27 Ekim 2006 Arşivi
Basınç ve gerginlik gibi anlamlara gelen tansiyon sözcüğü, sağlık alanında önüne veya arkasına başka sözcük eklemeden kullanıldığında, atardamarların içindeki kan basıncını ifade eder.Damarın içinde kanın akabilmesi için belirli bir basıncının olması gerekir. Bu basıncı, kalbin kasılmasıyla kanı damarların içine pompalaması ve atardamarların elastikliğiyle bu basıncı dengelemesi sistemleri oluşturur.
Kalp kasıldığı zaman atardamarların içine kanı belirli bir basınçla pompalar. Bu sırada damar içindeki basınç en yüksek düzeye ulaşır. Bu basınca tıpta sistolik basınç, halk arasında büyük tansiyon adı verilir. Kalbin gevşemesiyle, damar içine pompalanan kan durur. İşte bu sırada devreye damarın elastikliği girer. Önce genişlemiş olan damar, kana bir basınç uygulayarak kalbin gevşemesi anında da kan akımını sağlar. İşte bu sırada oluşan en düşük basınca da tıpta diastolik tansiyon, halk arasında da küçük tansiyon denilir. Bu basınç, 1 cm2 alanındaki cıva sütununun tabanına yaptığı basınçla karşılaştırılarak belirtilir. Örneğin bir kişinin tansiyonu 12 dediğimiz zaman, bu basınç 12 cm yüksekliğindeki cıva sütununun tabanına yaptığı basınca eşdeğerdir. Tıpta bu ölçüler, mm olarak belirtilir. Yani halk arasında 12-14 gibi cm cinsinden söylenen ölçüler tıpta 120-140 gibi, mm cinsinden ifade edilir. Tıpta genel olarak herkesin bünyesinin farklı olduğunu bilmek gerekir. Bu nedenle herkesin tansiyon ölçüm değerlerinin aynı olması beklenemez. Bu nedenle bir kişide tansiyonun yükselmiş ya da düşmüş olduğundan bahsedebilmek için, herhangi bir şikayetinin ya da hastalığının olmadığı dönemde tansiyonunun zaman zaman ölçülüp değerlerinin bir kenara kaydedilmesi yararlıdır. Herkesin tansiyon değerlerinin farklı olduğundan bahsettik ama genel olarak normal kabul edilen sınırları da ihmal etmemek gerekir.Yapılan uzun araştırmalar sonucu, yaşın artışıyla küçük değişmeler olmakla beraber sistolik (büyük) tansiyon için 120 ile 140, ya da Türkiye’de yaygın söylendiği gibi 12 ile 14 arası, diastolik (küçük) tansiyon için 70-90 ya da 7-9 arası olması halinde tansiyona bağlı olarak bir sağlık sorunu riski doğmadığı belirlenmiştir. Tansiyon ölçmekte kullanılan değişik aletler bulunmaktadır. En doğru ölçüm, zaman içinde ayarlarının değişmesi gibi bir sorun olmadığı için, cıvalı aletlerle yapılırsa da bunların kullanımı pek pratik olmadığı için diğer türdeki aletler tercih edilmektedir. Tüm aletlerde prensip aynıdır. Kola sarılan ve içine hava gönderilerek basınç oluşturulan bir lastik torba (manşon), bu torbaya hava göndermek için kullanılan bir pompa ve lastik torbanın içindeki basıncı ölçen bir ölçü sistemi. Ayrıca damarda oluşacak nabız seslerini dinlemek için bir dinleme aleti (steteskop) da gereklidir. Tansiyonu ölçülecek kişinin dinlenmiş ve sakin durumda olması gerekmektedir. Hızlı bir yürüyüşün ardından tansiyon ölçülmesi için bir süre dinlenmek gerekir. Rahat bir koltukta otururken, tansiyon ölçülen kolun kalp hizasında olmasına dikkat edilmelidir. Böyle bir alet edindikten ve uygun ortamı sağladıktan sonra aletin manşon kısmı tansiyonu ölçülecek kişinin kolunun üst kısmına sarılır. Bu sırada, dirsek önü çukurunun tamamen açıkta kalmasına ve giysilerin kolu sıkmamasına dikkat etmek gerekir. Tansiyonu ölçülen kişi rahat bir şekilde ve kolu kalp hizasında olacak şekilde otururken, pompa ile basınç oluşturulmaya başlanılır. Aletin göstergesindeki rakam, kişinin daha önceden bilinen tansiyon değeri varsa bunun 20-30 mm üzerine, böyle bir bilgi yoksa 150-160 mm civarına kadar çıkartılır. Bu sırada dinleme aleti, dirsek önü çukurunun gövdeye yakın kısmına konulup, hafifçe bastırılarak (manşonun altına sıkıştırarak değil) nabız sesleri olup olmadığı dinlenir. Eğer sesler varsa kayboluncaya kadar basıncı arttırmak gerekir. Basın kaybolduktan sonra aletin havası yavaşça indirilerek nabız sesleri tekrar başlayıncaya kadar takip edilir. Seslerin ilk duyulduğu sırada aletin göstergesinde okunan rakam sistolik tansiyonu gösterir. Sürekli dinlerken basınç azaltılmaya devam edilir. Seslerin artık duyulmamaya başladığı sırada göstergedeki rakam da diastolik tansiyonu gösterir.Tıp dilinde hipotansiyon olarak adlandırılan düşük tansiyon, belirli bir düzeye kadar sorun yaratmaz. Tam tersine normalin biraz altında olması kalp-damar hastalıklarından uzak daha sağlıklı bir yaşam sürme nedenidir. Düşük tansiyonun sorun olduğu durum, sistolik tansiyonun çok uzun süreler için 70 mm den düşük kalması halleridir. Böyle hallerde şok durumundan söz edilir. Düşük tansiyonun en sık rastlanan şekli ortostatik hipotansiyondur. Kişinin oturur veya yatar durumda iken nomal düzeylerde olan tansiyonunun, ayağa kalkılınca düşmesi halidir. Bu durumda bir süre için beyine daha az kan gideceği için geçici olarak denge ve şuur bozuklukları ortaya çıkabilir. Sıvı kayıpları sırasında daha sık görülen bu durum sıvı açığının kapatılmasına rağmen devam ediyorsa veya yüksek tansiyon tedavisi altında olanlarda görülüyorsa bir doktora başvurmak gerekecektir.
27 Ekim 2006
Menenjit beyni saran zarların iltihabıdır. Bu iltihaba mikroplar neden olur. (virüsler veya bakteriler). Menenjit geçiren çoğu kişi bu hastalıktan tamamıyla kurtulurken, bazen ölümle de sonuçlanabilir. Ya da hastalık sonrası sakatlıklar kalabilir. Kan zehirlenmesi ise mikropların kan dolaşımında üremeye başlamaları ile oluşur. Yalnız başına ya da menenjit ile birlikte görülebilir. Menenjite neden olan mikrop (meningokok) aynı zamanda kan zehirlenmesine de neden olur. Kan zehirlenmesini oluşturan başka mikroplar da vardır.
Mesela; pnomokok
Menenjitin belirtileri
Çocuklar ve erişkinler
Menenjitin en çok görülen belirtileri aşağıda sıralanmıştır. Bunlar birlikte görülebildiği gibi tek tek de oluşabilirler.
• yüksek ateş
• baş ağrısı
• kusma
• uyuşukluk
• ışık veya sese karşı hassasiyet
• kas ağrısı
• çocuğun altının bezi değiştirilirken bacakları yukarı kaldırıldığında ağrı oluşması ve bunun sonucunda ağlaması,
• ense sertliği (çene göğse değdirilmeye çalışıldığında)
Aynı zamanda ‘ense krampı’ olarak da adlandırılan ense sertliği, menenjitin diğer bir adı değil, sadece belirtilerinden biridir.
Hastalık genellikle birkaç gün içinde ilerler.
Bebekler
Bebeklerde görülen belirtiler normalden farklı olabilir:
Ense sertliği görülmeyebilir, vücut ısısının normalin altına düşmesi, bıngıldağın şişmesi, donuk bakışlar, uyku hali, ağır hasta ve soluk görünüm, duyarlılık, iştahsızlık, dokunulduğunda veya altı temizlenmeye çalışıldığında çocuğun huzursuz olması, ağlama, sızlanma.
