Ekim 2006 Arşivi
Grafik Sanatlar resim, heykel, mimari ve dekoratif sanatlar gibi plastik sanatların önemli kollarından biridir. Diğer sanat dallarında estetik ön planda olduğu halde grafik sanatlar estetik ve mekaniğin iç içe olduğu bir sanat dalıdır, çünkü bu sanat dalında yapılan her iş baskılanmak (kopyalanmak) için yapılır. Baskı da bir teknik gerektirdiğinden o tekniği bilmek gerekir. Resim, fotoğraf, yazı ve karikatür sanatlarından yararlanan bu sanat dalı diğer sanatlardan farklıdır. Grafik Sanatlar iki ana bölüme ayrılır.
Özgün Grafik Sanatlar
Burada grafik sanatçısı bir ressamdır. Eserini bir ressam gibi planlar ve düzenler; ancak yaptığı çalışmayı özgün baskı türlerinden birisi ile çoğaltması gerekir, bunun için bu baskı türünü çok iyi bilip uygulayabilmelidir. Bu bölümde uygulanan baskı türleri, linol, ağaç baskı, litografi ve serigrafi gibi baskı türleri. Bu baskı türleri sanatçının tek başına uygulayabileceği baskı türleridir.
Reklam Grafik Sanatlar
Reklam, ekonomik gelişmede satışa çıkarılan mallar, ürünler ve kavramlar hakkında topluma bilgi vermek ve onların satın alınmasını sağlamak için ikna etmektir. Reklamlar hazırlanış biçimi açısından üç grupta hazırlanır:
Göze hitap eden reklamlar: afiş, pankart, broşür, katalog, gazete ve mecmua reklamları vs. gözün etkilendiği reklamlardır. Grafik Sanatlar gözün etkilendiği sanattır ve reklamın bu bölümü ile ilgilidir.
Kulağa hitap eden reklamlar: Radyo ve çığırtkan reklamlar
Hem göze hem de kulağa hitap eden reklamlar: Sinema ve televizyonlar
Reklam Resmi Çalışmaları:
Reklam resmi çalışmalarında konu ne olursa olsun aşağıdaki işlem sırasını izlemek çalışmayı kolaylaştıracaktır.
Konu iş esasına göre tespit edilir. Ürünün veya hizmetin pazarlama stratejisi belirlenip sesleneceği hedef kitle seçilip maliyet yaklaşık olarak hesaplanır.
Çalışılan konu ile ilgili çok geniş bilgi toplanıp benzeri çalışmalar izlenip kaynaklar taranır ve her aşamada bazı notlar alınır.
Kaynak taraması sonucunda oluşan bilgi yoğunluğuna göre pek çok ön eskiz oluşturulur.
Ön eskizlerden yola çıkarak daha büyük boyutlarda daha sağlam çizgilerde, konu renkli ise renkli geliştirilmiş eskizler hazırlanır.
Geliştirilmiş eskizler grafikeri orijinal’e ulaştırır, bunun için çok iyi etüt edilmelidir.
Orijinal yapılırken amaca uygun araç gereçler iyi belirlenmelidir.
Belirlenen araç gereçler kullanım sırasına göre masada konulmalıdır.
Amaca uygun kalite ve boyutta kağıt seçilip çalışma masasına bantla tutturulur.
Kurşun kalemle yazılar hariç diğer öğeler geliştirilmiş eskize tekniğe uygun olarak çizilir ve renklendirilir.
Orijinal çalışması asıl işin boyutundan küçük olmalıdır daha büyük çalışılabilir.
Yazılı kısımlar bilgisayarda dizilip orijinal’e eklenmelidir. Büyük boyutlu yazılar daha büyük yeni bir karakterde elle çalışılabilir.
Amblem Tasarımları:
Amblem kuruluşun çalışma alanlarını piyasada adı hakkında oluşmuş düşünceleri anlattığından bir yerde kuruluşun imzasıdır. Amblem tasarımında şu öneriler göz önüne alınmalıdır:
Amblem tasarımı gotik ürün tasarımında en zor ürünlerinde en zorudur. Bunun için çok araştırma yapıp ve özgün biçimler aranmalıdır.
Harfle mi, şekille mi hem harf hem de şekil kullanarak mı yoksa tamamen soyut bir biçimler mi oluşturacağınıza karar verilmelidir.
Amblem çalışmalarında siyah zeminde beyaz, beyaz zeminde siyah lekeler aramak iyidir.
Biçim aramalarında geometrik bizim aramak tasarım çalışmalarını kolaylaştırır.
Tasarım yapılırken orijin yazıyla bütünleşmesi yararlıdır. Önceden yapılmış bir orijin yazım varsa amblem buna göre düşünülmeli yoksa ikisi beraber tasarlanmalıdır.
Amblem firmanın imzası olarak kabul edildiğinden iştigal alanını yansıtmalıdır.
Amblemde kartvizitlerden tutun her türlü matbu evrak üzerinde her türlü reklam arasında kullanıldığında kolay basılabilir nitelikte olmalı, hem tipo hem de ofset makinelerde basılabilmelidir.
Çok renkli olmamalı, çok renkli olsa bile tek renkle de anlatılabilir şekilde olmalıdır.
Tonlu amblemler kullanışlı değildir. Tonlu çalışmalardan kaçınılmalı; ancak çok özgün renkler bu iş için kullanılmalıdır.
Basit ve akılda kalıcı kalmak mesajı bir bakışta vermelidir.
Kart, Mektup, Zarf ve Fatura Başlığı Tasarımı:
Bu tasarımlarda önce antetli kağıt düzenlenmesine gidilir. Antetli tasarımın düzeni diğerlerinin düzeni için önemlidir. Bu ürünlerin tümünde amblem, orijin firma yazısı ve firma adresi kullanılmalıdır.
Tanıtma kartı ve kartvizit tasarımlarında alan dar olduğundan alanın çok iyi değerlendirilmesi ve yazıların çok küçük olması gereklidir.
Antetli kağıt düzenlemelerinde amblem ve orijin firma yazısı kağıdın sağ, sol yada ortasına yerleştirilebilir. Logo type’ in yeri ve duruş biçimi diğer yazıların yeri ve blok şekillerini etkiler. Antetli kağıt düzenlemelerinde adresler, telefon numaraları, vergi numaraları ve tarih için yer bırakılmalı, yazışma için yeterli boşluk aranmalıdır.
Antetli zarf düzenlemeleri antetli kağıtla uygun olmalı, antetli kağıttaki veriler olmalı; ancak pul yapıştırmak için yeterli boşluk bırakılmalıdır.
Fatura tasarımı antetli kağıdın düzenlemesi ile paralel; ancak maliye Bakanlığının istekleri doğrultusunda gerekli bilgileri vermelidir.
Antetli Kağıtta: firma amblemi, firma orijin yazısı, adresler ve telefon numaraları, faks ve e-mail, tarih için yeterli uygun yer bulunacak ve yazışma için yeterli yer bırakılacaktır. Ayrıca firmanın unvanı da bulunacaktır.
Antetli Zarf: Tarih hariç antetli kağıttaki tüm veriler bulunacaktır. Zarfın sağ üst köşesi pul için boş bırakılacaktır.
Kartvizit: antetli zarftaki verilerin tümü bulunacak; ayrıca kartın hamili olduğu kişinin ismi ve unvanı bulunacak. Kartvizit dikey veya yatay olabilir, istenirse kapaklı ve köşeleri yuvarlak olan tipleri de vardır.
