damıtma
Arakat ürünleri veren bir damıtma kulesinde gerçekleştirilir; Bu kulenin çalışma ilkesi tepe bölümünde basınç 10 ile 70 mbar arasında değişen bir boşluk oluşturmak ve böylece atmosfer artığı bileşenleri, ısıl parçalanmaya yol açmayacak düşük bir sıcaklıkta damıtmaktır. Artıklar, borulu bir fırında bölümsel olarak buharlaştırıldıktan sonra kulenin alt bölümüne 370-410C sıcaklıkta yollanır. Boşluğu, kulenin tepesinde yoğunlaşmış gazları emen buhar enjektörleri sağlar. Böylece , ilk arakat ürünü olarak bir mazot, alt arakat ürünlerinden iki ya da daha çok damıtma ürünü ve kulenin dibinde ise boşlukta damıtma ürünü elde edilir.
Bu üç tesis genellikle tak mbar üretim birimi içinde toplanır ve sığa göz önüne alındığında ayırt edici özelliğini ,aygıtların fırınların ,özellikle de kulelerin dev boyutları oluşturur. Bir atmosfer basıncında damıtma kulesinde yaklaşık 9 mye yaklaşık bir kule demektir.
TUZ GİDERME
APANSIZ BUHARLAŞTIRMA İLE DAMITMA
Bu işlem deniz suyunun tuzunu giderme yöntemlerinin en önemlisidir.Hem aşınmanın ve çökmenin önlenmesi için düşük sıcaklıklarda çalışmayı sağlar,hem de gizli ısıdan yararlanılır.Sıcak deniz suyu ,düşük basınçlı bir bölmeye geçirilince , bir bölümü hemen buharlaşır.Bu birdenbire kaynama ve ısı vermeden buharlaşmaya apansız buharlaşma denir. Damıtmadan sonra sıcak su soğutulur.Daha düşük basınç ve sıcaklıkta ikinci bir apansız buharlaştırma uygulanır ve işlem böylece sürer.Apansız buharlaştırma ile damıtma tesisi ,her biri bir öncekinden düşük sıcaklıkta çalışan bir dizi bölmeden oluşur.Deniz suyuna ilk ısı , geri geri basınçlı buhar türbünü gibi bir işletmeden düşük basınçlı bir buharla verilebilir. Isıtılmış tuzlu su,bir bölmeden ötekine akar.Oluşan su buharı,tuzlu su damlacıklarını ayıraçlardan geçer. Sonra buhar yoğuşur,tuzsuz su toplama kaplarına alınır ve depolanır.Tuzlu su, bir bölmeden ötekine geçerken yavaş yavaş soğur.Soğuyan su, yoğuşturma borularına geri pompalanır.Bu borularda deniz suyu ısı soğurur ve başlangıç noktasına oluşuncaya kadar,sıcaklığı bölmelerde yeniden dolaşması için gerekli olan sıcaklığa yaklaşır. Kurak kıyı bölgelerinde bu tip büyük tesisiler kurulmuştur.Meksika kıyılarında ,tijuana yakınlarındaki bir tesis 1970te tamamlanmıştır.Burada denizden günde 27 milyon litre tuzsuz su elde edilir.
ALKOLÜN DAMITILMASI
Yeterince zengin petrol ve kömür yatakları olan ülkeler ,alkol üretmek için kimyasal yöntemler kullanırlar.Petrolün parçalanmasından yada kömür katranın damıtılmasından elde edilen etilen bu bireşime örnektir.
Etanol aynı zamanda , hidrojen ve karbondioksit genellikle krom oksit ve çinko oksit gibi uygun bir katalizör içinden 350-400C de geçirilmesinden oluşan ve stinol adı verilen bir yöntem ile elde edilebilir.Bu yöntem sanayide yaygın olarak kullanılır.
29 Ekim 2006
Geçici ölüm denilen uykuda görülen garip haller.Niçin ve ne surette rüya görüyoruz? Bu bir fenomendir. İlk insan’ın yaratılışından bu güne kadar filozoflar, bilim adamları çeşitli şekillerde açıklamışlar, düşünmüşler, fakat rüyayı kesin bir şekilde belirleyememişlerdir. Ancak şu kadarını bilmemizde fayda vardır ki rüya, büyük ve soyut bir dünyadır.
Aynı zamanda rüya, öldükten sonraki yaşantımız ile de ilişkilidir. Bu ilişkiyi yakalamak, temiz duygu ve ruh temizliğiyle ancak mümkün olabilmektedir. Rüya ile çok ince gerçekler keşfedilmiş ve sonsuza kadar da keşfedilmeye devam edilecektir. Chicago üniversitesi uyku araştırmalarından Allan Rechtschaffen uykunun hiç bir fonksiyonu olmadığını tespit etmiştir. Adale yorgunluklarının azalmasına rağmen vücudun dinlenmesi için uykuya ihtiyacı olmadığını söylemiştir. Çünkü vücudumuzdaki hücrelerin kendi kendilerini tamir etme yeteneği vardır. Araştırmacıların tespitlerine göre bu esnada faaliyetten uzak olmasına, ya dinlenme veya uyku durumunda bulunmasına da gerek yoktur. Uyku sırasında alınan EEG kayıtları üzerinde yapılan incelemelerde beyinde faaliyetsizlik görülmemiştir. İngiltere Milli Fizik Laboratuarı bilgisayar bilimleri bölümünde psikolog araştırmacı Dr. Evans’a göre uykunun tek maksadı rüya görmemiz için, zemin hazırlamasıdır. Stanford Tıp Merkezi Uyku Kliniği doktoru Dr.William Dument’in görüşüne göre ise; rüya görmek son derece önemlidir. Rüyalar fiziki dengenin oluşmasını sağlanmaktadır. Biyoloji süratle gelişirken rüyaları bilinç altındaki beyin olaylarına bağladı. Ne var ki, rüyaların zamanı aşan farklılıkları kimsenin gözünden kaçmış değildir. İstisna denerek uzun süre konuya ters açıdan bakıldı. Ünlü bir bilim adamı “Fizik ve Biyolojide istisna olmaz. Tek bir olayın bile açıklanması gerekir.” hükmü ile metafizik olaylara bilimsel bir kapı ayarladı. Rüyalar metafizik bir olaydır. İç dünyamızdan doğar. Zaman ötesi nitelikleri ile birlikte bilinç altına yansıyarak bize ulaşır. Bu arada bilincin ve şuur altının şekillenme ve fotoğraflarına bürünür. Zaten eski psikiyatrislerin rüyaları bilinç altı diye nitelendirmesi onların bu özelliklerinden gelir. Hatta iç dünyadan gelen rüya olayının bilinç altında doğmaz. İçimizdeki benden bize gelen mesajlardır. Bunun önemli delilleri vardır. Rüyalar çok kısa sürede görülür. Uyandığımız zaman 15 - 20 dakika anlattığımız rüya bilimsel olarak ispatlanmıştır ki, bir kaç saniyede görülmüştür. İç dünyadaki kişiliğimizin madde ötesi olması sebebi ile rüyalarda zaman ötesinde cer yan eder. Birkaç saniyelik süre rüyanın şuur altına, oradan bilince geçme süresidir. Yoksa rüyada zaman sıfırdır. Rüyalarda bir iç spiker vardır. Gördüğümüz bir rüyayı anlatırken “Bir şehre gitmiştim. Orası filanca şehirmiş. Bir kimse gördüm o filanca imiş.” dediğimiz zaman bu bilgiyi bize birinin görünmeden söylediğini fark ederiz. İşte bu spiker iç dünyamızdaki ben, asıl kişiliğimizdir.
Rüyalar bazen açıkça bazen üstü kapalı olaylara bürünmüş olarak geleceği haber vermektedir. Bilim tarihinde ve günlük hayatımızda geleceği olduğu gibi gösteren rüyalara sık rastlanmıştır. Bilim tarihine geçen bu tarz ünlü bir rüya Abraham Linkol’ ün rüyasıdır. Bazı rüyalar açık değildir şekillere bürünmüş gizlenmiştir. Bu rüyanın şuur altından geçerken aldığı fotoğraflardan meydana gelen karışık bir şekildir. Rüya yorumu bu karışık şekillerin analizi anlamını taşımaktadır. Gelecekten haber veren içimizdeki öz varlığımız, ölümsüz olan madde ötesi yanımızdır. Uzmanlara göre uyku birkaç devreden oluşmaktadır. Uykusu gelen insan yatağına yatar ve gözlerini kapatır. Kısa süre sonra göz kapakları belli belirsiz titremeye başlar. İnsan o sırada uykuya dalmıştır ve rüya görmektedir. Bazen doktorlar, hastalarına belirli ilaçlar verirler. Bu ilaçlar uykuyu derinleştirebilir ve rüyaları da etkileyebilir. Bu durumda rüya da görülmeyebilir. Ancak ilaç almadan uyuyan bir insan mutlaka rüya görür. Rüyalar renkli ya da siyah beyaz olabilir. İnsanların çoğu, siyah beyaz rüya gördüklerini söylemektedirler. Yapılan araştırmalara göre kadınlar erkeklere göre daha renkli rüyalar görmektedirler. Rüyalar, genel olarak üçe ayrılmaktadırlar. Kafası yorgun, devamlı bir konuyla ilgilenen kimse uyuduğunda rüyasında karmakarışık şeyler görebilir. Veya bu insan ilgilendiği, önem verdiği konuyu da görebilir. Bu tür rüyalar yorumlanmazlar. Örneğin, televizyonda veya başka bir yerde heyecanlı bir sinema izleyen kişi rüyasında aynı şeyleri görebilir. Bu durum sadece etkisinde kalmaktır. Yani gerçek rüya değildir. İkinci tür kabus veya karabasan denilen rüyadır. Bunlar genellikle iyi başlar. Uyuyan kimse hoş bir olay vb. ile ilgilendiğini görür ve sonra bu rüya birden korkutucu bir hal almaya başlar. Güzel görüntü değişerek insana dehşet verir. Kabusların açıklamasını sinir doktorları ve psikanalistler yapmaktadırlar. Yani bu tür rüyalar yorumlanmazlar. Kabusları, rüyada bir kez görülen korkutucu sahnelerle karıştırmamak lazımdır. Karabasan gören insan korkar. Bir ara rüyada olduğunu hissederek uyanmak ister. Bunu başaramaz. Ama uyandığını sanır ve bu sırada kabus devam eder. Her insan ömründe birkaç kez kabus görebilir. Fakat sık sık karabasan görenlerin bazı olaylar, rahatsızlık vb. yüzünden sinirleri sarsılmış olabilir. Bu kimselerin doktorlarıyla konuşmaları faydalı olabilir. Üçüncü tür rüya olduğu gibi çıkandır. Böyle rüyalar çok değerlidir. Genellikle sezgisi güçlü olanlar, medyumlar hemen çıkan rüyalar görürler. Örneğin insan rüyasında yıllardır rastlamadığı ahbabını görebilir. Onunla konuşabilir. Bu rüyadan kısa bir süre sonra o ahbabı karşısına çıkabilir. Buna “Gerçek Rüya” adı verilir. Böyle rüyalar görenler, dikkatli davranmalıdırlar. Gördükleri şeyleri iyi değerlendirmelidirler. Dördüncü tür, en sık rastlanılanıdır. Yani uyuyan kimse rüyasında türlü şey görür. Sabah uyandığında da bunlardan bazılarını anımsar. İşte bunlar yorumlanabilir. Rüya tabiri denilen şey, dördüncü tür için gereklidir daha çok. Sabah uyanıldığında akılda kalan ve hatta insanı epey da etkilemiş olan rüyaları yorumlamalıdır. Yorum yaparken karamsar olmamalıdır. Her zaman iyiye yorum yapılmalıdır. Bazı rüyalar iyi sayılmazlar. Buna da üzülmemek gerekir. Çünkü rüya, insanın kendisini koruması için gereken bir uyarıda olabilir. Beşinci tür rüya ise rüya içinde görülen rüyadır. Genellikle insan rüyasında gördüğü rüyayı da yorumlar. Bu tür rüyalara da çok dikkat etmek gerekir. Çünkü böyle rüyalarda yapılan yorumun gerçekleşme oranı çok yüksektir. Altıncı tür rüyaların en ilginç sayılanıdır. Bu tekrarlanan rüyadır. İnsan, aynı rüyayı sık sık görür.