Kan zehirlenmesinin belirtileri
Menenjitin belirtileri aynı zamanda kan zehirlenmesinde de görülebilir. Bunun yanısıra kasların kuvvetsizliği (yığılıp kalma) ve sıklıkla vücutta (mor) lekeler görülür;
Bu lekeler önce toplu iğne başı büyüklüğünde olup, üzerine basıldığında (mesela bir cam bardakla), kaybolmazlar. Kısa zamanda büyüyerek deri altı kanamalarını oluştururlar.
Kan zehirlenmesinin en çok göze çarpan özelliği, çok hızlı ilerlemesidir: 4 –24 saat arası. Mesela çocuk öğleyin dışarıda koşup oynarken, akşama çok hasta olabilir.
Dikkat: Kan zehirlenmesinde genellikle ense sertliği GÖRÜLMEZ.
Menenjit ve kan zehirlenmesi
Menenjit (beyin zarlarının iltihabı) başlangıçta ağır bir grip gibi kendini gösterir. Ense sertliği genellikle bu görüntüye eşlik eder, fakat bulunmadığı durumlarda olabilir. Hastanın durumu bir iki gün içerisinde gittikçe ağırlaşır. Ölümle sonuçlanan vakalar azdır.
Kan zehirlenmesi de ilk başta ağır bir grip gibi başlar. Bu yüzden ev doktorları tarafından da zorlukla tanınır. Ne zaman ki vücutta döküntüler oluşur, o anda hangi hastalıkla karşı karşıya bulunulduğu anlaşılır. Bu döküntüler hastaların % 80’ninde görülür.
Kan zehirlenmesinin en önemli özelliği çok hızlı ilerlemesidir. Sağlıklı bir durumdan ağır hasta duruma geçilmesi an meselesidir. Çocuk öğlen 2’de dışarıda koştururken, akşam saat 6’da ağır hasta durumda olabilir. Bu nedenle tıbbi tedaviye hızlı başlanması çok önem taşımaktadır. Ama ne yazık ki hızlı tedaviye rağmen ölümle sonuçlanan vakalar görülmektedir.
Menenjitin çeşitleri
Bakteriyel menenjit
bakteriyel menenjitin en önemli nedeni Hib bakterisidir.1993 yılından itibaren uygulanan aşı programı sayesinde Hollanda’da bu hastalık hemen hemen hiç görülmemektedir. Hollanda’da menenjite neden olan diğer mikroplar: meningokok ve pnömokok’tur. Bebeklerde görülen menenjite neonatal menenjit denir ve etkenleri grup B streptokoklar, E. koli ve nadiren listerya’dır. Bu mikroplara karşı henüz etkili bir aşı geliştirilememiştir.
Viral menenjit
Çok çeşitli virüslerin neden olduğu viral menenjit nadiren ölümle sonuçlanır. Hastalık genellikle bakteriyel menenjitten daha hafif geçmesine karşın, hastaların bitkin düşmesine, baş ağrısı , yorgunluk ve konsantrasyon bozukluğu gibi uzun süren şikayetlere neden olabilir.
Viral menenjit bakteriyelden daha sık oluşur. Bu tip menenjite karşı antibiyotik kullanımının herhangi bir yararı olmayıp, tek tedavi şekli istirahattir.Nadiren bazı mantar çeşitleri de menenjite neden olabilirler. Bu tip menenjit genellikle kanser ya da benzeri bir hastalık nedeniyle bağışıklık sistemi zayıflamış hastalarda görülür.
Kimler menenjit ve/veya kan zehirlenmesine yakalanır? Menenjit ya da kan zehirlenmesine neden olan mikroplar normalde insanların boğazında yaşarlar. Birçok insan hastalığa yakalanmadan bu mikropların taşıyıcısı olarak yaşamaktadırlar. Bu mikroplar insanlar arasında öksürme, hapşırma, öpme ve bağırma (örneğin; diskotekte) yoluyla yayılırlar. 0 ve 5 yaş arası çocuklar, 15 ve 20 yaş arası gençler ve yaşlılar ( 55 yaş üzeri) risk gruplarını oluştururlar. Niçin bazı kişilerin hasta olup da diğerlerinin hastalığa yakalanmadıkları henüz bilinmemektedir. Hastalığı kolaylaştırıcı etkenler hava sıcaklığında ani oluşan değişiklikler, bağışıklık sisteminin zayıflaması, çocukların bulundukları ortamda sigara içilmesi olarak sıralanabilir. Bazı durumlarda ise irsi olarak bu hastalığa karşı bir yatkınlık söz konusudur.
Hastalığın bırakabileceği sakatlıklar
Çoğu kişi bu hastalığı tamamen atlatarak birkaç ay içinde günlük yaşamlarına devam edebilecek duruma gelirler. Fakat bazı kişilerde uzun süreli sakatlıklar kalabilir. Menenjitin neden olduğu sakatlıklar: sağırlık, davranış bozukluğu, konsantrasyon bozukluğu, koordinasyon bozukluğu, yorgunluk, hareket kısıtlılığı. Bazı şikayetler zamanla düzelse de, bazıları kalıcıdır. Sağırlık ömür boyu sürebilir. Menenjit kişinin yaşamını tamamıyla değiştirebilir. Mesela çocuklarda menenjitten sonra aşırı hareketlilik, öğrenme problemleri görülebilir. Erişkinler sosyal yaşamlarını ve iş yaşantılarını etkileyen problemlerle karşılaşabilirler. Bazı kişiler ise hastalıktan önceki işlerini eski düzeylerinde yürütemezler. Kalıcı şikayetler oluşması halinde uzmanların yardımına mümkün olduğu kadar çabuk başvurmanın önemi büyüktür. Kan zehirlenmesi % 20 oranında ölümle sonuçlanabilir. % 20 kadar hastada ise kalıcı sakatlıklara neden olur. En çok görülen sakatlıklar: uzuvların kısmen veya tamamen kesilmek zorunda kalınması, vücutta kalıcı yara izleri, damar duvarlarında oluşan iltihaplanmalar, çocuklarda görülen büyüme bozuklukları. Kan zehirlenmesi hastanın yaşantısını tamamıyla değiştirebilir. Bir kısım hastada ard arda ameliyatlar yapılması gerekir. Bazı hastalar ise vücutlarında oluşan büyük sakatlıklar nedeni ile psikolojik sorunlarla karşı karşıya kalabilirler.Hastanın ölmesi durumunda ise geride kalanları zor günler beklemektedir. Yaşama yeniden, kaybedilen kişi olmadan devam etmenin yollarını aramak gerekmektedir. Herkesin bu kayba bakış açısı, bulduğu çözüm farklıdır. Akrabalarla ya da arkadaşlarla bu konu hakkında konuşmak insanı rahatlatsa da her zaman bir çözüm değildir. Çünkü hastanın zihinlerde kalan son görüntüsü bu olayı yaşamamışlar için anlaması çok güç olan birşeydir. Bu yüzden başlarından böyle bir olay geçmiş insanlarla konuşmak daha rahatlatıcı olabilir. Bu ortamda herkesin birbirini anlaması daha kolay olup, çoğu şeyleri anlatmak için birkaç kelime dahi yeterli olmaktadır.
27 Ekim 2006
Gen terapisi hastalıklarla mücadele etmek için tıbbın üzerinde çalıştığı yeni bir yöntem. Temelinde, hasta kişinin genlerini, iyileştirici proteinler üretecek şekilde değiştirmek yatıyor.Gen terapisi denilince ilk akla gelen, ölümcül hastalıkları ve çeşitli bedensel sakatlıkları iyileştirmek olduğu halde, hastalıklardan korunmak da, gen terapisi ile mümkün olacağı öngörülen hedeflerden biri.