Baskı Teknikleri:
Bir yüzeydeki şekli diğer bir yüzeye geçirme işlemine baskı denir. Baskılar kalıp türlerine göre 6 grupta toplanır:
Yüksek Baskı
Düz Baskı
Çukur Baskı
Oyma Baskı
Grafik Baskı
Elektrostatik Baskı
Yüksek Baskı:
Kalıbın tümsekte kalan yüzeyinden baskı yüzeyine aktarıldığı baskı sistemidir. Baskıda boyanın değmemesi gereken kısımlar, kalıpta çukursa bırakılmıştır. Bu metot çok eski tarihlerde kullanılmıştır. 770 yıllarında Türkler ve Çinliler bu baskıyı uygulamışlar. Günümüzde halen bu baskı yöntemi kullanılmakta ve daha yumuşak olan Linol muşambasıyla pek çok eser yapılmıştır. Baskı türünün makineleşmiş hali tipo baskıdır. Yüksek baskıda grafik sanatçıları Linol baskı ve ağaç baskı seçmişlerdir.
Linol Baskı: Yüzeyin düzgün ve yumuşak Linol muşambasıyla yapıldığı bir baskı türüdür.
Ağaç Baskı: Ağacın dokusundan yararlanılan ve yine yüksek baskı yöntemiyle kullanılan baskı türüdür. Makineleşmiş hali tipo baskıdır. Günümüzde halen kullanılan bu baskı yöntemi yazılar Humfatta olur.Humfatta harfler yan yana gelip kelimeler; kelimeler yan yana getirilip cümleleri ve satırların alt alta getirilmesiyle de sayfalar oluşturulur. Satırların alt alta getirilmesiyle de sayfalar oluşturulur. Bu sistemde şekil, desen ve resimlerin basılabilmesi için klişeler kullanılır.
Düz Baskı:
Bu sistemde baskılanacak biçim yüzeyi düz olan bir kalıptan baskı yüzeyine aktarılır. Sistem suyun yağ ile barışmaması prensibi ile düşünülmüştür. Kalıp yüzeyine yağlı bir biçim aktarılıp yağlı kısımlar suyu kabul etmez yüzeye yağlı boya tatbik edildiğinde sulu kısımlar boyayı kabul etmez böylece kalıp boyayı istenilen kıvama almış olur. Bu baskı yöntemi litografi baskı (taş baskı veya ofset baskı) olarak kullanılır.
Litograf Baskı: Taş üzerine resim yazı veya şekil yapılarak çoğaltılması tekniğidir. Litograf taşı denilen yumuşak ve yüzeyi düzeltilmiş taş üzerine merdane ile yağlı boya verimliğinde boyalı kısımlar boyayı alır ve baskı kağıdı üzerine konulup preslendiğinde görüntü kağıda geçer.
Ofset Baskı: Taş baskı esaslarında hareket edilerek bulunmuş ve geliştirilmiş bir sistemdir. Kalıp çinko plakalardan oluşur. Yüzeyde herhangi bir yüksekli veya çukurluk yoktur. Suyun yağı itmesi prensibine göre çalışır. Bu baskı sisteminin en önemli özelliği diğer baskı sistemlerine göre kalıbın daha kolay hazırlanması ve çok küçük ayrıntıların rahatlıkla basılabilmesidir. Bu nedenle gazete, dergi, kitap, broşür, ofis vs. basımında günümüz baskı sanayinde başarı ile kullanılmaktadır.
Çukur Baskı:
Kalıbın çukur kısımlardaki boyanın baskı üzerine aktarıldığı baskı sistemidir. Kalıp el ile oyularak yada asit ile yedirilerek çukurlaştırılır. Mürekkep kalıbın tüm yüzeyine sürülür. Kalıp yüzeyindeki boyalar silinip çukurdaki boyalar kalır. Kağıt, kalıp üzerine preslendiğinde görüntü kağıda geçer. Baskı sistemi iki şekilde incelenir:
Çinko Baskı: Çinko plaka üzerine görüntünün işlenip baskılandığı baskı sistemidir. Çinko plakalar tığ ile oyularak yada asit sistemi ile çukurlaştırılarak kalıp oluşturulur. Bu sistemin en iyi örnekleri Eski İstanbul Granülleridir.
Kifdrup Baskı: Bu baskı sistemi oyulmuş bakır kalıplardan baskı yapan bir sistemdir. Bakır plakalar üzerine modern fotoğrafçılık esasları uygulanıp kalıp yapıldıktan sonra sistem çok gelişmiş ve çok kaliteli baskılar elde edilmiştir. Kalıp maliyetinin yüksek olması ve baskı makinelerinin pahalı olması nedeniyle yaygın değildir.
Çukur Baskı
Bu baskı sistemi düz bir yüzeyde şeklin veya yazıların bulunduğu kısımların oyularak boyayı geçirebilecek hale getirilmesi prensibine dayanır. Baskı iki grupta incelenir:
Şablon Baskı: Bu baskı sistemi için malzeme olarak teneke, karton, deri ve plastik malzemeler gibi kalın bant veya çıkartma kağıdı gibi yapışkan yüzeylerde kullanılabilir. Yüzeyler desenin şekline göre özel oyma bıçaklarıyla kesilip oyulur altına baskı kağıdı konulur boya püskürtülerek veya fırçayla sürülerek aşağıya geçirilir.
Seregraf Baskı: Şablon Baskını geliştirilmesiyle elde edilmiş bir baskı türüdür. En önemli özelliği her türlü katı üzerine baskı yapılmasıdır. Bu metotla bayraklar, flamalar vb. şeyler üzerine baskılamalar yapılır.
Fotoğraf Baskı
Bu metotta kalıp olarak ışığı belli oranlarda geçiren bir negatif film ve ışık kullanılır. Baskı yapılacak yüzeyde herhangi bir kağıt olmayıp ışığa duyarlı emisyonla kaplanmış fotoğraf kağıdıdır. Seri baskı için uygun olmayan bu yöntem yaygın olarak kullanılmaktadır. Özellikle reklam grafiğinde bu baskı yönteminin önemi büyüktür.
Elektrostatik Baskı
Bu metal aynı elektrik yüklü kutupların birbirini itmesi, zıt kutupların birbirini çekmesi prensibine dayanır. Projeksiyon ile elektrik yüklenmiş alıcıdan ışık verildiğinde manyetik + yüklenmiş toz boya yüzeye fışkırtıldığında +, - kutuplar birbirini çekerek tozlar yüzeyin görüntü olanlarına yapışır daha sonra kalıp ısıtılarak tozlar kağıda yapıştırılır.
Ambalaj Tasarımı:
Ürünün taşındığı ambalaj kağıdı, poşet, kutu, şişe, metal kap vs. gibi elemanlara ambalaj denir. Ambalaj tasarımında ürünün boyutu, biçimi, katı veya sıvı olması göz önüne alınmalıdır. Tasarım, içerdeki ürünü yansıtacak biçimde olmalı, albenisi olmalı, ayni ürünü taşıyan diğer ambalajlardan farklı olmalı vitrinde birbirini takip eden görüntülerin göze hoş gelmesi düşünülmelidir. Kutu biçiminde ambalajlar altı yüzeyli değerlendirilerek çalışılmalı, ambalaj üzerinde ürünü anlatan resim, ürünün ismi, ürünü üreten veya pazarlayan firmanın amblem veya orijin yazısı, kullanım ile ilgili teknik bilgiler, üretim tarihi, son kullanma tarihi, ayrıca şayet ürün çocuklar için tehlike arz ediyorsa tehlike sinyali olmalıdır.