Örneğin rüyasında daima aynı eve girdiğini, aynı sokakta durduğunu,vb. görebilir. Oysa kendisi ne o evi, nede sokağı bilmektedir. Fakat rüyada o ev, sokak, vb hiçte yabancı değildir. Veya insan devamlı olarak aynı olayı yaşayabilir. Bazı kimseler Hint Felsefesine ve Karma’ya inanmaktadırlar. Karma, insan bedeninin bir çok kez bedenlenmesidir. Yani insan öldükten sonra kısa süre sonra başka bedenle yine dünyaya gelmektedir. Karma’ya inananlar, bu tür rüyaların insanın eski yaşamıyla ilgili olduğunu ileri sürmektedirler. İnsan devamlı görmüş olduğu evde oturmuş olabilir. Oysa rüya yorumu yapanlar bunu kabul etmemektedirler. Böyle yinelenen rüyadaki şeylere dikkat etmek gerekir. Bu sayede insan bir süre sonra neyle karşılaşacağını anlayabilir. Rüyalar tedavi eder, öğretir, yön verir, kehanette bulunur, soruları yanıtlar, bizleri geçmişe, günümüze ve geleceğe bağlar, bize eğlence ve zevk, duygusal denge sağlar, yaratıcılığı ve cinselliği teşvik eder. Rüyalarımız aracılığıyla Shakespeare’nin “Dünya bir sahnedir ve bütün kadınlar ve erkekler sadece onun oyuncularıdır,” sözlerinin gerçekleştiğini görürüz. Rüya görmek, uygar insanı tarih boyunca hep şaşırtmıştır. Bu arada rüyalara dayalı sayısız garip inanç ve mezhep de türemiştir. Fakat günümüzde uykunun ve rüya görmenin işlevini tam olarak açıklayan bir görüş neredeyse yok gibidir. Eski inançlarda rüyaları geleceğe ilişkin kehanetler şeklinde yorumlandı. Eski insanlar onları yorumlamak için sayısız ince ayrıntılı yöntemler geliştirdi. Bu konuda en ilginç belgelerden biri bugüne kadar ulaşabilen 4000 yıllık bir mısır papirüsüdür. Bu papirüste, rüya tabir etmeninin karmaşık sanatından söz edilir. Bunun yanı sıra diğer tarih ya da din kitaplarında olduğu gibi İncil de rüyalara olan inançlardan izler taşır. Tarihte bir çok düşünür, yazar, devlet adamı gibi önemli kişiler bazı rüyaları kehanet olarak görürlerdi. Bu yüzden de tarihte rüya kehanetleriyle sık sık karşılaşabiliriz. Tarihteki rüyalar bize, kişilerin bunlardan ne kadar etkilenip, ne kadar etkilenmediğini anlatır. Bu durum kişinin inanç dünyasıyla ilişkili bir durumdur. Öyle ki ; Gennadius tüm dostlarına ruhunun ölümsüzlüğe kavuştuğunu anlatırken bu fikre rüyasında bir hayaletle yaptığı sohbet sonrası kapıldığını anlatırmış. Bu ve bunun gibi rüyalar, tarihte bir çok savaş kahramanı ve devlet büyüklerinin işine yaradığı gibi, bir kısım kişilerin ya da mucitlerin yeni yeni icatlar, eserler vb. şeyleri yaşama geçirmelerine araç olmuştur. Bilginler arasında hâlâ bir inceleme konusu olan rüya,, insanların hayatında mühim bir rol oynadığı inkâr edilmez bir gerçektir.Rüya, her insanın tabiî bir ihtiyacı olan uyku esnasında, zihinde beliren birtakım düşünce ve hayallerden ibarettir. Rüyayı gören kimse, hakikaten bu hayal âleminde yaşadığını sanır. İnsanların uykuda gördükleri ve birbirine benzemeyen sayısız rüyalar, bazen vuku bulmuş olayların tekrarlanması, bazen olması arzu edilenlerin görülmesi gibi tabiî şekillerde olduğu gibi, saçma sapan, aklın alamayacağı anormal şeyler de görülür.Eski Yunan filozofu Heraklatyüs’ün rüya hakkında şu sözü meşhurdur: “Uyanık olan insanlar için tek bir dünya vardır. Uykuda olanların ise her birinin ayrı âlemi vardır, onun içinde dönerler.”Meşhur psikolog Freud: “Rüya, uykunun bekçisidir.” diyor.Rüya hakkında Batı bilginleri şu malûmatı veriyor:Rüyalar, uyanık iken geçen muhtelif olayların şuuraltı yankılanmasıdır. Başka bir tâbirle rüya günün tortusudur.Rüya ruhî hayatın mühim bir parçasıdır.Bir insanın bütün hayatı tıpkı bir ceviz kabuğu gibi bir rüya içine toplanabilir.Rüya, insanoğlunun kendini tanımaya başladıktan sonra hayal gücünü faaliyete geçiren ruhî bir olaydır. Kontes Sirkof un, rüya hakkında yazdığı bir eserden aldığımız şu satırlar dikkate şayandır: “Bazıları rüyanın insan muhayyilesinin doğurduğu birtakım hezeyanlar ve evhamlardan ibaret olduğuna inanırlar. Halbuki bu yanlış bir inançtır. İnsan uyuduğu zaman cesedin bağlarından kurtulan ruh muhakkak ki büyük bir rol oynamaktadır.Rüyalar, uyanan adamın düşünceleridir, onları gizli bir kuvvet iyiliğimiz için faaliyete getirmiştir. Onun için her rüyanın bir mânâsı ve kendine has bir yorumu vardır.” İptidaî insanlar rüyalarında atalarının veya insan üstü varlıkların kendilerini gösterdiklerini sanırlar ve böylece ruhlar âlemi ile bağ kurduklarına inanırlardı.Eski Mısırlılar, Güldanîler, İbranîler rüyaların geleceği’ haber verdiğine, rüyanın sihirli bir kuvvet olduğuna inandıkları için rüya tâbirini bir bilgi dalı haline getirmiş ve onu bir hayli genişletmişlerdi.Hazret-i Yusuf’un hikâyesi bunun en bariz bir delilidir. Hz. Yusuf henüz çocuk iken rüyasında on bir yıldızla güneş ve kamerin kendisine secde ettiklerini görmüş ve bunu ertesi gün babası Hz. Yakub’a anlatmış, o da bu rüyayı tâbir etmiş ve Hz. Yusuf’un büyük bir makama erişeceğini ‘ ve on bir kardeşiyle ana ve babasının, önünde hürmetle eğileceklerini söyleyerek, bunu şimdilik kardeşlerinden gizlemesini istemişti.Aradan yıllar geçmiş, Hz. Yusuf, Mısır Firavununun sarayında, tâbir edip gerçek çıkan rüyaları sayesinde büyük bir makama geçmiş ve meşhur hikâyesinde belirtildiği gibi, Mısır’a gelen kardeşleri ve ana babası huzurunda baş eğmişler ve böylece çocuk iken gördüğü rüya hakikat olmuş.Eski çağlarda, rüyaya büyük önem veren insanlar, ondan faydalanma yoluna gitmişlerdi. Öyle ki rüya tabircilerinden uygun bir netice almadan savaşa bile gitmezlerdi. Büyük İskender, seferlerinde daima yanında birkaç rüya tâbircisi bulundururdu. Onlara, gördüğü rüyaları tâbir ettirip ona göre hareket ederdi. Bir rivayete göre, muhasara ettiği bir kentin zaptı uzayınca bundan vazgeçmek istemiş, fakat o sıralarda gördüğü bir rüyayı tâbir eden yorumcuların zaferin yakın olduğunu söylemeleri üzerine savaşa devam etmiş ve gördüğü rüya gerçekleşerek kaleyi fethetmiş…Rüyada, bazen görülen bir olay insanın ruhunda derin bir ıstırap bırakır, meselâ bir cinayete veya bir yangına şahit olunca, hemen uykusundan korku ile uyanır ve bir müddet o korkunç olayın. tesirinden kurtulamaz, kendine gelip bunun bir rüya olduğunu görünce içi rahat eder ve tekrar uykuya dalar.Halbuki bu olayları uyanık iken görse, her ne kadar korku ve heyecan geçirse de fazla ürkeklik duymaz ve rüyanın ruhunda bıraktığı tepkiyi duymaz. Rüyanın birçok tuhaflıkları vardır. Rüyada insan olmayacak şeyleri görür, yüzlerce yıl önce ölmüş meşhur bir şahsiyetle buluşur. Bir felâkete uğrayıp acayip bir şekilde kurtulur. Bazen özlemini duyduğu gurbette olan yakınlarıyla görüşür. Rüyaların en hayret verici tarafı süratidir. Aslında bir kaç saat hattâ birkaç gün süren bir hâdise, rüyada birkaç dakika içinde olup biter.Yapılan incelemelere göre bir rüyanın süresi birkaç dakika ile bir saat kadardır. Vasati olarak yirmi dakika devam eder. Birçok hâdiseler rüya görmemize sebep olur. Bunları uykudan önce ve uyku esnasında olan hâdiseler diye iki kısma ayırabiliriz.Uyumadan önce okuduğu bir cinayet romanının veya sinemada veya tiyatroda gördüğü bir dramın etkisi altında kalıp korkunç bir rüya görenler çoktur. Yatmadan önce bir aşk romanı okumuş veya aşk filmi görmüş bir kimsenin pembe bir rüya görmesi de mümkündür.Uyku esnasında vücuda dokunan şeyler de rüya görülmesine sebep olur. Örtünün kayması, ayakların üşümesi, burunun yastığa dokunması, iyi veya korkulu rüya görmeye âmil olur. Bazen bir çıngırak sesi, sokaktan geçen bir arabanın gürültüsü, koku, ıslaklık, hararet çeşit çeşit rüyaların görülmesine sebebiyet verdiği sabittir. Meselâ uyumakta olan bir adama gül veya yasemin esansı koklatıldığında kendini hiç görmediği bir şehirde bir çiçek bahçesinde veya bir ıtriyat mağazasında görebilir. Uyuyan bir kimseye çimdik atılınca rüyasında kolundan yaralandığını veya kolunun üzerine düştüğünü görebilir. Bir insan çocuk iken korktuğu şeylerin zaman zaman kendisini göstermesinin de tesiri vardır. Çocukluğunda tesiri altında kaldığı bir olayın yıllar sonra rüyasına girdiği’ görülmüştür. Hatırlanan rüyalar daha çok uyanılacağı sırada görülen rüyalardır. Sabaha karşı görülen rüyaların açık, vazıh olması ondan ileri gelmektedir. Derin bir uykuda iken görülen rüyalar ekseriya unutulur. Rüyalar umumiyetle renksiz olarak görülür, renkli rüyalar çok nâdir olarak görülür. Aynı rüyalar, tekerrür edebilir, rüya tâbircilerine göre bu gibi rüyalar uyarıcıdır. Bir rüya görürken uyanan bir kimsenin tekrar uyuduğu zaman o rüyanın devamım görmesi mümkündür. Rüyasında gördüğü şeyin ertesi gün gerçekleştiğini görenler çoktur. Bu gibi rüyalar ekseriya sabaha karşı görülür. Çünkü o zamana kadar vücut sindirim ameliyesiyle meşguldür.