Gen terapisi henüz emekleme aşamasında. Halen birkaç temel araştırma loboratuvarında yürütülen bu çalışmalar ve insanlar üzerinde yapılan deneyler sonucunda, gen terapisinin insan yaşamını nasıl değiştirebileceğine dair kavramlar belirginleşiyor; ortaya bir vizyon çıkıyor. Gen terapisini geliştirmek için en önemli unsur, hastalıkların genetik temelini kavramak. Ebeveynlerimizden aldığımız genler bize aynı zamanda hastalıkları da taşıyorlar.İnsan vücudunda yaklaşık 150,000 farklı gen bulunuyor. Bütün bu genleri tanımlamak için başlatılan “İnsan Genome Projesi” 2001 haziran ayının son haftasında tamamlandı. Genlerimizdeki farklılıklar, bireysel farklılıklarımızı meydana getiriyor. Boyumuzun uzunluğu, gözümüzün rengi gibi tüm bireysel nitelikler, genlerimizdeki farklılaşmalar neticesinde ortaya çıkıyor.
Hastalıklar da aynı şekilde kalıtımsal olarak nesilden nesile aktarılıyor. Gen terapisi işte bu noktada devreye giriyor ve hastalıkları, genetik köklerinde durdurmayı hedefliyor. İki tür gen terapisi var: Birincisi somatik gen terapisi. Hücrelerdeki genetik ifadeyi değiştirerek hastalıkları tedavi edici özellikler yaratmayı amaçlıyor. İkincisi ise “Germline Gen Terapisi”. Bu yöntem, kalıtımsal olarak nesilden nesile aktarılan hücre çekirdeklerinin değiştirilmesi temeline dayanıyor. Ancak bu alanda araştırmalar, teknik ve etik nedenlerle son derece az ve dar kapsamlı yürütülüyor.
Gen terapisinde karşılaşılan temel güçlüklerden biri, değiştirilmiş genetik materyali, hastanın doğru hücrelerine doğru ve güvenli bir şekilde yerleştirebilmek. Genlerin bir “ilaç” olarak kullanıldığı durumlarda hücre içine en etkin şekilde genleri yerleştirmek gerçekten de son derece zor bir iş. Hedefi şaşırmamak gerekiyor. Hedefin tutturulması durumunda ilaç, genler hücre içerisinde ömür boyu kalabiliyor ve hastalığın tedavi edilmesini sağlıyor. Genlerin vücuda verilmesinde özel taşıyıcılar kullanılıyor. Vektör adı verilen bu taşıyıcılar, ilaç genleri içerisinde barındıran bir çeşit kapsül olarak tanımlanabilir.
27 Ekim 2006
Şark Çıbanı (Deri Layşmanyozisi): Hastalığın bir doğu kökeni olmakla birlikte, doğuyla batının sınırı çok net olmadığı için, her ulus kendinden daha doğudan bir isim yakıştırmıştır. Antep Çıbanı, Halep Çıbanı, Delhi Çıbanı gibi isimlerle de anılmaktadır. Orta ve Güney Amerika, Avrupa, Afrika, Asya yaygın olduğu alanlardır.
Ülkemizde de geleneksel olarak şark çıbanı izleri, doğu kökenli yurttaşlarımızın ‘’alamet-i farikası'’ gibidir. Fakat son zamanlarda ulaşımın kolaylaşması, turizmin gelişmesi, hem insanların hem de hastalığı taşıyan böceklerin bir yerden bir yere gidişini, dolayısıyla hastalığın da görülebilme olasılığını arttırmış ve bölgesellik özelliğini azaltmıştır.
Hastalığı yapan parazit (Layşmanya Tropika) bir hücreli bir hayvancık olup, ‘’Tatarcık'’ adı verilen irice sineklerin ısırmasıyla bulaşır. Bu sinekler, hayvanları başka insanlardan veya bazı kemirgenler, köpek, çakal, tilki gibi hayvanlardan alıp, hiç bir ücret talep etmeksizin, emdiği kan karşılığında (boğaz tokluğuna) insanlara taşır. Isırılan bölgede parazitin tipine ve hastanın direncine göre, altı aydan bir kaç yıla kadar olabilen (genellikle bir yıl gibidir ve bu nedenle ‘’Yıl Çıbanı'’ adı da verilir) bir süre içerisinde iyileşir. Önce bir kızartı, sonra yerinde bir yara ve kabuklanma oluşur, geçerken de çok karakteristik izini bırakır. Tedavide erken davranılırsa iz bırakmadan iyileşme şansı olabilir.
27 Ekim 2006
Bugün Dünyada yoğurttan sonra en fazla tanınan fermente süt ürünlerinden birisi de kefirdir. Soğuk bir iklime sahip olan Kafkasya’nın dağ köylerinde çok eski yıllardan beri yapılan ve tüketilen kefir, önceleri bu bölgede yetiştirilen keçi ve koyun sütlerinden, ancak daha sonraları inek sütünden de yapılmaya başlanmış ve buradan Dünya’ya yayılmıştır. Bugün Dünyada yoğurttan sonra en fazla tanınan fermente süt ürünlerinden birisi de kefirdir.
Soğuk bir iklime sahip olan Kafkasya’nın dağ köylerinde çok eski yıllardan beri yapılan ve tüketilen kefir, önceleri bu bölgede yetiştirilen keçi ve koyun sütlerinden, ancak daha sonraları inek sütünden de yapılmaya başlanmış ve buradan Dünya’ya yayılmıştır. Ülkemizde ise kefirin henüz ticari amaçla üretimi söz konusu değildir. Ancak sağlık açısından önemi nedeniyle evlerde yapılmakta ve tüketilmektedir. Kefir içilecek kıvamda, hafif ekşimsi, alkollü ve köpüklü bir süt ürünüdür. Bu özelliği nedeni ile de “Fermente Süt İçkisi” olarak da tanımlanmaktadır. Kefir ismi Türkçe “keyf” kelimesinden türemiştir. Bugün çok çeşitli ülkelerde ve büyük miktarlarda üretimi yapılan kefir, yalnız beğenilen tadından dolayı değil, bunun yanı sıra şifa verici özelliğinden dolayı da büyük ilgi görmektedir. Bu nedenledir ki bazı literatürlerde kefirin “Sağlık ve Mutluluk İçkisi” olarak tanımlandığı dikkati çekmektedir. Fermente süt ürünleri arasında önemli bir yeri olan kefir, beyazımsı renkte, karnıbahara benzer şekilde ve genelde bezelye büyüklüğünde danelerden oluşmaktadır.
Daneler her biri simbiyoz olarak yaşayan kazein ve jelatinimsi yapıda mikroorganizma kolonilerini içermektedir. Mikroorganizmalar Torula kefir, Saccharomyces kefir gibi mayaları ve Lactobacillus caucasium, Streptococcus lactis gibi bakteri kültürlerini içermektedir. Evde kefir yapımında, pastörize ve sterilize sütler kullanılabilmektedir. Bu durumda sütün tekrar ısıtılmasına gerek olmadığı gibi, böyle sütlerin homojenize edilmiş olmaları ayrı bir avantaj sağlamakta ve ürünün üst kısmında istenmeyen yağ tabakası oluşmamaktadır. Evde kefir yapmak için, süt kısa süre kaynatılarak daha sonra oda sıcaklığına kadar soğutulmakta ve ağzı sıkıca kapanabilen cam kavanoza aktarılmaktadır. Kapaklı kavanoz kullanılmasının nedeni, fermentasyon sırasında oluşan ve kefire ayrı bir tat veren CO2’in uçmasını önlemek içindir. Kefire işlenecek 1 litre süt için yaklaşık 20-40 gram kadar kafir tanesi süte katılmaktadır ve temiz bir kaşıkla karıştırılarak kavanozun ağzı sıkıca kapatılmaktadır. Bu şekilde mayalanan süt, yaklaşık 20oC civarında ve ışık almayan karanlık bir yerde 24-48 saat fermentasyona bırakılmaktadır. Fermentasyon sonunda, aşılanan sütün kefire dönüşümünden sonra, ürün küçük delikli bir süzgeçten geçirilmektedir. Süzgeç üzerinde kalan kefir taneleri ayrılmakta ve yeniden kefir yapımında kullanılmaktadır. Süzülen kısım ise kefir olarak tüketilmektedir. Kefir yapımından hemen sonra tüketilebildiği gibi buzdolabında saklanmak koşulu ile daha sonraki birkaç gün içerisinde de içilebilmektedir. Sağlık açısından kefirin en uygun tüketim zamanı genellikle sabahları aç karnına ya da akşamları yatmadan öncedir. Diğer taraftan kefir tanelerinin her 40-45 günde bir defa süzgeç içerisinde çok ılık su ile iyice yıkanması ve üzerindeki süt artıklarının temizlenmesi gereklidir. Bu durum kefir tanelerinin aktifliğini arttırmaktadır.