Afiş Tasarımı:
Afişler bir konuyu anlatmak için duvara asılan büyük boyutlu grafikli ürünlerdir. Afişteki özellikler:
Dikkat çekici ve ilginç olmalı
Konu bir seferde anlaşılabilmeli yani süratten etkilenmemeli
Sade ve anlaşılabilir olmalı
Resim tüm alanın yarısından fazlasını veya tümünü bağlamalı
31 Ekim 2006
Kâğıt süsleme sanatlarının en önemlilerinden biri… Bütün Osmanlı sanatlarında olduğu gibi usta-çırak usulü ile öğrenilen ve sanatçının iradesi dışında birçok değişkenden etkilenen bir sanattır. Ebru; renklerin suyla dansının yarattığı bir ahenktir aslında. Bazı kaynaklar ebrunun, yüz suyu anlamına gelen “ab-ı ru” sözcüğünden, bazı kaynaklar ise Orta Asya dillerinden Çağatayca’da hareli görünüm, damarlı kumaş ya da kağıt anlamına gelen “ebre”den geldiğini söylese de en yaygın kanı, kelimenin kökeninin Farsça; bulutumsu, bulut gibi anlamına gelen “ebri” den gelmekte olduğudur. Her ne şekilde isimlendirilse isimlendirilsin insanlara da isim olan ebru, gizemli bir ahenk taşıyor.
Zorlu ve emek isteyen bir sanat olan ebru, geri dönüşü olmayan, tekrarı olmayan, çok değişkenli bir sanattır.Birçok eski eserde süsleme amacıyla kullanılan ebru, geleneksel el sanatlarımızdan olmasına rağmen yakın zamana kadar unutulma tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Dünya çapında çeşitli milletler tarafından sahiplenmeye başlanmış, bazı ülkelerde ebru yapımı sırasında kullanılan malzemeleri üreten firmalar boy göstermişti.
Ebru sanatında son devrin piri merhum Mustafa Düzgünman gerek yetiştirdiği öğrencilerle gerek bu sanata kazandırdığı anlayışla manevi hazinelerimizden birinin payidar kalmasında büyük rol oynamıştır.
EBRU TARİHİ
Ebru sanatının ilk kez ne zaman ve nerede yapıldığı tam olarak bilinememektedir. Tarihi ve kimin tarafından yapıldığı belli olmayan bazı eserler vardır.
Bugün kayıtlardaki en eski ebru 1595 yılına aittir. Şebek Mehmed Efendi imzasını taşır. Ancak, bir sanatın gelişmesi ve kabul görmesi için yüzlerce yıl geçmesi gerektiğini ve kayıtlarda da detaylı bir arama yapılmadığını düşünürsek bu sanatın çok daha eskilere dayanan bir geçmişi olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Ayrıca, ebru kelimesinin Farsça’daki EBRİ kökünden geldiğini iddia edenler olsa da, bu kelimenin kullanılmasından yıllar öncesinde, Türkistan’da EBRE kelimesinin çok yakın anlamda kullanıldığı bilinmektedir. Yani kelimenin Farsça’ya zamanın Türkçe’sinden geçmiş olma olasılığı yüksektir. Osmanlı’nın son devirlerinde yaşamış olan Üsküdarlı Şeyh Sadık Efendi, Ebru Sanatı’nın inceliklerini öğrenmek için Buhara’ya gitmiştir. Bu da, Ebru Sanatı’nın Orta Asya kökenli olduğuna dair güçlü bir kanıttır. Ebru Sanatı’nın günümüze ulaşmasında, Üsküdarlı Şeyh Sadık’ın büyük payı vardır. Onun devamında, Hezarfen Edhem Efendi, Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman, bir yandan sanattaki geleneği korumuş, aynı zamanda da ebru çeşitlerini tanzim ederek Ebru’yu güçlü bir sanat haline getirmişlerdir. Ebru Sanatı ile ilgili yazılmış ilk eser, Tertib-i Risale-i Ebri adını taşır ve 1608 tarihlidir. Basitçe ebru yapımından ve ebru sanatçılığından bahseder.Osmanlı’da ise Şebek Mehmed Efendi’den sonraki en önemli Ebru Sanatçısı, Hatip Ebrusu’na da adını veren İstanbullu Hatip Mehmed Efendi’dir.Aynı zamanda hattat olan sanatçı, Ayasofya Camii’nde hatiplik yapmış ve 1773 yılında vefat etmiştir.
EBRU NASIL YAPILIR?
Ebru yapımına başlamadan önce seçilecek kağıdın ölçüsüne uygun büyüklükte bir tekne alınır, tekne kitreli su ile doldurulur.Ebru teknesi basitçe alüminyum bir baklava tepsisi gibidir. Kitre, bir bitkinin özü olup baharatçılarda (aktarlarda) satılır. Sinme bir avuç veya tepeleme iki çoba kaşığı kitre iki litre kadar su içinde 2, 3 veya 4 gün bekletilerek kitrenin su içinde iyice şişmesi sağlanır. Şişen kitre su içinde el ile yoğurularak suya karışması sağlanır. Kitreli su boza kıvamında veya az seyreği olmalıdır. Hazırlanan sıvı ince bir tülbent ile süzülerek temizlenir. Son haliyle tekneye yavaşça (köpürtmeden) boşaltılır.Değişik renklerde toprak boyalar ayrı ayrı iki cam yüzey (veya seramik, krom) arasında iyice ezilir. Ezilme esnasında hafif su katılır. Ezilme sonrasında meydana gelen çamur benzeri boyaya sığır ödü katılarak 15 gün veya bir ay kadar bekletilir. Boyanın öd asidiyle pişmesi sağlanır. Beklemeden sonra mamül sulandırılarak kullanılır. Boya açılmıyorsa öd katılır. Rengi açmak için su kullanılır.
Bir ebru bir defa yapılabilir.Hazırlanan boyalar fırça veya metal çubuk yardımıyla daha önce hazırlanmış olan kitreli suyun üst yüzeyine damlatılır.Boyaların açılmasını ve şekillerin yuvarlaklığını kesin olarak bilemeyiz. Ancak fikir sahibi oluruz. Yaptığımız ebrunun tam olarak nasıl olacağını değil neye benzeyeceğini bilebiliriz. Bu yüzden iki defa aynı ebruyu yapmak imkansızdır.Kağıt tekneye serilir, iş tamamlanır.Kağıt düzgünce tekne üzerine bırakılır, görüntünün kağıda işlemesi sağlanır. Kağıt temiz bir ortamda kurumaya bırakılır.Su yüzeyinde meydana gelen şekiller, teknik gereksinme sonucu daha çok soyut olarak gelişir. Bu düzenlemeden sonra seçilen kağıt su yüzeyine yatırılır. Birkaç saniye sonra kaldırılır ve kitreli suyu süzülünceye kadar iki ucundan asılır.Bu ebrû tekniğinde sanatçı, boyaların kitreli su üzerindeki dağılışına yeterince hakim olamaz. Bu yüzden bir takım kalıplaşmış ebrû tipleri oluşmuştur.
EBRU ÇEŞİTLERİ
BATTAL EBRU : Boyaların koyu renkten başlanarak, açık renge doğru fırça yardımıyla Kitreli su üzerine serpilmesiyle elde edilir. Boyalar daha sonra kağıda geçirilir. Basit bir ebru çeşidi gibi görünmekle birlikte, boyaların yüzeyde eşit miktarda ve büyüklükte dağılmasını sağlamak, özellikle ebru yapmaya yeni başlayanlar için pek de kolay olmamaktadır. Diğer ebru çeşitlerine geçebilmek için önce Battal Ebruyu doğru yapmak gerekir.
GEL - GİT EBRUSU : Battal Ebru yapıldıktan sonra ince bir çubuk yardımıyla üzerine paralel çizgiler çekilerek oluşturulur.
ŞAL EBRUSU : Gel-Git Ebrusu yapıldıktan sonra yine ince bir çubuk yardımıyla enine üç adet, boyuna da iki adet ( S ) harfi, bunların aralarına da istenildiği gibi kavisler çizilerek hazırlanır.