Rüyalar Bize Nasıl Yardımcı Olur ?
İç ve dış dünyalarımız arasında çözülmez olduğuna inandığımız bir bağ olmasaydı ondan sonraki yaşamımız ve çalışmamız çok farklı olacaktı. Günlük ve uyanık haldeki kişiliğimizden daha büyük bilgeliğe sahip olan iç dünyamıza erişebilmenin yolu rüyalar ve meditasyondur. Rüyalar bir köprü, bir iletişim vazifesi görür. Rüyalar tıpkı ruhumuzdan gelen bir mektup gibidir; güç, bilgi, yaratıcılık ve sağlık kaynağıdır. Eğer rüyalarımızı göz ardı edersek kendimizi Paul Solomon’un kaynağının “herkes için erişilir olan ama çoğu insanın farkında olamadığını” söylediği zekadan yoksun bırakmış oluruz. Bu zeka ile ilişkiye geçmek için psişik, kahin ya da telepatik olmamız gerekmez. Gereken tek şey sezilerimize, hayalimize ve özellikle rüyalarımıza kulak vermektir. Rüyalar tanrıların dilidir ve bu anlam ve mecaz açısından zengin dil, bizi uykudan yaşama uyandırmaya yöneliktir. Psikolog Erich Fromm rüyaları unutulmuş bir dil olarak görür ve geçmişin insanlar için rüya ve hayallerin zihnin en önemli ifadeleri arasında olduğunu söyler. Ona göre rüya sembolleri evrensel, geleneksel ya da rastlantısaldır. Rastlantısal semboller kişiseldir ve bireysel çağrışıma ilişkindirler. Geleneksel semboller ise tek anlamlıdır. Evrensel sembollerin –örneğin güneş- sıcak ve ışık gibi evrensel anlamları vardır. Fromm rüyaların anlamsız veya ilgiye değmez olarak göz ardı edilmelerinin sebebinin onların bizi rahatsız etmesi olduğunu söylemiştir; rüyada gördüğümüz kişi bizim gündüz vakti olduğumuza inandığımız kişiyle uyumlu değildir. Fromm şöyle diyor : “Çelişkili gerçek şudur ki, rüyalarımızda daha az mantıklı ve daha az terbiyeli olmamıza rağmen, daha akıllı ve daha mantıklıyız.” ABD’de Research Society for Process Oriented Psychology’nin kurucusu olan Arnold Mindell diğer rüya analizcilerinden çok farklı bir yaklaşım getirmiştir. Mindell “rüya nesnesi” adını verdiği bilinçaltını nehir gibi sürekli akan bir rüya olarak görür ve tek olarak rüyalar bunun sadece çekilmiş fotoğraflarıdır. Rüyalar, fiziki semptomlar, ilişkiler ve değişik bilinç durumları Mindell’in kuramlarına göre rüya nesnesinin ortaya çıkışlarıdır.
Rüyaların Elektronik Cihazlarla Tespiti
Dr. Kleitman, uykularını denetim altında tuttuğu kişilerin (EEG) elektroensefalogranik ve (EKG) elektrokardiagramlarını cihazlarla tespit etmiştir. Bu çalışmanın sonucunda; rüyanın varlığına delil olarak gösterdiği göz hareketlerine, heyecana bağlı kalp atışlarını da ilave etmiş oldu. EEG’nin verdiği sonuç oldukça dikkat çekiciydi. Rüyanın başladığı andan itibaren, ağır bir ahenk içinde devam eden uyku halini gösteren çizgiler ritmik bir hal alıyor, uyanıklık halindeki şekilleriyle cihazın kağıt şeridi üzerine izler bırakıyordu. Rüya, uykunun yüzde yirmilik bir bölümünü teşkil etmektedir. Bu durumda ; sekiz saat uyuyan bir insanın uykusunun ilk saati ağır ve rüyasız geçmektedir. Bundan sonraki on dakika içinde rüya görülmekte ve sonra yine bir buçuk saat sürecek ağır uyku devresi başlamaktadır. Sonra yirmi dakikalık bir rüya ve yine bir buçuk saatlik ağır uyku…Uykunun bundan sonraki kısmında ise otuz dakikalık bir rüya faslı daha vardır. Nihayet yine uyku ve onu da uyanma takip eder. 2 Saniyelik Rüyada 6 Aylık Zaman Yaşanabilir mi ? Psikologlar ve ruh bilimciler rüyaların süreleri üzerinde kesin bir sonuca varamadılar. Bir bölümü birkaç saniye sürdüğünü iddia ederken bir diğer bölümü de saatlerce devam eden rüyaların var olduğu fikrinde ısrarlıdırlar. Bu tartışmalar devam ederken, Dr. B. Klein adında Amerikalı bir ruh bilimci yardımcıları ile birlikte yoğun çalışmalara koyuldu. Gönüllülerin arasından seçtiği bazı kişileri hipnotize ederek uyuttu. Belli bir süre sonra da uyandırıp rüyalarını dinledi. Neticede, bir rüyanın yirmi saniyeyi geçmeyecek kadar kısa sürdüğünü tespit etti. İşin en enteresan tarafı ise; uyandırdığı gönüllülerin üç-beş saniye süren rüyalarını saatlerce anlatmalarıydı. Hatta bir kısmının rüyası yazılmaya kalkılsa ortaya kalınca bir macera romanı çıkabilirdi. Dr. Klein, yılmadan bu işin üzerinde çalışmalarına devam etti. Vardığı sonuç; en uzun rüyanın bile doksan saniyeyi geçmediği oldu. Dr. Klein’e karşı çıkan ruh bilimciler, hipnotizmayla uyutmanın normal bir uykuyla kıyaslanamayacağı ve bu denemelerin geçersiz sayılacağı yolunda görüş bildiriyorlardı. Chicago Üniversitesi uzmanlarından Dr. Kleitman ve öğrencisi Aserinsky l953 yılında geniş çapta çalışmalara başladılar. Objektif deneylerini daha sonra nörofizyolojik sahada devam ettirdiler. Dr. Kleitman otuz yıldan beri kendisini rüyadan mahrum etme denemeleri yapmaktaydı. Fakat hiçbir zaman bir haftadan fazla tahammül gösterememişti. Otuz yıllık çalışması aradığı sonucu vermeyince başkaları üzerinde değişik deneyler yapmaya başladı. Deneyin sonunda, rüya esnasında kısa veya uzun süren süratli göz hareketlerine tanık oldu. Denemeye tuttuğu kimseleri, göz hareketlerinin başladığı ve bittiği devrenin çeşitli bölümlerinde uyandırdı. Böylece her defasında kişilerin rüya görmüş olduklarını öğrendi. Ömrü boyunca hiç rüya görmediklerini iddia eden kişileri topladı, onların üzerinde testler yaptı. Göz hareketlerinin başladığı anda uyandırdığı bu kişiler, hayret ve şaşkınlık içinde ilk defa rüya gördüklerini söylediler. Dr. Kleitman bundan şu sonucu çıkardı ; herkes rüya görür, fakat bazı kimseler rüyalarını hatırlayamamaktadır. Rüyanın objektif olarak en büyük delili ise uyumakta olan kimsenin hızlı göz hareketleridir.