Ayrıca sürekli aşılanmak suretiyle büyüyen ve irileşen kefir tanelerini de ara sıra ayırmalı ve aktifliği azalan taneler kullanılmamalıdır.Kefir, bileşiminde genel olarak %0.6-0.9 süt asidi, %0.6-0.8 alkol ve hacimsel olarak %50 CO2 içermektedir. Süt şekeri fermentasyon sonucunda %75 oranında azalmıştır ancak Vitamin B12 ve folik asit ise oldukça zenginleşmiştir.Sütteki tüm besin maddelerini içerdiği için kefir beslenme değeri yüksek bir süt ürünüdür. Mikroorganizmaların etkisi ile laktoz ve proteinlerdeki değişmeler, kefirin sindirimini kolaylaştırmaktadır. Ayrıca bu maddeler serinletici, iştah açıcı bir özelliğin, sevilen tat ve aromanın oluşmasına neden olmaktadırlar. Kefirdeki süt şekeri olarak da bilinen laktozun oranı azaldığı için laktoza duyarlı kişiler kefiri rahatlıkla tüketebilmektedirler. Başta B12 olmak üzere bazı B grubu vitaminler kefir kültüründe bulunan mikroorganizmalar tarafından sentezlenebilmektedirler. Kefirde oluşan süt asidinin %90’dan fazlasının kolayca hazmedilebilme özelliği bulunan L(+) süt asidi olduğu bildirilmektedir.Kefirin gençlik içkisi olarak tanındığı ve su yerine içildiği Kafkasya’da tüberküloz, kanser ve hazım bozukluğu gibi hastalıklara rastlanmadığı ve ortalama insan ömrünün 110-130 seneye ulaştığına ait bilgiler bir çok literatürde yer almaktadır. Kefirde oluşan asetik asit, H2O2 gibi antibakteriyel maddeler ile antibiyotikler, E. coli ve Salmonella gibi patojen bakterilerin gelişmesine engelleyici etki yapmaktadırlar. Ayrıca kefir, mide, pankreas gibi bazı organların salgılarını da arttırmaktadır. Yapılan çalışmalar bu süt ürününün sinirsel rahatsızlıklar, iştahsızlık ve uykusuzluk için iyi bir ilaç olduğunu göstermiştir. Ayrıca halk arasında kefirin yüksek tansiyon, bronşit, sarılık, ishal, kabızlık, ekzema ve safra rahatsızlıklarını iyileştirdiği bilinmektedir. Düzenli olarak günde en az 500 mL kefir 6 ay tüketildiği zaman kefirin organizma üzerine stabilize edici, gençleştirici bir etkiye sahip olduğu, yaşlıların sağlığı üzerine çok yararlı etki yaptığı belirtilmektedir. Ayrıca karaciğer, safra, böbrek, kan dolaşımı, kalp metabolizması üzerine olumlu etki yaptığını, kireçlenmeyi önlediğini belirten bilgilerin bulunduğu da açıklanmaktadır.
27 Ekim 2006
Cinsellik yoğun haz duygularıyla ilişkili olmakla birlikte haz almaya yönelik her davranışın cinsellik içerdiğini öne sürmek eksik bir tanımlama olacaktır. Yine, cinsellik görüntüsü içindeki davranışların bazıları da bağımlılık, agresyon, kabul edilme, narsisistik doyum bulma gibi farklı güdülerden kaynaklanıyor olabilir. Bu nedenlerle cinsellik haz almaya yönelik davranışları içerse de içermese de bedensel seksten öte bir anlam içermektedir.
Cinsel yakınlık, düşünsel, duygusal ve davranışsal boyutlarıyla partnerler arasında bir etkileşimdir. Düşünsel (bilişsel) boyut, kendini bir başkasına açma kararı vermektedir. Bunlar geçmiş, bugün ve gelecekle ilgili duygular, ümitler, değerler, korkular ve savunmalar olabilir. Duygusal boyutta, bir başkasına sevgi duyma, onu koruma, ona güvenme, onu merak etme, benzerlik ve farklılıklarını keşfetme arzuları vardır. Davranışsal boyutunda da, yakın fiziksel ilişki, dokunma, sarılma, okşama, bakma, gülümseme gibi yüz iletişimi, öpme ve cinsel birleşme gibi bedensel ilişki vardır. Görüldüğü gibi yakınlık kurmak insanın kendisini, duygu, düşünce ve hatta bedenini, başka bir deyişle iç dünyasını bir başkasına açmasıdır. İlişkiler ve cinsellik insana sevilmeye değer olduğu duygusunu yaşatır. Bu kadınlığın ve erkekliğin bir açıdan onaylanmasıdır.
Doğumdan ölüme kadar bir yaşam dürtüsü olarak devam eden insan cinsel davranışları tek bir biçime uymaz. İnsanlar cinsel dürtüleri, güçleri ve tercih ettikleri cinsel anlatımları yönlerinden birbirlerinden farklıdırlar. Bireyin toplumdaki ilişkileri, yaşam koşulları, içinde bulunduğu kültür ortamı, kadın ya da erkek oluşu, yaşı, yaşamı boyunca cinsel ilişkilerini ne kadar geliştirdiği gibi çeşitli etkenler bu farklılıkları belirler. Tedaviyi üstlenen kişinin bu değişkenlikleri bilmesi, kendi değer yargılarını karşısındakine zorlamaması açısından önemlidir. Sağlıklı bir cinsel işlev için gerekli olan cinsel uyumdan bahsedebilmek için öncelikle cinsel kimliği ele almak gerekir. Cinsel kimlik bireyin kendi bedenini ve benliğini belirli bir eşeylik (cinsellik) içinde algılayışı, kabullenişi, duygu ve davranışlarında bu eşeylik anlayışına uygun bir biçimde yönelebilmesidir (Sungur 1996). Örneğin bedensel olarak erkek görünümünde ve genetik olarak erkek olan bir kişi kendisini kadın gibi hissedebilir ya da kadın görünümünde ve genetik olarak da kadın olan kişi kendisini erkek cinsiyetinde hissedebilir. Bu durumda cinsel kimlik bozukluklarından transseksüalite söz konusudur. Cinsel uyum da yalnızca cinsel organların boşalma ve doyumunu sağlayan genital birleşmedeki uyum değildir. Cinsel kimlik gelişimini başarıyla tamamlamış kişilerde bile sağlıklı bir cinsel uyumun varlığı ancak cinsellik dışı yaşam alanlarında da yeterli doyumun sağlanmasıyla mümkün olabilir. İnsan yaşamında üç önemli işlev ya da uyum alanı vardır. Bu alanlar kişinin iş yaşamı, toplumsal yaşamı ve özel yaşamıdır.
Cinsel yaşam ise özel yaşamın önemli bir parçasıdır. Bu üç uyum alanı birbirleriyle çok yakından bağlantılıdır. Bir alanda uyumsuzluk ve doyumsuzluk diğerini etkileyebilir. O halde cinsel uyumun bozulmasına neden olan etkenler: Cinsel kimlik gelişimini bozan etkenler, İş yaşamını bozan etkenler, Toplumsal yaşamı olumsuz yönde etkileyen faktörler, Aile yaşamını ve özel yaşamı olumsuz biçimde etkileyen faktörler, Diğer (genetik, ruhsal, organik vb. hastalıklar) etkenler olarak sayılabilir.
27 Ekim 2006
Saç dökülmesi bir çok kişinin şikayetçi olduğu bir problemdir. Problemin saç dökülmesinde bir artış mı, yoksa saçlarda seyrelme veya kelleşme mi olduğu muhakkak belirlenmelidir. Saç dökülmesi en çok tarama ve yıkanma esnasında belirginleşir. Günde 100 kadar yıkama sonrasında ise 200’e yakın saçın dökülmesi normaldir. Bu sayının üzerindeki dökülmeler normal değildir ve bir Dermatoloji Uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerekir.