SOMAKİ (MERMER) EBRUSU : Gel-Git veya şal Ebrusu üzerine fırça yardımıyla Battal Ebru yapılarak elde edilir.
TARAKLI EBRU : Ebru teknesinin eninden 5 mm. küçük tahtalarla, belli aralıklarla dizilmiş toplu iğne, tel veya ince çivi ile hazırlanan taraklar kullanılarak yapılır. Önce Gel-Git Ebrusu oluşturulur, daha sonra Gel-Git enine hazırlandıysa boyuna, boyuna hazırlandıysa enine tarak yardımıyla tarama yapılır. Eğer istenirse üzerine enine veya boyuna ” S ” harfleri çizilerek taraklı şal ebrusu oluşturulur.
HAFİF EBRU : Üzerine daha sonra yazı yazmak için oluşturulan, renkleri
soluk ve cansız ebrulardır. Burada yazı ön plana çıkar. Hazırlanan kitreye su ilave etmek ve boyalara da damlalık yardımıyla öd ve su, ilave edilerek oluşturulan malzemeyle yapılır.
AKKASE EBRU : Arap zamkı kullanılarak hafif Ebrunun bazı kısımları kapatılır. Sonra daha koyu bir ebru yapılır. Arap zamkı sürülen yerler ikinci boyaları almazlar, boş kalan bu yerlere daha sonra yazı veya Tezhip yapılabilir.
KUMLU-KILÇIKLI EBRU : Tekne iyice kullanıldıktan sonra dibinde kalan kitreden bu çeşit ebru yapılır. Kitrenin kirlenmesiyle oluşan mukavemet ve boyadaki su oranının az olmasıyla, teknede boyaların çatlaklar oluşturmasıyla elde edilir.
YAZILI EBRU : Arap zamkıyla yazılan yazıların olduğu kısım boya almaz ve o bölüm boş kalır. Yazılı Ebruyu hem Hat hem de Ebru sanatı ile uğraşan sanatçılar yapmışlardır.
HATİP EBRUSU : Zemine Battal Ebru yapılır, sonra Hatip Ebrusunda kullanılacak renkler seçilir. Tekneye boyuna ve enine dört-beş adet eşit aralıklarla boya damlatılır, içlerine diğer renkler de aynı şekilde damlatılır. Burada boyaların çaplarının eşit olmasına dikkat etmek gerekir. Daha sonra üzerlerine çubuk yardımıyla şekil verilir.
ÇİÇEKLİ EBRULAR : Zemine Battal Ebrusu yapılıp üzerine çubuklar yardımıyla lale, gelincik, karanfil, papatya gibi çiçekler yapılarak hazırlanır.
31 Ekim 2006
Sanat, en kaba anlamıyla, yaratıcılığın ve/veya hayalgücünün ifadesi olarak anlaşılır.Tarih boyunca neyin sanat olarak adlandırılacağına dair fikirler sürekli değişmiş, bu geniş anlama zaman içinde değişik kısıtlamalar getirilip yeni tanımlar yaratılmıştır. Bugün sanat terimi birçok kişi tarafından çok basit ve net gözüken bir kavram gibi kullanılabildiği gibi akademik çevrelerde sanatın ne şekilde tanımlanabileceği, hatta tanımlanabilir olup olmadığı bile hararetli bir tartışma konusudur. Açık olan nokta ise sanatın insanlığın evrensel bir değeri olduğu, kısıtlı veya değişik şekillerde bile olsa her kültürde görüldüğüdür.
Sanat sözcüğü genelde görsel sanatlar anlamında kullanılır. Sözcüğün bugünkü kullanımı, batı kültürünün etkisiyle, ingilizcedeki ‘art’ sözcüğüne yakın olsa da halk arasında biraz daha geniş anlamda kullanılır. Gerek İngilizce’deki ‘art’ (’artificial’ = yapay), gerek Almanca’daki ‘Kunst’ (’künstlich’ = yapay) gerekse Türkçe’deki Arapça kökenli ’sanat’ (’suni’ = yapay) sözcükleri içlerinde yapaylığa dair bir anlam barındırır. Sanat, bu geniş anlamından Rönesans zamanında sıyrılmaya başlamış, ancak yakın zamana kadar zanaat ve sanat sözcükleri dönüşümlü olarak kullanılmaya devam etmiştir. Buna ek olarak Sanayi Devrimi sonrasında tasarım ve sanat arasında da bir ayrım doğmuş, 1950 ve 60′larda popüler kültür ve sanat arasında tartışma kaldıran bir üçüncü çizgi çekilmiştir.
Sanatın tanımlanması
Neo-Wittgenstein’cı Görüş
Morris Weitz’ın 1956′da, Wittgenstein’ın görüşlerinden ve şeylerin özünü bulmaya karşı direncinden yola çıkarak ortaya attığı görüştür. Weitz’a göre Fry ve Bell, Tolstoy, Croce, Collingwood gibi kuramcılar, yaptıkları tanımlarda kendi kişisel sanat görüşlerini ifade etmekten öteye gidememişlerdir. Neo-Wittgenstein’cı görüşü özetlemek gerekirse, sanat açık bir kavramdır ve tanımlanamaz. Ancak bu, Weitz’a göre felsefi açıdan bir sorun yaratmamalıdır, çünkü aile benzerliği yöntemi kullanılarak neyin sanat olup olamayacağı konusunda hükümler getirmek olasıdır.
Kurumsal Sanat Görüşü
Weitz’ın Neo-Wittgenstein’cı görüşünü reddederek sanatın tanımlanabileceğini ileri sürer. Bu fikir George Dickie tarafından ilk olarak 1973′te ortaya atılmıştır.Dickie’nin ilk tanımı, Arthur Danto’nun da sanat dünyası fikirlerinden etkilenerek aşağıdaki şekilde oluşturulmuştur:
Sanat eseri:
Bilinçli olarak insan elinden veya fikrinden çıkmadır.Belli bir sosyal kurum (sanat dünyası) adına hareket eden kişi veya kişiler tarafından, bazı kısımları hakkında fikir birliğine varılmış olunmalı, beğeni kazanmaya aday olmalıdır.
Sanatın özellikleri
Bu özellikler sanat hakkında bir fikir verse de, kavramı bütünüyle kapsamadığı gibi kavramı oluşturan gerekli koşullar da değildir:
Hem sanatçı hem izleyici için yaratıcı algılama gerektirmesi,
İçerdiği fikirlerin akla kolay gelir türden olmaması,
Birçok farklı katmanda algılanabilme özelliği olması ve değişik yorumlara açık olması,
Bir beceri izlenimi vermesi,
Kendini bilinç ve bilinçaltı arasında veya gerçek ve yanılsama arasında bir oyun olarak göstermesi,
İçinde işlevsel amaç dışında bir fikir barındırması,
Sanat olarak tecrübe edilmesi amaç edinilerek yaratılmış olması.
31 Ekim 2006
Ankara Agustus Tapınağı roma İmparatorluğundan Augustos tarafından Kybele ve Men Kutsal alanının üzerine muhtemelen İ.Ö. 25-20. Yüzyıllarda yapılmıştır. 36 x 54.82 M. boyutlarındaki Mermer tapınak, 2.m. yüksekliğindeki çok basamaklı bir podyum üzerinde durmaktadır. Kısa kenarlarında 8, uzun kenarlarında 15 er İon sütunun yer aldığı psevdodipte Ros planlı yapı batıya yöneliktir. İç yapı (Naos) üç bölümlü olup, arka bölümde Duvarlar(Antalar) arasında 2. Giriş tarafında (Pronaos) ise ataların önünde 4. Korinth. Sütunu yer almaktadır.