Büyük Rüya Yorumcuları
Aralarında Freud, Jung ve Edgar Cayce’nin de bulundukları insanlık tarihinin en özgün ve en büyük zihinlerinden bazıları rüyalarla ilgilenmişlerdir. Sigmund Freud rüyaları “bilinçaltına giden kral yolu” olarak tanımlamıştır. Freud, bilinçaltının uyanık zihinlerimize kabul etmediğimiz pek çok şeyin lağım çukuru olduğunu söyleyerek Avrupa’yı dehşete düşürmüştü. Freud, baskı altına alınan anılar, sansüre uğramış ve belki de aile içi zinaya ilişkin –istekler,ilkel güdüler ve düşünceler gibi uyanıkken utanç duyabileceğimiz düşüncelerin, bu konuları çözümlemeye çalıştığımız rüyalarla sonuçlandığına inanıyordu. Rüyayı rüya görenden ve rüya görenin zihninin rüyasından ayrılamayacağını iddia ediyordu. Jung ise, rüya görmenin akli bozukluğu olanlar kadar “normal insanlar” ın huzuru için de önemli olduğunu kabul ediyordu. Böylece rüya Freud için olduğu gibi sadece bir nevroz belirtisi olarak algılanmamıştı. İkisinin çalışmaları arasındaki temel farklılık Freud’un rüyanın ne saklayacağına, Jung’un ise ne açıklayacağına bakmasıdır. Edgar Cayce, uykuda veya trans halinde geçmişi ve geleceği görürdü ; hastalıklara doğru teşhisler koymuş ve binlerce kişi için gerekli tedaviyi söylemiştir. Trans halindeyken söyledikler kaydedilmiş ve dikkatle belgelenmiştir. Jung’un kolektif bilinci yerine Cayce kolektif veya evrensel bilinçaltından söz etmiştir. Cayce bunu “insanın başlangıcından beri var olan zihni faaliyetinin toplamı tarafından beslenen bir düşünce nehri” olarak tanımlamıştır. Cayce trans halindeyken bir keresinde şöyle demiştir :. “ Rüyalar bilinçaltının tezahürleridir. Bir durum gerçek olmadan önce rüya görülür.” Rüyalarda geleceği görebilir miyiz? İnsanoğlu’nun en büyük düşlerinden biridir, geleceği görebilmek, okuyabilmek. Bu nedenle, bir çok ilim insanı bu sorunun karşılığını bulabilmek için çeşitli sahalarda araştırmalar yapmışlar ve bu araştırmalara devam etmektedirler.Genellikle insanoğlu yeni bir hareketi, daha önceden yapmış gibi, yeni gördüğü bir mekânı daha önceden görmüş hissine kapılır. Bunu şöyle açıklayabiliriz; uyandığımızda hatırlayamadığımız rüyaların bilinç altında gizli bir yerden açığa çıkışı olarak. İşte bu hatırlayamadığımız rüyaların bir yansımasıdır.Bu konu öylesine derindir ki, yıllardır bu konuda maddi ve manevi alemin ilim adanılan kafa yormaktadır.Rüyaları ne zaman ve ne sıklıkta görürüz?İnsanın bir gününün nasıl geçtiği ne bağlı olsa bile, genellikle 8 saat uyuduğumuzu varsayarsak; bu zaman içerisinde 4-5 defa çeşitli aşamalardan geçerek oluştuğunu söyleyebiliriz.Bilimsel olarak rüyalar genellikle “REM” adı verilen, uykunun belli bir safhasında görülür. Bu aşamada göz kapaklan kapalı olup, ancak gözler hızlı bir şekilde hareket eder. Görülen rüyanın etkisine bağlı olarak konuşma, bazı organlarda istem dışı refleks, hatta uyurgezerlik bile görülebilir. Ancak şunu da unutmamak lazım, insan bedeninin ve ruhunun günlük yaşamdan aşın şekilde etkilenmesi durumunda da kısa bir şekerlemede dahi rüya görülebilir. Kâbus ile rüya arasında ne fark vardır? Kâbus genellikle günlük yaşamında, daha çok ekonomik, sosyal ailevi, hissi sıkıntıları aşın olan, gün boyu stres yaşayan, alışkanlık yapan ve sürekli alınan ilaçlara, alkol ve madde bağımlılığından vazgeçme, ağır ya da kritik hastalıklarda ve buna bağlı olarak ölüm korkusu gibi durumlarda görülür. Organizma, aşın çalışmaya başlar, nabız yükselir, kalp atışı sıklaşır, aşın terleme, sık nete s alma hatta ağlama şeklinde kendini gösterir. İnsanlar yukarda izah ettiğimiz nedenlerden kurtulunca da kâbus görmeler de ortadan kalkar. Rüya esnasında görme duyusunun fonksiyonu nedir? Hatıralarımızı gözümüzün önünde canlandırdığımız zaman, hafızamızdan pek çok şeyin, bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçip gittiğini görürüz. Bu beynimizle algılayıp, gözlerimizle hafızamıza gönderdiğimiz şeylerin tekrar gözlerimiz tarafından, yeniden görüyormuş gibi hissetmemizi sağlar. Gözlerimiz diğer duyulanınıza göre, çok daha fazla işleve sahiptir.
29 Ekim 2006
Uykunun sebebi veya fonksiyonu bilinmemektedir. Chicago üniversitesi uyku araştırmalarından Allan Rechtschaffen uykunun hiç bir fonksiyonu olmadığını tespit etmiştir. Adale yorgunluklarının azalmasına rağmen vücudun dinlenmesi için uykuya ihtiyacı olmadığını söylemiştir. Çünkü vücudumuzdaki hücrelerin kendi kendilerini tamir etme yeteneği vardır.
Araştırmacıların tespitlerine göre bu esnada faaliyetten uzak olmasına, ya dinlenme veya uyku durumunda bulunmasına da gerek yoktur. Uyku sırasında alınan EEG kayıtları üzerinde yapılan incelemelerde beyinde faaliyetsizlik görülmemiştir. İngiltere Milli Fizik Laboratuarı Kompütür bilimleri bölümünde psikolog araştırmacı Dr. Evans’a göre uykunun tek maksadı rüya görmemiz için, zemin hazırlamasıdır. Stanford Tıp Merkezi Uyku Kliniği doktoru Dr.William Dument’in görüşüne göre ise; rüya görmek son derece önemlidir. Rüyalar fiziki dengenin oluşmasını sağlanmaktadır. Temple Üniversitesinden Koruyucu ilaç profesörü Dr.Fred.Rofers uykunun aktif hayattan tamamıyla uzaklaşmak olmadığını,bilakis yavaşlayan kalp de dahil olmak üzere uzuvlarımızın değişik bir tip yaşayış durumuna girdiğine inanmaktadır. Fakat yinede aklımıza şu sorunun gelmemesi mümkün değil. Uyku geceye ait bir alışkanlık olabilir mi? Uyku araştırmacılarının babası olarak bilinen Nathaniel Klietman uyku haline geçebilmek için bir faaliyet sisteminde kritik bir seviyenin altında şiddetli bir durum olması gerektiği inancındadır. Bütün kainata ölçülü bir hareket,yani ritim hakimdir. Med-Cezir, güneş ve ayın doğup batmaları,mevsimler,dünyanın ekseni etrafında dönmesi ve daha pek çok düzenli ve maksatlı hareketler hep bu ritmi bize gösterirler. Dr.Franz Halberg normal durumda ve 24 saatlik bir periyotta meydana gelen değişmeler için “circation” kelimesini kullanmıştır. Vücut dengesi zamana bağlı ritim değişmeleriyle sağlanır.
Azalarımızın ritminin en kifayetsiz olduğu anlarda uyku bastırır.Gecenin ilk uyku dönemine hızlı olamayan göz hareketi manasına gelen “NREM-non Raped Eye Movement” denilmektedir.Vücudun dinlendiği en sakin uykudur bu.Nefesimiz düzgün ve sakindir. EEG kayıtları ve beyin faaliyetleri düzgün ve imtiyazlıdır.Horlamada bu uyku döneminde vuku bulur. Hızlı göz hareketi denilen (REM Ropel Eye Movement) faal uyku halidir.Vücut hareketsiz olmakla beraber yüzde ve parmak uçlarında düzensiz hareketler vardır. Horlama kesilir.Nefes düzensiz haldedir.Yani hızlı ve yavaş arasında ritim değişikliği görülür.Bazılarının kanaatlerine göre REM uyku hali değil bir çeşit sara nöbetidir. Gece uykumuzun 1.5 ile 2 saati REM uykusudur.NRAM ve Rem dereleri 70 ile 110 dakika arasında değişir.Ortalama 90 dakika olarak kabul edilmektedir. Ruhi depresyon geçirenler REM uykusu olmadığı sürece kendilerini daha rahat hissederler. Rüya görme hadisesi ekseriye REM döneminde olmaktadır.Pek çok kişi yatıştırıcı ve uyku verici ilaçları almalarına rağmen REM döneminde faal uyku halinden kurtulamazlar. Halbuki alınan ilaçlarda Rem’i tamamen veya kısmen ortadan kaldırılması aranmaktadır. Hayatımızın üçte birini uykuda geçirmekteyiz. Yani 60 senelik bir ömrün 20 senesi uykuda geçiyor. Uyku, günlük çalışmalardan yorgun düşen insan bedeninin ve sinirlerinin dinlenme zamanıdır. Ünlü ruhbilimci Sigmund Freud’un da araştırmalarının büyük bölümünü oluşturan uyku sırasında, kişinin bilinç altında düşüncelerinin, özlemlerinin ya da isteklerinin bir film şeridi gibi göz önünden geçtiği varsayılır. İşte bizler bu olguya rüya adını veriyoruz. Freud’a göre bilincin gizlediği, tamamen sakladığı bu olgular ortaya çıkabilmek için yol aramaktadırlar.
Bunlardan bazıları da rüyalar haline girerek kendilerini göstermektedirler. Freud’un yolunda ilerleyen doktorlar da günümüzde rüyalara büyük değer vermektedirler. Onlar, rüyaları bilimsel şekilde açıklayarak hastalarını tedavi etmektedirler. Bazı soyut kavramların açıklamaları bilimsel bir zemine oturtularak ifade edilebildiği halde, rüya kavramını bu şekilde açıklamak pek mümkün görünmüyor. Ancak bunu bilimsel verilerle değil de, dinsel yönden açıklanabildiği de bir başka soyut gerçektir. Bu açıklamaya göre ruh bedenden ayrıldığı zaman, yaşanan olayların tümüne rüya diyebiliriz. Rüyalarda yaşananlar inanılmayacak kadar hızlı gelişir. Bir kaç dakikalık rüya esnasında bile çok uzun sürdüğünü sandığımız garip, şaşırtıcı ve çok değişik olaylar birbirlerini izlerler. Bu nedenle rüyada zaman kavramı oluşmaz. Ancak zaman kavramını biz uyandıktan sonra beynimizin öğretileri ve alışkanlıkları doğrultusunda saptadığımız bir anlar toplamıdır.
29 Ekim 2006
Boşlukta yer kaplayan, kütlesi ve eylemsizliği olan her şey maddedir. Maddeler geniş bir kavram olduğu için burada bölümler halinde maddenin özellikleri, maddenin halleri sınıflandırılmaları ile ilgili detaylı bilgilere yazının devamından ulaşabilirsiniz.