Doğum, ateşli hastalık ve ağır hastalık, yaralanma ve cerrahi girişim gibi durumlardan 2-3 ay sonra saçlarda dökülme görülebilir. Bazen de guatr tedavisinde kullanılan ilaçlar, A vitamini, kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar dökülmeye neden olabilir. Bu tarz dökülmelerde saçlı deri normaldir. Tedavi gerekmez, saçlar genellikle kendiliğinden gelir. Demir eksikliğine bağlı kansızlık, guatr gibi hastalıklarda saçlar dökülebilir. Bu durumda dökülmenin durması için altta yatan hastalığın tedavi edilmesi gerekir. Halk arasında saç kıran olarak bilinen, alopesi areata hastalığında ise iyi sınırlı para şeklinde saçların tamamıyla döküldüğü alanlar vardır. Tedavi de kapalı uygulama ile kortizonlu krem uygulaması, saçsız alanlara kortizon enjeksiyonu yapılabilir. Bazen sistemik kortizon tedavisi uygulanabilir.
Ayrıca saç çıkışını uyaran bazı ilaçlar da tedavide kullanılabilir. Bu tip saç dökülmelerinde muhakkak bir Dermatoloji Uzmanına başvurulmalıdır. Erkek tipi saç dökülmesi, sıklıkla erkeklerde görülen, fakat son yıllarda kadınlarda da sık görülmeye başlayan, şakak ve tepedeki saçların seyreldiği veya tamamen döküldüğü bir hastalıktır. Bu tip dökülme erkeklerde daha fazla görüldüğü için erkek tipi saç dökülmesi veya kalıtsal saç dökülmesi olarak bilinir. Erkeklerde bu tip saç dökülmesi şakak ve tepe bölgesinde görülür. Kadınlarda ise saçlı derinin üst bölümündeki saçların bütününde seyrelme görülür. Saçların seyreldiği bu alanların kenarlarında olgunlaşmamış ince, kısa, uca doğru giderek incelen saçlar bulunur. Tedavide Minoksidil % 2 lik solüsyonun günde 2 kez 6 aylık süre ile uygulanması, erkeklerin %30unda, kadınların ise daha fazlasında, kozmetik olarak fark edilebilen saç çıkışı olur. En iyi yanıt, saçlarında seyrelme olup, kellik gelişmemiş hastalarda alınır. Bu tedavi saçlarında dökülme olan yaşlı kadınlarda da etkilidir.Diğer tedavi yöntemi ise erkek hastalar tarafından finasterid içeren bir hapın günde bir kez kullanılmasıdır. Finasterid kıl kökünde aktif erkeklik hormonu oluşmasını engelleyerek etkili olur. Kadınlarda dökülme ile birlikte sivilce, kıllanma artışı, adet düzensizliği problemi var ise Dermatoloji Uzmanı tarafından derin araştırma yapılmalıdır. Bu tedavilere cevap vermeyen olgularda başın enseye yakın bölgesinden alınan saç transplantları 1-2 saç kökü içeren küçük deri parçaları halinde saçın ön bölümüne ekilebilir.
27 Ekim 2006
Herpes Simpleks Virüs (HSV) derinin herhangi bir yerinde su kabarcıkları ve yaralara neden olan bir virüstür. Bu yaralar genellikle ağız ve burun etrafında, cinsel bölgede ve kalçada oluşur. HSV enfeksiyonları aralıklı olarak tekrar ettiği için rahatsız edici olabilir. Yaralar ağrılı ve rahatsız edicidir. Kronik hastalığı olanlar ve yeni doğanlar viral enfeksiyonlar ciddidir. HSV tipleri : Tip 1 ve Tip 2 Tip1 virüsü ağız etrafında uçuğa neden olur. Bir çok hasta virüsü bebeklik ve çocukluk döneminde alır.
Virüs genellikle virüsü taşıyan aile bireyleri veya arkadaşlardan bulaşır. Bulaşma öpme, ortak çanta, kaşık, havlu kullanımı ile olur. Yaralar genellikle dudak, ağız, burun, çene veya yanaklarda virüsü taşıyan kişi ile temastan kısa süre sonra gelişir. Tip 2 virüs cinsel bölgede uçuğa neden olur. Enfeksiyonu taşıyan kişi ile cinsel temastan sonra bulaşır. Herpes 6 çeşit virüsten oluşan bir virüs ailesini tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Herpes virüs ailesinde Herpes simpleks virüs, Ebstein-Barr virüs, su çiçeği ve zona virüsü bulunur.
Herpes Simpleks Tip 1 Sıklıkla ağız etrafında uçuğa neden olur. İnce şeffaf sıvı içeren kabarcıklar genellikle yüzde görülür. Daha az sıklıkla cinsel bölgede enfeksiyona neden olabilir. Bazen yaralar üzerinde enfeksiyon oluşturabilir. Hemşire, doktor, diş hekimi ve diğer sağlık çalışanları el parmaklarında nadiren herpes enfeksiyonu geçirebilir. Birincil ve tekrarlayan enfeksiyon olmak üzere iki tip enfeksiyon görülür. Bir çok kişiye virüs bulaşmakla birlikte sadece %10 kişide uçuk meydana gelir.Virüsü bulaştıran kişi ile temastan 2-20 gün sonra birincil enfeksiyon gelişir ve 7-10 günde iyileşir. Su kabarcıklarının sayısı bir taneden kabarcık gruplarına kadar değişir. Kabarcıklar gelişmeden evvel deride kaşıntı ve hassasiyet vardır. Kabarcıklar kolaylıkla patlar ve sızıntılı, kabuklu bir hal alırlar. Kabuklar kalktığında altta kırmızı bir deri görülür. Birincil enfeksiyondaki yaralar tamamen iyileşir ve nadiren iz bırakır. Bununla birlikte virüs vücutta kalmaya devam eder. Virüs sinir hücrelerine yerleşerek orada dinlenme aşamasında kalır. Bir çok hastada uçuk tekrar eder. Tekrar eden enfeksiyon, genellikle ilk enfeksiyon alanında veya yakınında gelişir. Enfeksiyon birkaç haftada bir veya daha nadir tekrar eder. Tekrar eden enfeksiyonlar birincil enfeksiyona göre hafif seyreder. Enfeksiyon ateşlenme, güneşe maruz kalma ve adet görme gibi faktörlerle tekrar eder. Bazen enfeksiyon bir neden olmadan da tekrar edebilir.
Herpes Simpleks Virus Tip 2 Herpes simpleks virus tip 2 ile oluşan enfeksiyon kalça, penis,vajina ve rahim ağzında enfeksiyonu bulunduran kimse ile cinsel temastan 2-20 gün sonra bulaşır. Birincil ve tekrarlayan enfeksiyonlar ağrılı ve kaşıntılı yaralar, ateş, kas ağrısına ve idrar yaparken yanmaya neden olur. HSV tip 2 cinsel bölgenin dışında da enfeksiyona neden olabilir, fakat enfeksiyon genellikle belden aşağıdaki bölgede görülür.
Tip 1 de olduğu gibi enfeksiyon yeri ve tekrarlama sıklığı değişebilir. Birincil enfeksiyon hastanın fark edemeyeceği kadar hafif seyredebilir. Yıllar sonra HSV tekrar eder ve bu birincil enfeksiyon sanılır. Birincil ataktan sonra virüs o bölge sinirlerine yerleşir ve adet dönemlerinde, ateşlenmede, stres durumunda ve çeşitli faktörlerle aktifleşerek tekrarlayan enfeksiyona neden olur. Ağrı ve deride hassasiyet birincil ve tekrarlayan enfeksiyon başlamadan bir veya birkaç gün önce başlar. HSV enfeksiyonunun görünümü tipiktir ve tanıyı doğrulamak için test yapmaya gerek yoktur.