Tapınak Augustus’un yaptığı işleri aktaran kitabeleri ile önem taşır. Aynı konuyu içeren Latince yazıtların Pisi dia Antiocheia’sında (Yalvaç), Yunanca yazıtların ise Frigya Apollania’sında (Uluborlu) ele geçmesine karşın Augustus Tapınağı yazıtları en iyi korunmuş olanıdır. Dünyada Ankara anıtı (Monumentum Ankyranum) olarak bilinen ve “Index rerum Gestarum” adlı bu kaynak tapınağın duvarlarına Yunanca ve Latince olarak iki dilde yazılmıştır. Latince yazıtlar Pronaos’taki Anta iç ve uç duvarlarını, yunanca yazıtlar ise Naus’un güneybatı dış duvarına Augustus’un ölümünden sonra yazılmıştır. Hiristiyanlar tapınağı kiliseye çevirerek Cellanın güney duvarına üç pencere açmış, Naos’un arkasına yer altında tonozlu bir mekan (cryptos) inşa etmişlerdir. Ankara İ.S. II. yüzyıl sonlarında Türkler tarafından alınmış, Hacı Bayram Camii tapınağın kuzey batı köşesine bağlantılı olarak 15 ci yüzyılda inşa edilmiştir. 1834 yılında Cellanın kuzey duvarının tahrip olmasına karşın, Büyük Kapı Cella ve Pronaos ile tapınarak günümüze kadar korunabilmiştir. Tapınak, Fransız Ch. Texıer ve G. Perrot ile Alman M. Schede ve D. Krencker’in yaptığı incelemelerden sonra arkeolojik kazılar Dr. Hamit Z. Koşay tarafından yürütülmüştür.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Müzenin Tarihi
Ankara’da ilk müze, Kültür Müdürü Mübarek Galip Bey tarafından 1921 yılında kalenin Akkale olarak isimlendirilen kısmında kurulmuştur. Bu müzenin yanı sıra Augustus Mabedi ile Roma Hamamı’ndan da eser toplanmıştır. Atatürk’ün telkinleriyle merkezde bir “Eti Müzesi” kurma fikrinden hareket edilerek diğer bölgelerdeki Hitit eserleri de Ankara’ya gönderilmeye başlanınca geniş mekânlara sahip bir müze binası gerekli görülmüştür. O zamanki Kültür (Hars) Müdürü Hamiz Zübeyr Koşay tarafından devrin Maarif Vekili Saffet Arıkan’a metruk halde bulunan Mahmut Paşa Bedesteni ve Hanın onarılıp müze binası olarak kullanılması önerilmiş, bu fikir kabul edilerek 1938 yılından 1968′e kadar devam eden bir restorasyon çalışması başlatılmıştır. Bedestenin orta bölümünde yer alan kubbeli mekânın büyük bir kısmının onarımının 1940 yılında bitirilmesi ile eserler, Alman arkeolog H. G. Guterbock başkanlığındaki bir heyet tarafından yerleştirilmeye başlanmış, 1943 yılında binaların onarımı devam ederken, orta bölüm ziyarete açılmıştır. Bu bölümün onarım projesi Y. Mimar Macit Kural, ihale sonrası onarımı ise Y.Mimar Zühtü Bey tarafından yapılmıştır. 1948 yılında müze idaresi Akkale’yi depo olarak bırakıp, Kurşunlu Han’ın onarımı tamamlanan dört odasından yürütülmüştür. Kubbeli mekân çevresindeki arastanın restorasyon ve teşhir projeleri Anıtlar Yüksek Mimarı İhsan Kıygı tarafından hazırlanmış ve uygulanmıştır. Beş dükkân orjinal halde bırakılıp, dükkân aralarındaki bölmeler kaldırılmış ve böylece, teşhir için geniş bir çevre koridoru elde edilmiştir. Müze yapısı 1968 yılında son şeklini almıştır. Bugün idari bina olarak kullanılan Kurşunlu Han’da araştırmacı odaları, kütüphane, konferans salonu, laboratuvar ve iş atölyeleri yer almakta, Mahmut Paşa Bedesteni ise teşhir salonu olarak kullanılmaktadır. Bugün kendine özgü koleksiyonları ile dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde, Anadolu arkeolojik eserleri Paleolitik Çağdan başlayarak günümüze kadar, kronolojik bir sırayla sergilenmektedir.
ANKARA ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ
CUMHURİYET DEVRİ MÜZESİ
Müze 27 Aralık 1987 yılında hizmete girmiştir. Binanın giriş katında bulunan müzenin duvarları Kurtuluş Savaşı’nı, devrimleri, Atatürk’ün Cumhuriyet, bağımsızlık, gençlik, sanat konularındaki sözlerini kapsayan rölyeflerle kaplıdır. Rölyefler bölüm bölüm aydınlatılarak müzik ve ses eşliğinde “ses ve ışık”gösterileri yapılmaktadır. Bu gösteriler Türkçe, İngilizce, Almanca ve Fransızca olmak üzere 4 dilde hazırlanmış olup yaklaşık 15 dakika sürmektedir. Giriş katının altında ise Kurtuluş Savaşı, devrimler, kalkınan Türkiye ve kuruluşları, resim, obje, yazı, maket, slayt gibi araçlarla (445 adet) tanıtılmaya çalışılmaktadır. Bu katta ayrıca Türklerin Orta Asya’dan çıkıp Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nı müteakip bir devlet kurma ve Atatürk devrimlerini içeren 25 dakikalık bir multivizyon gösterisi izleyicilere sunulmaktadır
ANKARA ETNOĞRAFYA MÜZESİ
Etnografya Ankara’nın Namazgah adı ile anılan semtinde, Müslüman mezarlığı olan tepede kurulmuştur. Anılan tepe Vakıflar Genel Müdürlüğünce 15 Kasım 1925 tarihli Bakanlar Kurulu kararı gereğince, Milli Eğitim Bakanlığı’na müze yapılmak üzere bağışlanmıştır. 1924 yılına kadar Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’na katılan, milli kültüre önem veren devrimciler, Türklerin maddi ve manevi kültü mirasını içeren bir Etnografya Müzesi’nin kurulmasının gerekliliğine inanıyorlardı. Bu nedenle Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, eski mesai arkadaşı Budapeşte Etnografya Müzesi şeflerinden Türkolog J. Meszaroş’un müzenin kuruluşu konusundaki görüşleri sorularak, kendisine hizmet teklif edildiği, Prof. Meszaroş’un bakanlığa sunduğu 29 Kasım 1924 tarihli raporundan anlaşılmaktadır. Böylece Halk Müzesi’nin kurulmasına hazırlık yapılmak üzere, 1924’te İstanbul’da Prof. Celal Esad (Arseven) başkanlığında, daha sonra 1925 yılında İstanbul Müzeler Müdürü Halil Ethem (Erdem) başkanlığında, eser toplamak ve satın almak üzere özel bir komisyon kurulmuştur. Satın alınan 1250 adet eser, 1927 yılında inşası tamamlanan müzede teşhir edilmiştir. Müze Müdürlüğü’ne de Hamit Zübeyr Koşay atanmıştır.15 Nisan 1928 yılında müzeyi ziyaret eden Gazi Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) müze hakkında bilgi aldıktan sonra, Afgan Kralı Amanullah Han’ın Türkiye’yi ziyaretleri nedeniyle, müzenin açılmasına emir buyurmuşlardır. Müze 18.7.1930’da halka açılmış ve 1938 Kasım ayında Müzenin iç avlusu, geçici kabir olarak ayrılıncaya kadar açık kalmıştır. Atatürk’ün naaşı 1953′de Anıtkabir’e nakline değin burada kalmıştır. Bu kısım halen Atatürk’ün anısına hürmeten sembolik bir kabir şeklinde korunmaktadır, üzerinde beyaz mermere yazılmış şu kitabe bulunmaktadır.“Burası 10.11.1938′de sonsuzluğa ulaşan Atatürk’ün 21.11.1938 den 10.11.1953 e kadar yattığı yerdir.” 15 yıl süreyle Etnografya Müzesi Anıtkabir görevini görmüştür. Devlet başkanlarının, elçilerin, yabancı heyetlerin ve halkın ziyaret yeri olmuştur. Bu süre içinde müzede çalışmalar sürdürülmüş 6-14.11.1956 tarihinde Uluslararası Müzeler Haftası nedeniyle gerekli değişiklikler yapılarak, tekrar halkın ziyaretine açılmıştır.