Madde ile ilgili örnekler
Oturduğumuz sıralardan, yediğimiz yiyeceklere, dev yıldızlardan gezegenlere, kullandığımız basit aletlerden bilgisayarlara, tek hücreli canlılardan karmaşık yapılı canlılara, gözümüzle görebildiğimiz bütün nesnelerden, göremediğimiz atmosferdeki gazlara kadar her şey maddedir.
Maddenin sınıflandırılması
Maddeler saf maddeler ve Karışımlar olmak üzere ikiye ayrılır. Saf maddeler, Elementler ve Bileşiklerdir. Karışımlar, Homojen karışım ve Heterojen karışım olmak üzere ikiye ayrılır. Saf maddeler ve karışımlar.Saf maddeler de ikiye ayrılır. Elementler ve bileşikler. Elementler 3 e ayrılır, metaller, ametaller, soygazlar. Bileşikler ise asitler, bazlar, tuzlar, ve oksitler olmak üzere 4 e ayrılırlar. Karışımlar ikiye ayrılır. Homojen karışımlar ve heterojen karışımlar. Homojen karışımlar iyonal çözeltiler ve moleküler çözeltilerdir. Heterojen karışımlar ise emülsiyon ve süspansiyonlardır.
MADDENİN ÖZELİKLERİ
Fiziksel özellikler
Maddenin bir başka maddeye dönüşmeksizin gözlenebilen ve ölçülebilen dış görünüşü ile ilgili özellikleridir. Maddenin rengi, kokusu, tadı, çözünürlüğü, sertliği, hacmi, ısı ve elektrik iletkenliği, katı, sıvı, gaz hâlleri, erime noktası, kaynama noktası fiziksel özelliklerdir.
Kimyasal özellikleri
Maddenin reaksiyon verebilme veya başka maddeler ile birleşerek yeni madde oluşturabilme kapasitesidir. Bir maddenin başka madde ile etkileşmesi veya etkileşmemesi, onun kimyasal yapısı ile ilgili özelliklerdendir. Yanıcı olup olmaması, asidik ya da bazik olması, suyla reaksiyona girip girmemesi kimyasal özelliklere örnek verilebilir.
Radyoaktif özellikler
Bazı maddeler kendiliğinden ışın yayar. Bu özelliği yapısında bulunduran elementlere radyo aktif elementler denir. Uranyum, radyum, toryum gibi elementler radyoaktiftir.
Maddenin ortak özellikleri
Maddenin kütle, hacim ve eylemsizlik olmak üzere üç tane ortak özelliği vardır. Maddenin uzayda kapladığı yer, hacim olarak ifade edilir. Kütle, madde miktarının bir ölçüsüdür, terazi ile ölçülür. Ağırlık, bir cismin üzerine yerkürenin uyguladığı çekim kuvvetidir.
Maddenin ayırt edici özellikleri
İki maddenin aynı ya da farklı maddeden mi yapıldığını anlamak için birtakım özellikleri araştırmak gerekir. Bunlar maddenin ayırt edici özellikleridir. Maddenin ayırt edici özellikleri şekle, biçime ve miktara bağlı olmayıp, maddenin cinsine bağlıdır.
1) Öz kütle (yoğunluk)
2) Erime noktası ve kaynama noktası
3) Çözünürlük
4) Sıcaklıkla genleşme
5) Esneklik
6) İletkenlik
MADDENİN AYIRT EDİCİ ÖZELLİKLERİ
ÖZKÜTLE (YOĞUNLUK)
Maddelerin 1 cm3’ünün gram cinsinden kütlesine öz kütle denir. Öz kütle (d) ile gösterilir. Kütle (m) ve hacim (V) arasında d=m/v bağıntısı vardır. Özkütlenin birimi g/cm3 dür. Saf maddelerin (element ve bileşik) özkütleleri sabittir. Karışımların öz kütleleri ise sabit değildir. Bir maddenin özkütlesinden söz ederken sabit bir sıcaklıktaki özkütlesinden söz edilmelidir. Sıcaklık değiştiğinde maddenin hacmi değişeceğinden özkütlesi de değişir. Özellikle gazlardaki değişiklik daha belirgindir. Özkütle, maddenin karakteristik özelliği olmasına rağmen yalnız özkütlesi bilinen bir maddenin hangi madde olduğu anlaşılamayabilir. Bir maddenin hangi madde olduğunun anlaşılabilmesi için birden fazla ayırt edici özelliğinin incelenmesi gerekir.Yalnız öz kütlesi bilinen bir maddenin hangi madde olduğu anlaşılabilir mi? Nikelin öz kütlesi 8,9 g/cm3’tür. Acaba öz kütlesi 8,9 g/cm3 olan bir madde nikel midir? Yoksa başka bir madde olabilir mi? Demirin öz kütlesi 7,86 g/cm3 ve gümüşün özkütlesi1 0,5 g/cm3’tür. Belli bir oran da demir ve gümüşten karıştırarak özkütlesi 8,9 g/cm3 olan alaşım hazırlanabilir. Bu durumda öz kütleleri 8,9 g/cm3 olan madde nikel de olabilir, demir – gümüş alaşımı da olabilir. (Birden fazla madde aynı özkütleye sahip olabilir.) Demek ki, özkütle yalnız başına tam anlamıyla ayırt edici olma özelliği göstermeyebiliyor. Çoğu zaman maddenin diğer ayırt edici özellikleri de yalnız başına maddeleri tanımaya yetmeyebilir. Buna göre, bir maddenin hangi madde olduğunun anlaşılabilmesi için birden fazla özelliğinin incelenmesi gerekir.
ERİME VE KAYNAMA NOKTASI
Maddenin katı, sıvı ve gaz hallerinden diğerine geçmesine hal değişimi denir. Erime, donma, kaynama ve yoğunlaşma birer hal değişimi olayıdır. Hal değişmesi olaylarında madde ısı alır yada verir. Katılar ısı alırlarsa erirler, ısı verirlerse donarlar. Isınan katılar sıvı hale geçerler. Sıvılarda ısı alırlarsa gaz hale geçerler. Sıvıların gaz haline geçmesine buharlaşma, gazların sıvı hale geçmesinede yoğunlaşma denir. Bir katı maddenin ani ısı alarak sıvı hale geçmeden gaz hale geçmesine süblimleşme denir.
ERİME NOKTASI
Katı maddelerin ısıtıldığında sıvı hâle geçtiği sıcaklıktır. Saf maddeler erime sıcaklığı yada erime noktası denilen belli bir sıcaklık derecesinde erir. Erime sıcaklığı maddelerin ayırt edici bir özelliğidir. Örneğin buz, 0°C de, demir ise 1535 °C de erir. Bir maddenin donma noktası, erime noktasına eşittir.
KAYNAMA NOKTASI
Isıtılan bir sıvının gaz fazına geçtiği sıcaklıktır. Kaynama sırasında sıvının buhar basıncı açık hava basıncına eşittir. Saf bir maddenin erime noktası ve donma noktası aynı sıcaklıktır.1 atmosfer basınç altında -20°C sıcaklığa sahip bir buz parçasının ısıtılması olayına bakacak olursak Hal değişimi sırasında sıcaklıkta değişiklik yoktur.0 derecesine kadar verilen ısı buzun ısınmasında, 0 – 4 derece arasında verilen ısı buzun erimesinde, 4 – 100 arasında verilen ısı suyun ısınmasında, 100 derecede verilen ısı suyun buharlaşmasında, 100 derece üstü verilen ısı su buharının ısınmasında kullanılmaktadır. Katı ve sıvının azlığı yada çokluğu erime ve kaynama noktasını değiştirmez. Ayırt edici olan bu özellikler miktara bağlı değildir. Maddenin azlığı yada çokluğu alınan ya da verilen ısı miktarını etkiler
Su–alkol karışımının ısıtılması
Karışım ısıtıldığında kaynama noktası düşük olan alkol önce buharlaşırken, kaynama noktası alkolden yüksek olan su daha sonra hâl değiştirir.
Tuzlu suyun ısıtılması
Çözeltilerin kaynama noktası saf maddenin (çözücünün) kaynama noktasından daha büyüktür.Saf su 100°C’de kaynar. Tuzlu su 100°C’ nin üzerinde bir sıcaklıkta kaynar. Saf maddelerde kaynama sırasında sıcaklık sabit kalırken tuzlu suyun kaynaması sırasında sıcaklık devamlı artar. Bu sıcaklık artışı çözelti doygun hâle gelinceye kadar devam eder.Maddenin erime ve kaynama noktasına ortamın basıncı ve maddenin safsızlığı etki eder
ÇÖZÜNÜRLÜK
Bir maddenin başka bir madde içinde gözle görülemeyecek kadar küçük parçacılar halinde dağılarak; her yerinde aynı özellikleri taşıyan bir karışım oluşturması olayına çözünme denir. Başka bir madde içinde dağılan maddeye çözünen, çözünmeyi sağlayan maddeye çözücü elde edilen karışıma çözelti denir. Doymuş çözeltideki 100 gram suda çözünmüş olan madde miktarı, o maddenin o sıcaklıktaki çözünürlüğüdür. Çözünürlük, çözücünün cinsine, çözünenin cinsine, sıcaklık, basınç ve ortak iyonun varlığına bağlıdır. Sıcaklığın değiştirilmesi maddelerin çözünürlüğünü değiştirir. Genellikle sıcaklığın artırılması ile katılarda çözünürlük artarken gazlarda azalır.
SICAKLIKLA GENLEŞME
Genleşme, ısıtılan cisimlerin, boyunda, yüzeyinde veya hacmindeki değişmedir.
Yandaki resimde sıcak su içerisindeki hava genleştiğinden balon şişerken, soğuk sudaki balonda değişiklik olmamaktadır. Genleşme katı ve sıvılar için ayırt edici bir özelliktir. Her katı ve sıvının farklı bir genleşme katsayısı vardır. Aynı şartlarda eşit hacimdeki iki gaz örneği özdeş ısıtıcılarda aynı sürede ısıtıldıklarında hacimleri eşit miktarda artar. Bütün gazların genleşme katsayısı aynıdır.
ESNEKLİK
Esneklik yalnız katılar için ayırt edici bir özelliktir. Sıvı ve gaz maddelerin esneme özellikleri yoktur.