Bununla beraber tanıda şüphe olursa enfeksiyon alanından laboratuar analizi için materyal alınabilir veya kanda virüse karşı gelişen antikorlar aranabilir. Cinsel bölgedeki herpes sifiliz ile karışabilir. Çok az sayıda olguda uçuk rahim ağzında olduğunda hasta uçuk geçirdiğini fark etmez, çünkü bu bölgedeki uçuklar ağrısız seyreder. Herpes enfeksiyonundan koruyan bir aşı yoktur. Asiklovir, famsiklovir ve valasiklovir adlı ilaçlar uçuğu etkili bir şekilde tedavi ederler. Bu ilaçlar hastalığın iyileşmesini hızlandırmak veya tekrar etmesini engellemek için kullanılabilir. Düşük dozda tedavi uçuk ataklarının sayısı ve sıklığını azaltmak için yeterlidir. Vücudun herhangi bir yerinde yanma, kaşıntı, batma gibi bulgular var ise bu uçuğun bir belirtisi olarak kabul edilmeli ve diğer kişilerle olan temas engellenmelidir. Ağız etrafında uçuk görüldüğünde öpme ve ortak eşya kullanımı yasaklanmalıdır. Cinsel bölgesinde hastalık bulunanlar cinsel temastan kaçınmalıdır. Kondom kullanımı hastalığın bulaşmasını engelleyebilir. Hastalık aktif olmadığı dönemlerde de bulaştırıcıdır. Uçuğun % 80 ‘i deride herhangi bir bulgu yokken bulaşır. Hastaların bir çoğu, enfeksiyonun sadece hastalığın aktif olduğu dönemde bulaştığını sanmaktadır. Bu duruma hastalığın bulgusu olmadan virüs yayılması denmektedir ve bu durum araştırmalarca gösterilmiştir. Son zamanlarda hayatında hiç birincil veya tekrarlayan uçuk geçirmeyen hastaların kanında virüse karşı antikorlar olduğu ve de bu kişilerin virüsü yaydıkları saptanmıştır. Devamlı asiklovir tedavisi alan hastalarda hastalığın bulguları görülmezken, virüs sayısı da azalmıştır. Aynı durum famsiklovir, valasiklovir gibi yeni ilaçlar için de geçerlidir. Bu ilaçların düzenli olarak günlük alımının virüsün sağlam kişilere bulaşmasını engellediği düşünülmektedir, fakat bu durum ispatlanmamıştır. Göz enfeksiyonları - HSV gözü etkileyerek Herpes keratitine neden olabilir. Bu enfeksiyonda gözde ağrı, batma, güneş ışığına karşı hassasiyet olur. Tedavi yapılmazsa gözde kalıcı hasar yapabilir. İlaçların kullanımı bu riski azaltır. Gözde herpes enfeksiyonu düşünülen hasta göz hastalıkları uzmanı tarafından muayene edilmelidir. Gebelerde enfeksiyon - Cinsel bölgede uçuğu bulunan bir hasta doğum esnasında hastalığı bebeğine geçirebilir. Doğum eğer annenin birincil enfeksiyonu sırasında gelişirse bebekte önemli bir hastalık tablosuna yol açar. Cinsel bölgesinde uçuk olduğunu bilen gebeler bebeklerini korumak için doktorlarına bu durumdan bahsetmelidir. Gebe olan kadınlar özellikle gebeliğin son dönemlerinde aktif olarak cinsel bölgelerinde enfeksiyon olan eşleriyle cinsel temasta bulunmamalıdır. Yeni doğan bebekler annelerinden cinsel bölge dışında olan enfeksiyonu da alabilir . Eğer anne veya çocuk bakıcısının dudaklarında veya ellerinde de aktif herpes enfeksiyonu mevcutsa, bebek herpes enfeksiyonuna yakalanabilir. Aktif HSV enfeksiyonunu olan anne ve aile bireyleri, yeni doğan bebekle temastan kaçınmalıdır.
Cinsel bölge ve dışında aktif herpes enfeksiyonu bulunmayan annelerin doğumunda özel bir dikkate gerek yoktur. Çünkü enfeksiyon aktif olmadığından bebek için bir risk yoktur. HSV kanserli hastalar, organ nakli yapılanlar, önemli ve kronik hastalığı olanlarda bağışıklık sistemi baskılanmış olduğu için yaşamı tehdit eden enfeksiyonlara neden olabilir. Herpes enfeksiyonlarında tam tedavi olmamakla birlikte, araştırmalar tekrarları azaltmak veya ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalara devam etmektedir. Bununla beraber bu deneysel çalışmalar sinirdeki virüsü ortadan kaldıramamaktadır. Bundan dolayı bu araştırmalar aktif hastalığı olmayan hastalarda virüsün yayılımını engellemeyi hedeflemektedir.
27 Ekim 2006
Herkeste 40 veya üzerinde ben görülebilir. Bir çok kişi benleri koyu renkli lekeler olarak düşünür, fakat benler farklı şekillerde görünebilirler. Bir zamanlar kadınların yanaklarında ben bulunması oldukça revaçtaydı, hatta bazı kadınlar yüzlerine yapay olarak ben yaptırırlardı. Yıllarca benler güzellik belirtisi sayıldılar.
Bununla beraber benler sadece güzellik belirteci değildirler. Benler deride büyüyerek belirginleşebilir, üzerlerinde kıl bulundurabilir ve bazen de tehlikeli olabilirler. Benler derinin herhangi bir yerinde tek veya grup halinde bulunabilirler. Genellikle kahve renklidirler ve boyutları ve şekilleri değişebilir. Bu kahverengi renk melanosit adlı hücrelerden üretilen melanin pigmentinden (kahve renkli boya maddesi) kaynaklanır. Birçok ben yaşamın ilk 20 yılında ortaya çıkar, fakat bazen yaşamın ilerleyen aşamalarında da oluşabilir. Güneşe maruz kalmak benlerin sayısını arttırır. Her ben kendine ait bir büyüme şekli gösterir. İlk başta benler düzdür ve renkleri ten rengi, pembe, kahve ve siyahtır ve çillere benzerler. Zamanla bu benler büyür ve üzerlerinde kıllar gelişir. Yıllar geçtikçe bu benler yavaşça değişir, daha kabarık ve daha açık renge döner. Bazıları ise hiç değişmeden kalır. Bazı benler ise yavaşça kaybolur. Diğerleri ise deriden oldukça kabarık hal alıp küçük bir sap ile deriye bağlanıp kolaylıkla kopabilirler. Bu basit bir benin tipik bir yaşam döngüsüdür. Bu döngü ortalama 50 yılda tamamlandığından değişiklikler oldukça yavaş gelişirler. Benler güneşe maruz kaldıklarında koyulaşırlar.