Binanın mimarı Arif Hikmet (Koyunoğlu) Cumhuriyetin ilk dönem mimarlarının en değerlilerindendir Bina dikdörtgen planlı olup, tek kubbelidir. Yapının taş duvarları küfeki taşı ile kaplanmıştır. Alınlık kısmı mermer olup üzerleri oyma süslüdür. Binaya 28 basamaklı bir merdivenle çıkılır. 4 sütunlu, üçlü bir giriş sistemi vardır. Kapıdan girilince kubbe altı holüne ve buradan da iç avlu denilen sütunlu kısma geçilir. Buranın ortasına mermer bir havuz yapılmış, çatı kısmı açık bırakılmıştır. Daha sonra bu iç avlu Atatürk’e geçici kabir olarak ayrıldığında, havuz bahçeye nakledilerek, çatısı kapatılmıştır. İç avlunun etrafında simetrik olarak büyüklü küçüklü salonlar yer almaktadır. İdare kısmı müzeye bitişik olup iki katlıdır. Müze önünde at üstünde duran bronz Atatürk Heykeli 1927′de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından İtalyan Sanatkarı P. Conanica’ya yaptırılmıştır. Etnografya Müzesi, Türk Sanatının Selçuklu Devrinden zamanımıza kadar devam eden örneklerinin sergilendiği bir müzedir. Anadolu’nun çeşitli yörelerinden derlenmiş halk giysileri, süs eşyaları, ayakkabı, takunya örnekleri, Sivas yöresi kadın ve erkek çorapları çeşitli keseler, oyalar, çevreler, uçkurlar, peşkirler, bohçalar, yatak örtüleri, gelin kıyafetleri, damat tıraş takımları eski geleneksel Türk sanatının birer temsilcileridir. Türklere özgü teknik malzeme ve desenlerle kendi içinde halı dokuma merkezlerinden Uşak, Gördes, Bergama, Kula, Milas, Ladik, Karaman, Niğde, Kırşehir yörelerine ait halı ve kilim koleksiyonu vardır. Anadolu Maden sanatının güzel örnekleri arasında XV.Yüzyıldan kalma Memlük kazanları, Osmanlı şerbet kazanları, güğüm leğen, sini, kahve tepsisi, sahanlar, taslar, mum makasları vb. çeşitli madeni eserler vardır. Osmanlı Devri yayları, okları, çakmaklı tabancalar, tüfekler kılıç ve yatağanlar, Türk çini porselenleri ve Kütahya porselenleri, tasavvuf ve tarikat ile ilgili eşyalar, Türk yazı sanatının güzel örneklerinden levhalar bulunmaktadır. Türk ağaç işçiliğinin en güzel örneklerinden, Selçuklu Sultanı III. Keyhüsrev’in tahtı (XIII. y.y.), Ahi Şerafettin Sandukası (XIV.y.y.), Nevşehir Ürgüp’ün Damsa Köyü Taşhur Paşa Camii mihrabı (XII. y.y.), Siirt Ulu Camii Mimberi (XII.y.y.) Merzifon Çelebi Sultan Medresesi Kapısı (XV.y.y.) müzemizin önemli eserlerindendir. VII. Dönem T.B.M.M. üyesi Besim Atalay’ın müzeye armağan ettiği koleksiyonu çeşitli devirlere ait Türk sanat tarihlerini içermektedir.
ANKARA KURTULUŞ SAVAŞI MÜZESİ (I. TBMM BİNASI)
Binanın Tarihçesi
Ankara Ulus meydanında bulunan I. Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının inşaasına, 1915 yılında başlanmıştır. İlkin İttihat ve Terakki Cemiyeti kulüp binası olarak tasarlanmış binanın planı evkaf mimarı Salim Bey tarafından yapılmış, inşasına ise kolordunun askeri mimarı Hasip Bey nezaret etmiştir. Türk mimari stilinde olan iki katlı binanın en belirgin özelliği duvarlarında Ankara taşı (ANDEZİT) kullanılmış olmasıdır. Meclisin, 23 Nisan 1920′de bu binada toplanması kararlaştırıldığında henüz bitirilmemiş olan bina, milli bir heyecanın eseri olarak milletin katkısıyla tamamlanmıştır. 23 Nisan 1920 ile 15 Ekim 1924 tarihleri arasında I. Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak kullanılan bina daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Merkezi ve Hukuk Mektebi olarak işlevini sürdürmüş, 1952 yılında Maarif Vekaletine devredilmiş, 1957 yılında ise müzeye dönüştürülmek üzere çalışmalara başlanmıştır. Bina 23 Nisan 1961′de “Türkiye Büyük Millet Meclisi Müzesi” adıyla halkın ziyaretine açılmıştır. Atatürk’ün doğumunun 100. yılını kutlama programı çerçevesinde, 1981 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından restorasyon Ve teşhir-tanzim çalışmaları sonucu 23 Nisan 1981 tarihinde “Kurtuluş Savaşı Müzesi” adıyla yeniden ziyarete açılmıştır.
GORDİON MÜZESİ
1963 yılında bugün Yassıhöyük olarak tanınan 500 nüfusa sahip bir küçük köyün yanında kuruldu. Bugün Gordion Müzesi’nde kronolojik bir sergileme sunulmakta, her dönem karakteristik örneklerle temsil edilmektedir. Üç vitrinde Eski Tunç Devri eserleri, bunu takiben Kral Midas ile son bulan Erken Frig Dönemine ait eserler yer almaktadır. Bu eserler içinde Erken Demir Çağına ait el yapımı çanak-çömlekler, Erken Frig Çağına ait Demir aletler, tekstil üretim aletleri sergilenmektedir. Yeni sergi solonunda Panoramik vitrin içinde M.Ö. 700 yıllarına tarihlenen tahrip katına ait tipik bir yapı sergilenmektedir. Yeni salonun geri kalan kısmında M.Ö. 6 - M.S. 4. yüzyıla ait ithal edilmiş Yunan seramiği, Hellenistik Çağ ve Roma Dönemine ait malzemeler sergilenmektedir. Son bölümde ise ziyaretçiler Gordion’da ele geçen mühür ve sikke örneklerini izleme imkânı bulmaktadırlar.Son yıllarda Gordion Müzesi’nin ziyaretçi sayısındaki büyük artış, burada yeni düzenlemeler yapılmasını gündeme getirmiştir. Bu çalışmalar içinde 180 m2’lik yeni depo binası, 150m2’lik ek teşhir salonu, 30 m2’lik laboratuvar ve 35 m2’lik görüntü ile bilgilendirme salonu, 5000 m2’lik yeni açık hava teşhir alanı yapıların belli başlıları arasında sayılabilir.Yeni kazılan alan Friglerin mobilya yapımında kullandıkları sedir, kokulu ardıç, şimşir, sarıçam, ceviz ve porsuk fidanları ile ağaçlandırılmıştır. Bu yeni alana nakledilen Roma mozaiği ve Galat Mezarı yapılan işlerin bir bölümü olarak sayılabilir.