İLETKENLİK
Üzerinden geçen elektrik akımına karşı maddelerin gösterdiği kolaylık iletkenliktir. Bir madde elektrik akımına karşı ne kadar az direnç gösterirse o kadar iyi iletkendir. Maddelerdeki elektrik akımı iletkenliği elektronların hareketi ve iyonların hareketi ile ilgilidir. Elementlerden metaller elektrik akımını iletir, ametaller iletmez. İyonik bağlı katı kristaller elektrik akımını iletmezler. Bunlar sıvı hâlde ve sulu çözelti halinde elektrik akımını iletirler. Bazı maddeler ısıyı iyi ilettiği halde bazıları iyi iletemez. Metaller, diğer maddelere göre ısıyı çok iyi iletirler. Ancak metallerinde kendi aralarında ısı iletkenlikleri birbirlerinden farklıdır.
29 Ekim 2006
Sulu çözeltilerinde (H+)verebilen bileşiklere asit adı verilir.Günlük yaşantımızda kullandığımız turşu ,salça,sirke,yoğurt,kola,elma,limon ve süt gibi besin maddelerinin yapısında bir miktar asit bulunur.Bazı önemli asitlerin adları ve kimyasal formülleri şöyledir.
Asitin Adı Kimyasal Formülü
Hidroklorik asit HCI
Nitrik asit HNO3
Sülfürik asit H2SO4
Asetik asit CH3COOH
Formik asit HCOOH
Fosforik asit H3PO4
Karbonik asit H2CO3
Asitlerin bazı özelliklerini aşağıdaki deneylerle anlatmaya çalışalım. Deney:Asitlerin elektrik akımını iletmesi Araç ve gereçler:sülfürik asit,su,2adet bakır elektrot,bağlantı kabloları,beherglas,1,5 voltluk ampul,duy ve güç kaynağı. Deneyin yapılışı:beherglasa 100cm3 su koyunuz suyun üzerine yavaş ve dikkatli davranarak 10cm3 kadar sülfürik asit dökünüz.bir cam çubukla karıştırarak çözelti haline getiriniz .2 tane bakır elektrotu birbirlerine temas etmeyecek şekilde çözeltiye batırınız.bağlantı kablolarını bağlayarak deney düzeneğini meydana getiriniz güç kaynağını açarak deneyi gözleyiniz. Gözlem ve sorular:Ampul yanıyor mu? Güç kaynağının voltajını arttırarak deneyiniz. Elektrotları çözeltiden çıkartarak deneyi sürdürünüz.Ampulün yanıp yanmadığını gözleyiniz Sonuç :elektrotlar ,çözeltiden çıkarıldığı zaman devredeki ampul yanmamaktadır.Çözelti içinde iken yanmaktadır.Bu olay ,asit Çözeltilerinin elektrik akımını ilettiğini gösterir. Asitlerin genel özellikleri, sulu çözeltilerinde (H+)iyonu verir, mavi turnusol kağıdını etki ederek kırmızıya dönüştürür., sulu çözeltileri elektrik akımını iletir, seyreltik çözeltilerinin tadı ekşidir. Örneğin:elmada malik asit, limonda sitrik asit…..gibi, metallere etki ederek hidrojen gazı çıkarırlar. Metallere etki ederek onların yapılarını bozar, maddeler üzerinde yakıcı etkileri vardır. Örneğin ;karıncada formik asit bulunur. Karınca ısırdığı zaman yakıcı etki yapar.
29 Ekim 2006
Atomlar birleştiği zaman elektron dağılımındaki değişmelerin bir sonucu olarak kimyasal bağlar meydana gelir. Üç çeşit temel bağ vardır.İyonik bağlar, elektronlar bir atomdan diğerine aktarıldığı zaman meydana gelir. Tepkimeye giren elementlerden birinin atomları,elektron kaybedip pozitif yüklü iyonlara dönüşürken,diğer elementin atomları elektron kazanıp negatif yüklü iyon oluştururlar.
Böylece zıt(artı-eksi) bir şekilde yüklenmiş iyonlar arasındaki elektrostatik çekim kuvveti,söz konusu iyonları bir kristal içinde tutar. Kovalent bağlarda elektronlar, bir atomdan diğerine aktarılmaksızın ortaklaşa kullanılır. Tek kovalent bağ,iki atom tarafından bölünmüş yani ortaklaşa kullanılan bir elektron çiftinden ibarettir. Moleküller birbirlerine kovalent bağlarla bağlanmış atomlardan meydana gelir. Metalik bağlar, metal ve alaşımlarda bulunur. Metal atomları üç boyutlu bir yapı içinde düzenlenirler. Bu atomların en dış elektronları, yapının her tarafında serbestçe dolaşır ve atomların birbirlerine bağlanmasını sağlarlar.
İYONİK BAĞ
Bir metal bir ametalle etkileştiği zaman elektronlar metal atomundan ametal atomuna aktarılır ve bunun sonucunda bir iyonik(veya elektrovalent) bileşik meydana gelir. Atomlardan elektron kaybıyla oluşan pozitif iyonlara katyon denir. Atomların elektron kazanarak oluşturdukları negatif iyonlar da anyon olarak isimlendirilir. Bu iyonlar bir araya getirildiklerinde bir kristal oluşturmak üzere birbirlerini çekerler. A gruplarındaki elementlerin bileşikleri çoğu kez elementlerin simgeleri ile birlikte değerlik elektronlarını gösteren noktalar kullanılarak ifade edilir. Değerlik elektronları baş grup(A grubu) elementlerinin kimyasal tepkimelerinde kullanılan elektronlardır. Örnek olarak bir sodyum atomu ile bir klor atomu arasındaki tepkimeyi ele alalım.
Sodyum 1A grubunda olup sadece bir değerlik elektronuna sahiptir. Klor atomu ise 7A grubunun bir üyesi olduğundan 7 değerlik elektronuna sahiptir. Bu iki atom arasındaki tepkimede sodyum atomu 1 elektron kaybeder. Sodyum atomunun kaybetmiş olduğu elektron klor atomu tarafından kazanılır. Sodyum çekirdeği 11 proton (11+ yük) ve sodyum iyonu da yalnız 10 elektron (bir elektron kaybetmiş oluyor) içerdiğinden sodyum atomunun bir elektron kaybetmesiyle 1+ yüklü sodyum iyonu oluşur. Diğer taraftan,klor çekirdeği 17 proton (17+ yük) ve klor iyonu da 18 elektron (bir elektron kazanılmış oluyor) içerdiğinden klor atomunun bir elektron kazanmasıyla da 1- yüklü bir klorür iyonu meydana gelir.Bu tepkimede, sodyum tarafından kaybedilen elektronların toplam sayısı klor tarafından kazanılan elektronların toplam sayısına eşit olmalıdır. Böylece oluşan sodyum iyonlarının sayısı ile meydana gelen klorür iyonlarının sayısı aynı olduğundan NaCl formülü bileşikte bulunan iyonların en basit oranını (1:1) verir.Bu iyonlar bir kristal oluşturmak üzere birbirini çekerler.Sodyum klorür kristalinde bir iyonun tümüyle diğer bir iyona ait olduğu söylenemez. Aksine, kristal yapıda her bir sodyum iyonu altı klorür iyonu ile her bir klorür iyonu da altı sodyum iyonu ile çevrilmiştir. Kristal içerisinde iyonların bu şekilde düzenlenmesiyle benzer yüklü iyonların birbirlerini itmeleri, zıt yüklü iyonların birbirlerini çekmeleri tarafından bastırıldığı için net çekim kristalibir arada tutar.
KOVALENT BAĞ
Elektronları bağlamak için girilen yarışma, iyon bağında olduğu kadar şiddetli değilse atomların var olan dış elektronlar paylaşılır ve bir ortaklaşma bağı ya da Kovalent Bağ oluşur.Ametal atomları etkileştiği zaman kovalent bağlarda bir arada tutulan moleküller oluşur. Bu atomlar elektron çekimi bakımından birbirlerine benzediklerinden, kovalent bağların oluşması sırasında herhangi bir elektron aktarımı olmaz.Bunun yerine elektronlar ortaklaşa kullanılırlar. Kovalent bir bağ genellikle iki atom tarafından parçalanmış ters spinli bir elektron çifti içerir. Kovalent bağlar yapısına göre ikiye ayrılır:
Apolar Kovalent Bağ:
Aynı cins iki ametal atomunun birleşmesiyle oluşur. Apolar kovalent bağa en iyi örneklerden biri, iki oksijen atomunun elektronlarını ortaklaşa kullanarak oluşturdukları bağıdır. (Şekil 2) Bu bağlarda ortaklaşa kullanılan elektronlar eşit paylaşıldığından dolayı molekülün pozitif veya negatif kutbu yoktur.
Polar Kovalent Bağlar:
İki farklı cins atomun bir araya gelmesiyle oluşur. Bu bağlarda ametallerden biri ortaklaşa kullanıldığından dolayı molekülün bir ucu pozitif (+), diğer ucu negatif (-) yüklenir. Suyu oluşturan Hidrojen ve Oksijen moleküllerinin son orbitallerindeki elektronların ortak kullanılmasıyla oluşan Polar Kovalent bağ şekil 3’de görülmektedir. (su), , (karbondioksit) Örnek olarak iki hidrojen atomundan oluşan bir bağ düşünülebilir. Her bir hidrojen atomu 1s orbitalinde çekirdek etrafında simetrik bir dağılım gösteren tek bir elektrona sahiptir.İki hidrojen atomu bir kovalent bağ oluşturduğu zaman atomik orbitaller öyle bir şekilde üst üste binerler ki çekirdekler arasındaki bölgede elektron bulutları birbirlerini destekleyip bu bölgedeki elektronun bulunma olasılığını arttırırlar. Pauli dışlama ilkesine göre bağı oluşturan iki elektron mutlaka ters spinli olmalıdır. Bir kovalent bağın kuvveti,pozitif yüklü çekirdek ile bağa ilişkin negatif elektron bulutu arasındaki çekimden gelir.