Ergenlik döneminde, hamilelikte ve doğum kontrol hapı alanlarda daha koyulaşır ve büyürler ve bazen de yenileri gelişebilir. Son çalışmalar bazı tip benlerin kansere dönme riskinin diğerlerine göre daha fazla olduğunu göstermiştir. Bazı benler Malign Melanom denen deri kanserine dönüşebilirler. Güneş yanıkları melanom riskini arttırır. Yüzden fazla sayıda beni olan kişilerin melanoma yakalanma şansı daha yüksektir. Doğumda yüz kişiden birinde ben bulunur. Bu benlere konjenital nevüs (doğuştan olan ben) denir. Doğuştan olan benlerde melanom gelişim riski sonradan ortaya çıkan benlere göre daha yüksektir. Doğuştan olan bir ben yirmi santimetreden büyükse, melanom (oldukça kötü huylu bir cilt kanseri) gelişimi açısından daha fazla riske sahiptir. Displastik veya atipik ben olarak bilinen benler genellikle 6 mm den (kurşun kalemin çapı) daha büyük ve düzensiz şekillidirler. Bu benler olağan dışı görünümde olabilirler. Ortaları koyu kahve veya açık, bazen kırmızımsı, hatta bazen çevrelerinde siyah noktacıklar olabilir. Bu tip benler genellikle aileseldir. Displastik beni olan hastalar normal kişilere göre daha fazla melanom geliştirme riskine sahiptirler. Bu hastalar malign melanom gelişiminin belirteci olabilecek bulguları saptamak açısından düzenli olarak dermatoloji muayenesi olmalıdırlar. Bu kişiler kendi kendilerini muayene etme yöntemini öğrenerek, benlerinin rengi, şekli ve boyutundaki değişiklikleri veya yeni ben gelişimini takip etmelidirler. Bu kişiler benlerini güneşten koruyucu krenler veya uygun kıyafetler ile güneşten korumalıdırlar. Malign melanomun bulgularını erken tanımak önemlidir. Benleri kontrol ederken şu kurallar akılda tutulmalıdır: ASİMETRİ, Benin bir yanı diğer yanına benzemiyorsa SINIR, benin sınırları düzensiz, bulanık veya pürüzlü ise RENK, benin tamamında birden fazla renk (açık kahve, koyu kahve, siyah, kırmızı, beyaz veya mavi) var ise.. ÇAP, benin çapı bir kurşun kalem çapından (6 mm) fazla ise muhakkak bir dermatoloji uzmanına başvurulmalıdır. Bir çok kişinin genellikle sıradan düz benleri vardır. Ama hatırlanmalıdır ki bir çok ben bu şekilde değildir. Bazen deri renginde veya pembe, açık kahveden koyu kahveye kadar değişen renkte ve hatta mavi siyah olabilir. Bazı benler oval bazıları yuvarlak ve bazen hafifçe düzensiz olabilirler. Düz veya kabarık, küçük veya büyük, kıllı ve kılsız, benekli ve hatta renkli olabilirler. Eğer bir benin görünümü şüphe uyandırıyorsa, aniden bir değişiklik gelişmişse, muhakkak bir dermatoloji uzmanı tarafından muayene edilmelidir. Derimize dikkatlice baktığımızda ben dışında kahve renkli lekeler görebiliriz. Çiller bu lekelerine en sık görülenidir. Benlerden farklı olarak çiller bezelye boyutundan büyük olarak nadiren görülürler. Güneş çillerin daha belirginleşmesine neden olur, kışın ise tamamı ile kaybolabilirler. Benler vücudun herhangi bir yerinde görülebilirken, çiller genellikle yüz boyun ve sırtın üst bölümü gibi güneş gören yerlerde bulunurlar. Sarışın ve kızıl saçlılarda daha sık görülürler. Orta yaştaki kişilerin derisinde ben dışı bazı kahve renkli lekeler de görülebilir. Bu lekeler kahve renkli üzerleri siğile benzer şekilde pürtüklü şekilde yüz ve gövdede görülürler. Orta yaşın üzerindeki kişilerde ben dışında koyu renkli alanlar oluşabilir.
Kahve renkli siğil benzeri lekeler yüz ve gövdede görülürler. Bu zararsız lekeler seboreik keratoz adını alırlar. Aktinik lentigin denen çok sayıda küçük gri kahve renkli lekeler el sırtlarında, kollarda ve yüzde görülebilir. Bu lekelere karaciğer hastalığı ve yaşla ilişkisi olmadığı halde, karaciğer lekeleri veya yaşlılık lekeleri olarak bilinir. Bu lekeler daha ziyade güneş lekeleridir. Hem aktinik lentiginler hem de seboreik keratoz Dermatoloji Uzmanları tarafından kolaylıkla tanınırlar ve de kanser değildirler. Benlerin tedavisi bir çok ben ve deri lekeleri iyi huyludur, kanser değildir. Bu tip lekeler hiçbir zaman hayatı tehdit etmezler. Fakat bu lekelerin boyutu, rengi veya şeklindeki herhangi bir değişiklik olması, kanaması, ağrıması veya 20 yaştan sonra aniden ortaya çıkması bu lekelerin risk taşıdığını gösterir. Ara sıra benlerde kansere dönüşüm olabilir. Bundan dolayı benlerde normalin dışında bir değişim var ise muhakkak tıbbi yardım alınmalıdır. Dermatoloji Uzmanları deriye temas ettirilen bir mikroskop vasıtasıyla benlerin kanser riski taşıyıp taşımadığını saptayabilirler. Dermatoloji uzmanları benin bir bölümünü veya tamamını cerrahi olarak çıkartıp mikroskopta incelemeye yollayabilirler. Bu basit ve zararsız bir işlemdir. Eğer benin bir bölümü alınmış ve kanser olduğu saptanmış ise benin tamamı ve benin etrafındaki deriden bir miktarı yeniden cerrahi olarak çıkartılır. Bir ben travmaya maruz kalabilecek bir yerde, kıyafetlerin rahatsız edebileceği bir yerde ise veya kozmetik açıdan rahatsız edici olduğunda kişi tarafından çıkartılması istenebilir. En sık kullanılan yöntem bu bölgenin uyuşturulmasından sonra benin çıkarılması ve dikiş atılmasıdır. Benlerin çıkartılması işlemi çok kısa sürede yapılabilir. Bazen benler çıkarıldıktan sonra tekrar edebilirler. Yapılan çıkartma işleminden sonra ben yeniden ortaya çıkarsa doktorunuza tekrar muayene olmanız gerekir. Bir çok kişi benin üzerine tıraş yapmanın zararlı olup olmadığını bilmek ister. Medikal çalışmalar göstermiştir ki bir çok kişi tahrişe neden olması nedeniyle benlerini çıkartmak istemektedirler. Bazı benlerin üzerinde kıllar bulunabilir ve bu durum kişileri rahatsız edebilir. Bu benler deri yüzeyine yakın alanda kesilebilir veya iğneli epilasyon ile yok edilebilir. Bazen de hastanın isteği üzerine ben tamamı ile çıkartılabilir. Bir çok ben herhangi bir probleme yol açmaz. Fakat bazen rahatsız edici olabilir veya değişiklik gösterebilir. Eğer beninizde bu tip değişiklikler görürseniz veya beninizi kozmetik nedenlerle çıkartmak isterseniz muhakkak bir Dermatoloji Uzmanına başvurunuz
27 Ekim 2006
Üreme sağlığı kavramının temel öğelerini oluşturan; Üreme organlarının normal işlev görmesi, Sağlıklı ve mutlu bir cinsel hayat,Cinselliği ve doğurganlığı zorlamalar olmadan yaşayabilme, Çocuk sahibi olup olmama ya da ne zaman ve kaç çocuk sahibi olacağına karar verebilme, Bu kararı istediği gibi uygulayarak planlanmış gebelikler sonucu sağlıklı çocuklara sahip olabilme, Cinsel yolla bulaşan enfeksiyon etkenlerinden korunabilme ve gerektiğinde tedavi olabilme, kadın ve erkeklerin yaşam boyu mutluluğu için vazgeçilmezdir.
CİNSEL SAĞLIK
Cinsel açıdan bedensel, duygusal ve toplumsal tam iyilik hali olup, kadın-erkek, genç-yaşlı bütün insanlar için temel bir haktır.
CİNSEL SAĞLIĞI OLUMSUZ YÖNDE ETKİLEYEN DURUMLAR
Yaşamın her döneminde ve özellikle büyüme ve gelişme yaşlarında cinsiyet ayrımcılığı,
Gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde yeterince ve doğru bilgilenmeme, bu nedenle
cinselliğini doyurucu ve güvenli bir şekilde yaşayamama,
Hazır olduğundan, sorumluluğunu alabileceğinden ve kararından emin olmadan cinsel ilişkiye girme,
Korunmasız cinsel ilişkiler sonucunda HIV/AIDS, hepatit B, bel soğukluğu, frengi,klamidya gibi cinsel yolla bulaşan enfeksiyon (CYBE) etkenlerinin bulaşması, bulaşmanın farkında olmama ve/veya başka nedenlerle tedavi olmama,
Çok genç ya da geç yaşta ve hazır olmadan anne-baba olma,
CYBE, gebelikten korunma, gebelik sonlandırma, gebelik, doğum, doğum sonrası gibi durumlarda nitelikli sağlık hizmetlerinden yararlanamama.
ÜREME HAKLARI VE CİNSEL HAKLAR
Uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınmış olan üreme hakları ve cinsel hakların temelleri insan haklarına dayalıdır.
Yaşama,
Özgürlük,
Eşitlik,
Düşünce özgürlüğü,
Bilgilenme ve eğitim,
Evlenme ve aile kurma konularında seçim yapma,
Çocuk sahibi olup olmamaya karar verme,
Sağlık hizmeti alma ve sağlığın korunması,
Bilimsel gelişmelerden yararlanma,
Toplanma özgürlüğü ve siyasete katılma,
İşkence ve kötü muamele görmeme olarak sıralanabilecek olan temel haklar aşağıdaki noktalarda odaklaşır:
Bilgilenme,
Bilgi, yöntem, teknik ve hizmetlere ulaşabilme,
Gebelikten korunma yöntemi seçme,
Güvende olma ve güven duyma,
Mahremiyet,
Gizlilik,
Onurun korunması,
Rahatlık,
Hizmette süreklilik,
Görüş bildirme.