Ankara - Roma Hamamı
Ulus Meydanından Yıldırım Beyazit Meydanına uzanan Çankırı Caddesi üzerinde, Ulus’tan itibaren yaklaşık 400 m. uzaklıkta, yolun batısında, caddeden 2.5 metre kadar yükseklikte yer alan Roma Hamamı, III. Yüzyılda Septimius Severus’un oğlu Roma İmparatoru Caracalla (212-217) tarafından Sağlık Tanrısı Asklepion adına yapılmıştır. Bugün Roma Hamamı olarak adlandırılan bu platformun bir höyük olduğu, en üstte Roma Çağı (Kısmen Bizans ve Selçuk katları), onun altında Frig Devri yerleşmesinin kalıntıları tespit edilmiştir. Höyük altında kalan taş kalıntılar çok iyi bir şekilde korunduğundan yapının planı anlaşılabilecek durumdadır. Buna göre yapının bir taşra kenti hamamından çok İmparatorluk standartlarına göre yapıldığı anlaşılmaktadır. Hamam 80 x 130 m. boyutunda, taş ve tuğladan yapılmıştır. Çankırı Caddesindeki girişi ile, sütunlu bir revak kalıntısının çevrelediği geniş bir alana yayılan ve Palaestra denilen beden eğitimi ve güreş yapılan yere girilmektedir. Bu kısmın sağ tarafında yer alan sütunlu yolun üzerinde dört köşeli ve yuvarlak birçok yazılı sütun bulunmaktadır. Spor alanının hemen arkasında phirigidarium (soğukluk) kısmı, solunda ise kenarlarında oturma basamakları bulunan piscina (yüzme havuzu) ile apoditarium (soyunma yeri), sağda yuvarlak tuğludan yapılmış sütun parçaları bulunan soğukluk yer almaktadır. İkinci sırada bulunan tepidarium (ılıklık) kısmında yine yuvarlak tuğladan sütun parçaları bulunmaktadır. Yıkanma odaları bu sütunların üzerinde bulunmaktaymış. Caldarium (sıcaklık) kısmı ise hamamın en arka kısmında yer almakta olup, 12 adet külhanı bulunmaktadır. Ilıklık ve sıcaklık kısımlarının diğer bölümlerden daha geniş olmalarının nedeni Ankara’nın çok soğuk kış şartlarına bağlanmalıdır. Bunlar, etrafında ocaktan gelen sıcak havanın rahatça dolaştığı tuğla sütunlardan oluşan bir yer altı ısıtma tesisatı ile desteklenir ve yukarıda bulunan odalar da bu şekilde ısınırlardı. VII. yüzyılda geçirdiği bir yangın sonucu tahrip olan yapının, kazılar sırasında ele geçen sikkelerden, yaklaşık beşyüz yıllık bir süre ile kullanıldığı ve zaman zaman onarıldığı anlaşılmaktadır. 1938-1943 yılları arasında Türk Tarih Kurumu tarafından yapılan arkeolojik kazılarda, hamamın soyunma ve yıkanma kısımları ile yer altındaki külhan ve servis yolları ortaya çıkarılmıştır.
CUMHURİYET MÜZESİ
II. TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BİNASI
1923 yılında mimar Vedat Tek (1873-1942) tarafından Cumhuriyet Halk Fırkası Mahfeli olarak tasarlanan ve inşa edilen bu bina işlevi değiştirilerek meclis olarak kullanılmıştır. Bodrum üzerine iki katlı olan bu yapının iç bölümleri, iki kat boyunca yükselen ortadaki meclis salonunun üç kenarına dizilmişlerdir. Girişten sonra enine uzanan, iki ucunda merdivenlerin yer aldığı geniş geçit, Selçuklu ve Osmanlı bezeme motiflerinin yer aldığı bir tavanla örtülmüştür. Benzer bir biçimde ele alınmış yerlerden birisi de büyük salondur. Yer yer localarla değerlendirilen bu salonun özellikle yıldız motiflerini içeren ahşap tavanı, sonradan düzenlenen taç kapı ve bazı noktalar dışında kemerler, saçaklar, yer yer çinilerin yer aldığı bölümler ile bu dönemin mimari özelliklerini yansıtmaktadır. I. Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının yetersiz olması ve gelişen Cumhuriyet Türkiye’si meclisinin ihtiyaçlarını karşılayamaması nedeni ile bina bir takım değişiklikler geçirmiş, sonra da II. Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak 18 Ekim 1924 tarihinde hizmete açılmıştır. II. Türkiye Büyük Millet Meclisi 1924-1960 yılları arasında Atatürk ilke ve inkılâplarının gerçekleştirildiği; Cumhuriyetimiz’in gelişmesi için çok önemli çağdaş kararların alındığı; çağdaş yasaların çıkarıldığı uluslararası alanda Türkiye’nin etkinliğini ve saygınlığını artıran antlaşmaların yapıldığı; çok partili sisteme geçişin sağlandığı önemli bir yapıdır. Türk siyasi tarihinde önemli yeri olan II. Türkiye Büyük Millet Meclisi binası işlevini 27 Mayıs 1960 tarihine kadar 36 yıllık bir dönem boyunca sürdürmüştür. 1961 yılında meclisin yeni yapılan modern binasına taşınması üzerine bu bina Merkezi Antlaşma Teşkilatı’na (CENTO) tahsis edilmiştir. 1961-1979 yılları arasında CENTO Genel Merkezi olarak kullanılan bu bina CENTO’nun kaldırılması ile aynı yıl Kültür Bakanlığı’na devredilmiştir. Bu binanın ön kısmının Cumhuriyet Müzesi olarak düzenlenmesi, arka kısmının ise Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün hizmet binası olarak kullanılması kararlaştırılmıştır. Müze kısmı onarım ve restorasyonlardan sonra düzenlenerek 30 Ekim 1981 tarihinde Cumhuriyet Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. Bu düzeniyle 1985 yılına kadar hizmet vermiştir. Aynı yıl ziyarete kapatılarak, teşhir çalışmaları başlamıştır. Çalışmalar 1991 yılına kadar devam etmiş, Ocak 1992 yılında yeniden ziyarete açılmıştır. Müzede ilk üç Cumhurbaşkanı dönemini yansıtan olaylar, kendi sözleri, fotoğrafları, bazı özel eşyaları ile o dönemde mecliste alınan kararlar ve kanunlar sergilenmektedir.
31 Ekim 2006
Ortaçağ sanatı, Hırıstiyanlığın yayıldığı ülkelerde doğmuş ve onun hizmetinde gelişmiş olan dinsel nitelikli bir sanattır. Roma İmparatorluğu 4.yüzyılda Hıristiyan dinini kabulünden sonra ikiye ayrılınca, Ortaçağ sanatı da Batı ve Doğu Hıristiyan Sanatı olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Ortodoks mezhebine bağlı olan Doğu Hıristiyan Sanatı, Katolik Roma’dan farklı bir yol izlemiş ve “Bizans Sanatı” olarak adlandırılmıştır.