METALİK BAĞLAR
Metallerin iyonlaşma enerjileri ile elektronegatiflikleri oldukça düşüktür. Bunun sonucu olarak metal atomlarının en dış elektronları nispeten gevşek tutulur. Metalik bir kristalde, en dış elektronları çıkarılmış atomlardan ibaret olan pozitif iyonlar kristal örgüde ilgili yerlerde bulunur ve en dış elektronların örgünün her tarafında serbestçe hareket etmesiyle de kristaldeki atomlar bir arada tutulur. Diğer bir deyişle örgü içersinde dağılan ve kristalin bütününe ait olan elektron bulutu ile pozitif iyonlar arasındaki elektrostatik çekim metalik bağı oluşturmaktadır.Bant kuramı bu bağlanma şeklini, tüm kristalin her tarafını kapsayan moleküler orbitaller cinsinden açıklar.Metalik katıların çoğunda hareketlidirler. Bunun sonucu olan artı iyonlar,genişlemiş bir üçboyutlu diziliş içinde yer alırlar;ama elektronlar yöresizleşir. Bu maddelerin yüksek ısı, iletkenliği, dayanıklılık, yüksek kaynama noktası, yüksek yoğunluk, renk ve elektrik iletkenliği gibi özelliklerinin bir çoğu, hareketli elktronlardan kaynaklanır. Yalnızca birkaç iyon yığışması şeması uygulanabilir ve X ışını çözümlemesi,metal iyonlarının genişlemiş örgülü yapı içinde kazandığı bağ uzunlukları ve geometrik şekiller konusunda ayrıntılı bilgi sağlar. Basit küp biçimi şekiller, ortada başka bir iyonun bulunduğu küp biçimi şekiller ve altıgen yığışma, en sık rastlanan şekillerdir. Metal alaşımları,erimiş haldeki metallerin karıştırıldıktan sonra dikkatlice soğutulmasıyla elde edilir. Bu yolla oluşan gereçlerin özellikleri bileşenlerinin özelliklerinden genellikle çok farklıdır.
VAN DER WAALS BAĞLARI
Kapalı kabuklu iki kararlı molekülde ‘Van Der Waals’ güçleri ve ‘London’ güçleri adı verilen zayıf güçler aracılığıyla etkileşmeye girebilir. İki molekülün elktron bulutları etkileştiğinde zayıf bir itme ortaya çıkar; ‘Van Der Waals gücü’ adı verilen bu dengesizleştirici etkileşme sonucunda,elektron dağılımı kısa süre bozulabilir ve anlık(kalıcı olmayan) bir çift kutup momenti oluşabilir. Bu geçici çift kutuplar(London güçleri) etkileştiğinde, ‘Van Der Waals’ itmesine alt edebilen küçük çaplı bir dengesizleşme gerçekleşir ve zayıf,kimyasal olmayan bir bağ oluşur. Bu bağlanma biçimi en çok,kapalı kabuklu ender gaz atomlarının etkileşmelerinde ve küçük moleküllerin düşük sıcaklıklarda birleşimsel bağlanmasında önem taşır. Bu bağ zayıftır (gücü genellikle ortaklaşma bağının binde biri kadardır). Sıvı azot ve helyum gibi düşük sıcaklıklı kriyojenik maddelerin yada bunların daha da düşük sıcaklıktaki kat hallerinin özellikleri, bu tür zayıf etkileşmelerden kaynaklanır.
HİDROJEN BAĞLARI
Bazı hidrojen içeren bileşiklerde moleküller arası çekim kuvvetleri olağan üstü yüksektir. Bu çekim kuvvetleri, hidrojenin atom çapı küçük ve çok elektronegatif olan elementlere kovalent bağlı olduğu bileşiklerde görülür. Bu bileşiklerde elektronegatif element bağı elektronlarını öyle kuvvetlice çeker ki hidrojen önemli miktarda kısmi + yük kazanır. Aslında,hidrojen elementinin perdeleyici elektronları olmadığından burada hidrojen hemen hemen çıplak bir protondur. Bir molekülün hidrojen atomu ve diğer bir molekülün elektronegatif elementinde bulunan paylaşılmamış elektron çifti birbirini çekerek bir hidrojen bağı oluşturur. Her hidrojen atomu küçük boyutlu olduğundan ancak bir hidrojen bağı yapabilir.Bir çok ortaklaşma molekülünde bulunan çift kutup momentlerinin etkileşmesinin yol açtığı zayıf çekim güçleri, kararlılaşmaya ve birleşimsel bağlanmaya neden olabilir. Su(H O) yada amonyak(NH ) gibi moleküllerdeki hidrojen atomları ikinci bir bileşikte bulunan oksijen yada azot atomlarının üstündeki yalnız elektron çiftleri gibi eksi yüklü bir merkezle etkileşmeye girebilirler. Etkileşme enerjileri,tipik olarak,bir ortaklaşma bağının enerjisinin yalnızca %5’i kadardır;ama bir çok fiziksel ve kimyasal süreç açısından çok önemlidir. Söz gelimi,suyun ve buzun yapısı ‘hidrojen bağı’ denilen bu bağların karışık etkileşmelerin sonucudur. Buz, gerçekte sıcaklığa ve uygulanan basınca bağlı olarak bir çok farklı billur yapısı oluşturur; bu çeşitlilik karmaşık hidrojen bağı şekillerinin farklı biçimlerde düzenlenebilmesinden ileri gelir. Çoğunlukla biokimyasal sistemlerin yapıları da kısmen hidrojen bağı etkileşmelerinin sonucu olarak belirlenir; bu, DNA’da özellikle belirgindir. Ortaklaşma bağıyla bağlanmış bir çok kutupsal bileşiğin erime ve kaynama noktaları hidrojen bağlarını kırmak için ek enerji gerektiğinden anormal derecede yüksektir.
29 Ekim 2006
Müzik ruhun gıdasıdır. Alet işler el övünür derler. Müzik aleti olmadan solo sesler bir zaman sonra dayanılmaz hale gelebilmektedir. Bu yüzden insan oğlu doğada görmüş olduğu nesnelerden sesler çıkarmak yolunu tercih etmişlerdir. Müzik aletlerinin bulunuşu çok eski çağlara dayanır ve farklı yerlerde farklı müzik aletleri bulunmuştur. Bunları sınıflandıracak olursak nefesli çalgılar ve yaylı çalgılar olmak üzere iki grup vardır. Şimdi bu grupları daha detaylı inceleyelim.
Nefesli Çalgılar
Piccolo
Piccolo, normal flütünün 1 oktav üzerinde olacak şekilde ayarlanmış bir tür yan flüttür. 3 oktava yakın ses genişliğiyle günümüz orkestrasında en tiz seslere ulaşan enstrümandır. Genellikle orkestralarda özel efekt amacıyla kullanılmakla beraber marş topluluklarında da kendine geniş yer bulmaktadır. Flütün yerini alacak şekilde çalınır.
Tarihçe:
Piccolo ilk olarak ağaçtan yapılmış ve insanın ön planda olduğu bestecilerin eserlerinde yer almıştır. Piccolo’nun ilk kullanıldığı eserlerden birisi Beethoven’in 5.Senfonisidir. Piccolo’nun kullanıldığı en tanınmış yapıtlardan birisi, John Philip Sousa’nın “The Stars and Stripes Forever” marşının finalidir.
Flüt
Flüt çoğu orkestra, topluluk ve nefesli gruplarında soprano sesi veren enstrüman olarak kullanılmaktadır. Flütlerin büyük bir çoğunluğu metalden yapılmaktadır ve bir ucunda ağızlık olan bir tüp şeklindedir. Müzisyen flütü yatay olarak tutup ağızlıkta bulunan oval şekilli bir parçadan içeri üfler. Aynı anda düğme denen tuşlara basar. Bu tuşlara basılıp bırakıldıkça flütte değişik tonlar oluşturan delikler açılır. Do anahtarında akort edilen orkestra flütü en popüler flüt türüdür ve 3 oktavlık bir ses genişliği vardır. Flüt ailesinin diğer üyeleri, piccolo, alto flüt ve bas flütten ibarettir. Jean Pierre Rampal ve Aure Nicolet bu sazın ünlü solistlerindendir.
Tarihçe:
Batı Müzüğinde en çok kullanılan şekliyle kullanılan flüt cinsi olan Yan Flüt’ün Çin’de M.Ö. 900 yılından beri kullanıldığı bilinmektedir. Flüt, Avrupa’ya 12. Yüzyıl’da, öncelikle Almanca konuşulan bölgeler olmak üzere, girmiş ve ilk önceleri çoğunlukla askeri bandolarda kullanılmıştır. Alman Flütü isminin verilmesi bu zamana denk gelmektedir. Flüt daha sonra 16 ve 17. yy’da Oda müzüğinde kullanılan bir enstrüman haline dönüşmeye başlamıştır. Bu ilk flütler, 6 parmak deliğinden ibaret tek parçadan oluşmaktaydı. Ancak 1600 lerde, flüt birbirine bağlı 3 parçadan ibaret olarak yeniden tasarlanmıştır. Aşamalı olarak, flüte daha fazla tuş eklenmiş ve orkestra parçalarında yerini almaya başlamıştır. 1800 lü yıllarda 4 tuşlu flüt en çok kullanılan türü olmakla beraber, 8 tuşlusu da geliştirilmiştir. Günümüzde,silindir şeklinde, 13 veya daha fazla ton delikli ve basmalı tuşlu Bohemia Flüdü en çok kullanılan cinsidir.
Korno
Korno, obua ailesinin bir üyesidir. 1.5 oktav daha tiz olduğu için alto obua da denmektedir. Şekli genellikle obuaya benzer olup, orkestra’da 3. obuacı tarafından çalınmaktadır.
Tarihçe:
Korno’nun ilk prototipleri 17.yy sonundan önce ortaya çıkmıştır. Bu aletler kıvrık boynuz biçiminde, deri kaplı ve gövdesi delikliydi. Delikler, parmakların açılımını kapsayacak bir açı ile yerleştirilmişlerdi. Johan Sebastian Bach tarafından kullanılan Oboa da Caccia (Av obuası) nın, kornonun çok benzeri olduğuna inanılmaktadır. Karanlık ve yaslı sesi, Hector Berlioz, Peter Ilich Tchaikovsky ve Richard Wagner gibi besteciler tarafından öne çıkarılmıştır.
Obua
Obua, en küçük ve en geniş oktavlı enstrümanlardan biridir. Silindirik ahşap bir gövdesi ve gövdesi boyunca tuşları vardır. 3 oktav ses aralığıyla çalması çok zor bir enstrümandır. Çok nefes isteyen ve doğru nefes tekniklerine sahip olunmasını gerektirir.
Tarihçe:
Obua, 17.yy’da iki Fransız müzisyeni, Jean Hotteterre ve Michel Philidor tarafından icat edilmiştir. “Shawm” adı verilen bir enstrümanı “Hautbois” (obua) ya çevirdiler. “Hautbois” in Shawm’dan daha dar ve 3 parçalı bir gövdesi vardı. 18. yy da çoğu orkesra bu enstrümanı bünyesine katmaya başlamıştı. Tarih boyunca bazı besteciler, obua için solo eserler bestelediler. Bunların arasında, George Frideric handel, Joseph Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart ve Ludwig Van Beethoven vardır.