Aralarında ülkemizin de bulunduğu pek çok ülke tarafından tanınmış ve kabul edilmiş bu hakların yaşama geçirilmesine bireylerin yapabilecekleri katkı, ilkelerin bilincinde olarak sağlık hizmet birimlerinden bu doğrultuda hizmet talep etmektir.
CİNSELLİK
Cinsiyet bireyin cinselliğinin biyolojik özelliklerini yansıtır. Tüm insanlar bir cinsiyete sahiptir, cinseldir. Cinsellik hayatın yaşamsal, ayrılmaz bir parçasıdır. Cinsellik, genel iyilik hali için diğer yaşamsal ihtiyaçlarla uyum içinde yaşanmalıdır. Düşünceler, duygular ve davranışlar boyutunda cinsellik herkes için yaşam boyu doğal olarak sürebilir.
GÜVENLİ CİNSELLİK
Cinsel yakınlık sevgi, arkadaşlık, neşe, aşk ve tutku dolu bir dokunuş olabilir. Düşünmekten, sevmekten dokunmaya, sarılmaktan, öpüşmekten, sevişmeye uzanan cinselliği, kendiniz ve eşiniz için güvenli kılmak elinizdedir.
Cinsel davranışlar her yetişkin davranışı gibi sorumluluk gerektirir. Kendinizi ve birlikte olduğunuz kişiyi incitmekten, sevgisizlikten, pişman olmaktan ve hastalık etkenlerinden korumalısınız.
Karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan bir ilişkide cinsellik daha mutlu olarak yaşanacaktır.
Cinsel ilişkinin en önemli riskleri, istenmeyen gebelikler ve cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlardır. Bireyleri bu iki tehlikeli sonuçtan birden koruyan tek gebelikten korunma yöntemi kadın ya da erkeğin cinsel ilişki sırasında kondom (prezervatif, kılıf) kullanmasıdır.
Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, hiçbir belirti vermeyebilir. Bazen cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların tek belirtisi akıntı olabilir. Akıntı, sağlıklı kadınlarda da görülür ve miktarı, akışkanlığı, beyaz ya da sarı olarak rengi adet döngüsü boyunca değişkenlik gösterir. Erkeklerde herhangi bir akıntı olduğunda, kadınlarda ise alışılmışın dışında bir akıntı olduğunda hekime başvurulmalıdır.
Cinsel ilişkiyi içeren bir cinsel yaşamı olan her kadının, rahim ağzından alınan bir sürüntünün incelendiği “smear tahlili”ni mutlaka yaptırması gerekmektedir. Smear tahlilinizi Üniversitenizin Mediko-sosyal Sağlık Merkezi Gençlik Danışma Birimi’nde, devlet ve SSK hastanelerine bağlı kadın doğum ve aile planlaması polikliniklerinde, ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezlerinde yaptırabileceğiniz gibi bunun için aile hekiminize ya da kadın hastalıkları ve doğum uzmanınıza da başvurabilirsiniz.
CİNSEL YOLLA BULAŞAN ENFEKSİYONLAR
HIV, hepatit B, klamidya gibi otuza yakın etkenin neden olduğu, aralarında AIDS, sarılık, bel soğukluğu, frenginin de sayılabileceği Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyonlar (CYBE), tedavi edilmediklerinde kısırlık, hatta ölüme varan ciddi sonçları olan sağlık sorunlarıdır. Bazı CYBE’ler tedavi edilirse iyileşir. Önemli bir kısmının ise henüz kesin bir tedavisi yoktur. CYBE’ler hiçbir belirti vermeyebilir. Bu nedenle hastalık olarak teşhis edilmeleri zordur.
BELİRTİLER
Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların tek belirtisi akıntı olabilir. Akıntı sağlıklı kadınlarda da görülür ve miktarı, akışkanlığı, beyaz ya da sarı olarak rengi adet döngüsü boyunca değişkenlik gösterir. Erkeklerde herhangi bir akıntı olduğunda, kadınlarda ise alışılmışın dışında bir akıntı olduğunda hekime başvurulmalıdır.
Aşağıdaki belirtilerden biri CYBE’lerden birine yakalandığınız anlamına gelebilir.
KADINLARDA
Akıntının her zamankinden farklı nitelikte (koku, görünüm) olması,
Karnın alt bölümünde ağrı,
Vajinada yanma ya da kaşıntı,
Adet dışı kanama,
Cinsel ilişki sırasında ağrı.
ERKEKLERDE
Penisten akıntı.
KADINLARDA ve ERKEKLERDE
Cinsel bölgede ya da ağız kenarında yara, beze veya kabarcıklar,
İdrar yaparken ya da dışkılama sırasında yanma ve ağrı,
Boğazda şişkinlik ya da kızarıklık,
Ateş, titreme ve ağrı,
Cinsel organların etrafında şişlik.
BULAŞMA YOLLARI
CYBE’ler vajinal, anal ya da oral cinsel ilişki ile bulaşır. Bunlardan anal ilişki bulaşma açısından diğerlerine göre daha fazla risk taşır. CYBE’lere neden olan mikroplar yaşamak için sıcak ve nemli ortamlara gereksinim duyarlar. Bu nedenle ağız, makat ve cinsel organları (vajina, penis ve testisler) tutarlar.
Etkenler vücut salgılarında bulunabilir. Etkenlerden bazıları kan aracılığıyla, bazıları da yakın temas sonucu ciltten bulaşabilir. Zedelenmiş ciltten bulaşma riski daha fazladır. Anneden bebeğe gebelik, doğum ve emzirme yoluyla da geçebilir.
KORUNMA YOLLARI
Cinsel ilişkide bulunacağınız kişinin başkaları ile de ilişkisi olduğunu biliyorsanız cinsel ilişkide bulunmayın.
Unutmayın bu doğruluğundan emin olamayacağınız gizli bir bilgidir.
Kesin korunma için anal ilişki de dahil olmak üzere her tür cinsel ilişkide kondom (prezervatif, kılıf) kullanın. Yanınızda kondom bulundurun.
Kondom CYBE’lerin bir çoğuna karşı koruyucudur.
Kadınlar için de kondom olduğunu unutmayın.
Her ne amaçla olursa olsun başkalarının kullandığı iğne ve enjektörleri kullanmayın.
Dövme, epilasyon, manikür, pedikür, tıraş, kulak deldirme gibi cilt bütünlüğünüzü bozan bütün işlemlerde ve diş tedavisinde steril aletlerin kullanılmasına dikkat edin.
Kan ve/veya kan ürünü tedavisini güvenli yollardan sağlayın.
NE YAPILMALI?
CYBE’ler kendiliğinden iyileşmez. Eğer CYBE’lerden birine yakalandığınızı düşünüyorsanız hemen muayene ve tedavi olmanız gerekir. Doktorunuzun önerilerini tam olarak yerine getirin. İlaçlarınızın tümünü kullanın.
Bir doktora danışmadan kendiliğinizden ilaç kullanmaya başlamayın.
Cinsel ilişkide bulunmuş olduğunuz kimselere de hastalığınızı açıklamanız ve onların da tedavi olmalarını sağlamanız gerekir. Eğer tedavi olmazlarsa enfeksiyonu başkalarına, hatta tekrar size bulaştırabilirler. Tedaviniz tamamlanıncaya kadar cinsel ilişkide bulunmamanız gerekir.
Belirti olmasa da hastalık etkeni taşıyabilirsiniz.
• Tam güvence için cinsel ilişkiyi erteleyin,
• Eşinize sadık kalın,
• O da size sadık kalsın,
• Her ilişkide kadın ya da erkek kondomu kullanın,
• Cinsel ilişki dışındaki bulaşma yollarından da kaçının.
CYBE’ler (HIV/AIDS, hepatit-B, frengi, bel soğukluğu, klamidya vb.) aynı ortamda bulunma (tuvalet, hamam gibi), öpüşme, el sıkışma, hasta bireyin hazırladığı yemekleri yeme, sinek, böcek ısırması ile size BULAŞAMAZ.
27 Ekim 2006
Önceki