Klarnet
Ahşap nefesli çalgılar ailesinin bir üyesi olan Klarnet, bir ucunda ağızlık olan diğer ucu da çan şeklinde olan bir uzun tüpten ibaretttir. Çoğunlukla ahşaptan yapılan klarnetin üzerinde, küçük metal tuşlar bulunan delikler vardır. Dil titredikçe, dolu ve zengin bir ton elde edilir.. Tuşlara basıp bırakarak tonlama yapılır Klarnet 4 nota da imal edilir ve en çok kullanılan düz-si klarnettir. Bu klarnetin 3.5 oktav kadar ses genişliği vardır.
Tarihçe:
18.yy’da Alman bir flüt imalatçısı olan Johann Christoph Denner tarafından dilli bir halk çalgısı olan “Chalumeau” adlı enstrümanın değiştirilmesi ile elde edilmiştir. 1840 lı yıllarda 2 farklı karmaşık tuş takımı geliştirilmiştir. Klarinetler orkestralarda 1780 lerde popüler hale gelmiştir. Klarneti ön plana çıkaran eserlerden bazıları George Frideric Handel’in 2 klarnet ve bir korno için üvertürü, Carl Strawitz ve Wolgang Amadeus Mozart’ın klarnet konçertosudur.
Fagot
Fagot iki dilli bir enstrümandır. Toplamda 2.5 metreye yakın silindirik ahşap tüpten yapılmıştır. 4 bağlantı parçasından oluşur: Bass parça, tenor parça, çift parça ve çan parça olmak üzere. Çan parça olarak adlandırılan kısım bass kısma alttan bağlı olup kıvrıktır. Bu grup tenor kısma sonra topluca çift parçaya bağlıdırlar. Çift dilli ağızlık tenor parçaya bir başka parçayla bağlıdır. Bassoon üzerinde 8 delik ve 10 tuş bulunur. Müzisyen dilli parçadan üfleyerek ve tuşlarla ton değiştirerek enstrümanı çalar.
Tarihçe:
Fagot 1650 lerde büyük bir ihtimalle, kıvrık şekilli tek parçalı bir enstrümandan türetilmiş olmalıdır. Modern Fransız Fagot’u, 19.yy ortalarında, Buffet-Crampon isimli bir Fransız firması tarafından geliştirilmiştir. Alman Fagot’u ise Wilhelm Heckel isimli bir imalatçı tarafından mükemmelleştirilmiştir. Avrupa’nın çeşitli yerlerinde farklı türlerde çalınmaktadır.
Saksafon
Saksafon dil sesli nefesli çalgılardan birisidir. Yapısında, klarnet’in tek dilli ağızlığı, metal bir gövde, obuanın konik kısmına benzeyen bir kısım bulunur. Çoğu saksafonun alt kısmı eğiktir ve bu şekliye bass klarneti andırır. Çok azı, örn: soprano saksafon, düzdür ve klarnete benzer. Saksafonun üzerinde 12 tuş ve delik bulunur. 6 çiviye basıp bırakılarak gruplar halinde açılıp kapatılmak suretiyle değişik tonlar elde edilir. Aletin üzerinde, normal sesinin bir oktav altında veya üstünde ses çıkartmaya yardımcı olan 2 de fazladan delik vardır. En çok kullanılan saksafon türleri olan, soprano, alto ve tenor saksafonun 2.5 oktavlık bir ses genişliği vardır.
Tarihçe:
İlk defa 1840 yılında Adolph Sax isimli bir imalatçı tarafından icat edilmiştir. 1844 de ilk defa senfonik orkestralarda görünmüşlerdir. Ancak saksafon için yazılan parçalara pek rastlanmaz. Jazz’ın gelişimi ile saksafonun popüler olmasını 20.yy başına kadar beklemek gerekmiştir.
Yaylı Çalgılar
Keman
Muhtemelen en tanınmış orkestra çalgısı olan keman, bir yayla çalınan telli bir enstrümandır. Keman ailesinin en geniş aralıklı sesine sahip olan üyesi olan kemanın yanında bu ailenin diğer üyeleri, viola, çello ve kontrbasdır. Keman bir kaç ana parçadan oluşur. Ön kısım, omurga, boyun, perdeler, akort anahtarları, gövde, köprü, kuyruk ve F- delikleri. Üst, göbek veya ses tahtası olarak da anılan ön kısım genelde iyi kurutulmuş ladin, arkatarafı ise akağaçtan yapılır. Keman imal edilirken, ön, arka kısımlar ve omurga, boş bir kutu oluşturacak şekilde birleştirilir. Kuyruğa bağlanan dört tel köprünün üzerinden geçip, perdelerden uzanıp, akort anahtarlarına bağlanır. Anahtarla vasıtasıyla akort edilir ve elin perdelere basılması ile değişik sesler ve tonlar elde edilebilir. Müzisyen, tellerin üzerinde yayı doğru açıyla sürtünce ses elde edilir. Bu yay, pernambuco ’dan yapılıp, 75 santim uzunluğundadır ve telleri at kılındandır. Kemanın en önemli özellikleri, sahip olduğu ses aralığı ve hem lirik hem de hızlı ve parlak kullanıma elverişli olmasıdır. Kemancılar aşağıdaki teknikleri kullanarak özel sesler de elde ederler: pizzicato (telleri çekerek), tremelo (yayı hızlı hızlı telin üzernde hareket ettirmek), sul ponticello (yayı köprüye çok yakın sürterek ince bir ses elde etme), collegno (yayın teli yerine ahşap kısmını kulanarak) ve glissando (yayların üzerinde parmakları gezdirmekle çıkan ses).
Tarihçe:
Kemanın ilk olarak 1500 lerde İtalya da ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Lira da Braccio ve “fiddle” adlı iki enstrümandan türemiş olduğu sanılmaktadır. Keman yapım sanatı 17. ve 18. yy larda, Antonio Stradivari, Guiseppe Guarneri ve Jacob Stainer gibi ustalarla başlamıştır. O zamanki kemanların bugüne göre, boyunları daha kısa, perde bölgesi daha kısa ve köprüleri daha düzdü. Keman klasik eserlerde ilk kullanılmaya başlandığı zaman, alt sosyal seviyede bir alet olarak görünmüştür. Ancak, Claudio Monteverdi’nin Orfeo’su gibi eserler ve “24 violons du roi” gibi topluluklarla bu statüsü de yükselmeye başlamıştır. Bu tırmanma barok dönemde de, Antonio Vivaldi, J.S.Bach ve Georg Philip Telemann gibi bestecilerle devam etmiştir. Solo konçerto, sonat ve süit gibi müzik janrlarında, keman en önde giden eleman olmuştur. Ancak keman virtüözleri ilk olarak 19.yy da ortaya çıkmıştır. Giovanni Viotti, Isaac Stern, Mischa Elman ve Nathan Milstein, David Oistrach, Pinhas Zuckerman, Jacha Heifeltz bu konuda ün yapmış isimlerden bazılarıdır.
Viola
Viola, keman ailesinin 2. en geniş ses aralığındaki elemanıdır. C,G,D ve A notalarına yarlı 4 teli vardır. Viola için yazılan parçalar, alto anahtarında yazılır. Viola’nın boyutları değişmekle beraber genelde kemandan büyük ve daha kalın sese ayarlanmıştır. Haydn ve Mozart eserlerinde Violaya yer vermişlerdir. Solo repertuarı sınırlı olmasına rağmen, viola semfonilerde önemli bir yere sahiptir. Hector Berlioz, Johannes Brahms ve Robert Schumann gibi besteciler eserlerinde violaya geniş yer vermişlerdir.
Çello
Viyolonsel olarak da bilinen çello, keman ailesinin üyesi olan bir yaylı çalgıdır. Kemandakine benzeyen bir yayla çalınır. Keman şeklinde olmakla beraber daha büyüktür. Yaklaşık 1.20 m uzunlukta ve en geniş yerinde 40 cm civarında olan çello bu boyutları yüzünden oturarak çalınır. Yere dayanan bir çubuk üzerinde duran çello müzisyenin bacakları arasına alınıp bir yayla çalınır. Keman gibi dört yay sahiptir ve müzisyenin ellerinin perdeler üzerinde gezmesiyle değişik tonlar elde edilir. Bu yüzden çello’nun ses genişliği 4 oktavdan fazladır. Rostropoviç, Pablo Cassals, Jacquelin de Pera, Misch Maisky, William Lloyd Weber ünlü violonsel solistleri arasındadır.
Tarihçe:
Günümüze kadar da kalabilen bazı çellolar 1560 larda, İtalyan imalatçı Andrea Amati tarafından yapılmışlardır. 18. yy sonlarına kadar çello ön planda olan bir enstrüman değildi ve müzikteki bas sesi vererek parçadaki boşlukları doldururdu. Ancak, barok döneminde, Antonia Vivaldi ve Luigi Boccherini gibi besteciler yalnızca çello için suitler yazdılar. 19.yy gelindiğinde çello için konçerto ve benzeri eserler Johannes Brahms ve Antonin Dvorak gibi isimler tarafından yazılmışlardı. 20. yy da da Sergei Prokofiev ve Dmitri Shostakovich gibi besteciler çello’nun olanaklarını keşfedip bir solo enstrüman olarak geliştirdiler.
Yaylı Bas (Kontrbas)
Çift bas (yaylı bas veya bas keman veya kontrbas ) olarak tanınan bu enstrüman, keman ailesinin en büyük ve en pes sesleri veren üyesidir. Genelde 1,80 m boyunda olup 4 teli vardır. Bazılarında bir telin uzatılıp tonu tizleştiren bir düzenek vardır. Ses çıkarmak için müzisyen bir eliyle perdelerde dolaşırken diğeriyle telleri çeker veya üzerinde yay gezdirir. Bottesini bu saz için görkemli konçertolar bestelemiştir.
Tarihçe:
3 telli baslar 18. ve 19. yy da çok yaygındılar ve bugün de Doğu Avrupa halk müziğinde kullanılmaktadırlar. 19.yy gelene kadar bası çalmanın tek yolu dışa eğimli bir yaydı. Daha sonraları müzisyenler telleri çekmeyi ve içe dönük yayla da ses çıkartmayı keşfettiler. Baslar orkestra ve oda müziklerinde kullanılagelmiştir. Bugün de jazz ve diğer popüler müzik türlerinde önemli bir ritm aletidir.
29 Ekim 2006
Önceki