Hıristiyanlık, başlangıçta çoktanrılı Roma’nın baskısı yüzenden rahat yayılma olanağı bulamamış, ancak resmi din olarak kabul edildikten sonra gelişme gösterebilmiştir. Batı Roma İmparatorluğu topraklarında yaşayan Hıristiyan toplulukları 4. yüzyıla kadar inançlarını yayma konusunda özgür değillerdi. Ölülerini gömerken gösterişli ayinler yaptıkları, bu yüzden de kovuşturmaya uğradıkları için mezarlıklarını yer altında yapmak zorunda kalmışlardır. Uzun ve karmaşık dehlizlerden oluşan bu yeraltı şehirlerine “Katakomb” adı verilir. Araştırmacılar tarafından uzun süre Hıristiyanların gizlice yaşadıkları şehirler sanılan katakombların sonradan yalnızca ölü gömülen ve ibadet edilen yerler oldukları anlaşılmıştır Nitekim, katakomblarda duvarlarına mezarlar oyulmuş dar koridorlardan ve girişteki ibadet salonundan başka, yaşamaya elverişli mekanlara rastlanmamıştır.Hıristiyanlık, başlangıçta Yahudiliğin tasvir yasağını benimsediği için ilk resim örnekleri, ancak 3. yüzyıldaki katakomb duvarlarında karışmıza çıkar. Bu resimler genellikle çok basit ve şematiktir. Okuma yazma bilmeyen Hıristiyanların vaazlarda anlatılan dinsel olayları gözlerinde canlandırabilmeleri için yapılmışlardı. Aslında bu resimlerin her biri basit birer semboldürler. Ama bu basit semboller bile, o dönemde inançlı kişilerin zihinlerinde bir takım dinsel imgeler uyandırmaya yetiyordu. Örneğin, Roma’daki Priscilla Katakombu’nda tasvir edilen İsa’nın oniki havarisiyle birlikte yediği ve onlara kutsal ekmekle şarap dağıttığı Son Akşam Yemeği sahnesi, ıncil’de geçen ve tüm Hıristiyanların bildiği bir olaydır. Bu yüzden resmi yapan sanatçı, olayı ısa ile yalnız altı havarisini basit bir sofra önünde göstermekle yetinmiştir.
Batı Roma, 4. yüzyıldan başlayarak Kuzeyli kavimlerin istilasına uğramıştı. Amansız Hun akınlarıyla yurtlarından atılan Cermen ulusları, Avrupa’nın çeşitli yörelerine yayılmışlar, zayıf düşen Roma bunlarla başa çıkamamıştır. Ostrogotlar ve Lombartlar ıtalya’da, Franklar orta ve batı Avrupa’da, Vizigotlar ıspanya’da, Vikingler ve Anglosaksonlar ıskandinavya ve ıngiltere’de egemenlik kurmuşlardır. Romalıların “barbar” saydıkları bu kavimlerin aslında kendilerine özgü uygarlıkları ve sanatları vardı. Bu kavimler, Hıristiyanlığı benimsedikten sonra yerleştikleri ülkelerin kültürünü de özümleyerek, 11. yüzyılın ortalarına kadar güçlü bir sanat etkinliği yaratmışlardır. Bugün Osla Gemi Müzesi’nde bulunan 9. yüzyılı ait bir Viking Gemisi’nin burnu, Vikinglerin başarılı tahta oymacılı¤ını yansıtan güzel bir örnektir.Erken Hıristiyan sanatının oluşumunda Helen-Latin kültürü kadar kuzey kavimlerinin de katkısı olmuştur. Bu dönemin sanatı putperestlik inançlarından izler taşımakla birlikte aslında tümüyle Hıristiyanlı¤ın hizmetindeydi. Bu dönemde dinsel olmayan tek örnek, Bayeux Halısı’dır. 70 metre boyundaki bu ola¤anüstü yapıtta Normanların ıngiltere’yi istilası anlatılmıştır. 6. yüzyıl başında ıtalya’nın Ravenna kentinde yapılmış olan Ostrogot kralı Büyük Thedoric’in Mezar Anıtı ise erken mimarlık örneklerinden biridir. Bu görkemli anıtta merkezi planlı, dışı mermer kaplı Roma yapılarının etkileri kolayca farkedilir. Lombartların 7. yüzyılda Kuzey ıtalya’nın Perugia kentinde inşa ettikleri Kilise de eski Yunan ve Roma tapınaklarını anımsatmaktadır. Benzerlik, özellikle dışa açık sütunlu cephede ve üçgen alınlıklı çatı örtüsünde dikkati çeker.8. yüzyılda batı ve orta Avrupa’ya hakim olan Franklar, ünlü kralları Charlemagne döneminde topraklarını daha da genişleterek, Avrupa’nın en güçlü devletini kurmuşlardır. Charlemagne, bir cermen prensliğinden Roma anlamında bir imparatorluk yaratmıştır. Kendini Kutsal Roma-Cermen İmparatoru ilan etmiştir. Birleşik bir Avrupa’nın kurulması ve Batı kültürünün temellerinin atılması bakımından önem taşıyan bu döneme “Karolenj Rönesansı” adı verilmiştir. Bu dönemin en tipik mimarlık örneği başkent Aachen’daki İmparatorluk Kilisesi”dir. Çevresi daha sonraları Gotik üslupta yapılarla kuşatılmış olan bu kilise, sekizgen gövdeli, yüksek kasnaklı, dilimli kubbeli bir yapıdır. Çevresindeki yapılardan ayrı düşünülürse, anıtsal bir görünüm taşıdığı hemen anlaşılır. Charlemagne’ın kurdurduğu bu merkezi planlı yapıya Ravenna’da bulunan 546 tarihli bir Bizans kilisesi olan San Vitale’nin örnek olduğu düşünülmektedir. Aachen şapeli’nin iç yapısı da ilginçtir. Sekiz masif ayağı dayanan kubbeli orta mekan iki katlıdır. Bu mekan altta bir koridor, üstte ise sütunlu galerilerle çevrilidir. Yapının dış görünümündeki anıtsallık, damarlı ve renkli mermerlerle kaplı iç mekanda daha da belirgindir.Karolenj İmparatorluğu 10. yüzyılda ikiye bölünmüş, doğu kesimi Kral Büyük Otto’nun yönetimine geçmiştir. Yeni bir canlanışa sahne olan bu dönemin ve yörenin sanatı, “Otto Sanatı” diye tanımlanır. Bu dönemin mimarlık yapıtlarına örnek olarak 11. yüzyılın ilk yarısında yapımı tamamlanan Hildesheim’daki Saint Michael Manastırı gösterilebilir. Bu kilisede bazilika planı uygulanmıştır. Vatikan’da bulunan San Pietro Kilisesi’nin 16. yüzyılda çizilmiş eski bir resmi, bazilikal plan tipinin ana hatlarını göstermesi bakımından önemlidir. Bu çizimde görüldüğü gibi, erken örnekleri Geç Roma ve Bizans’a dayanan bazilikal plan tipinde uzunlamasına ana mekan, sütunlara dayanan kemerlerle yan mekanlara açılmaktadır. Bu yan mekanlara orta ve yan nefler denir. Orta nefte, girişin karışsındaki duvar, yarım daire biçiminde dışarı taşırılmıştır. Dini törenlerin yapıldığı, ilahilerin okunduğu bu bölüme “Apsis” adı verilir. Genellikle apsis yönünde nefleri dik olarak kesen uzun bir mekan daha yer alır. Kral galerisinin ve kilise orgunun bulunduğu bu mekana ise “Transept” denir. Saint Michael Kilisesi’nde olduğu gibi bazen giriş yönüne de ikinci bir transept eklenir, orta nefle transeptin kesiştiği bölümler, birer kuleyle yükseltilirdi. Yuvarlak kemerlerin, masif ayakların ve kalın duvarların kullanıldığı bu yapılar, daha sonraki yüzyılda görülen Romanesk mimarinin öncüleri olmuştur.Gerek Charlemagne gerekse Otto döneminde el sanatları ve kitap resimleri alanlarında da ilginç örneklerle karışlaşılır. Dini törenlerde kullanılan 8. yüzyıla ait kutsal bir şarap kabı olan Tassilo Kalisi (Kremsmünster Manastırı) hem biçim hem işçilik bakımından dönemin yetkin bir örneğidir. III. Otto İncili’nin (Bayerische Staatsbibliothek, Munich) altın kaplamalı ve değerli taşlarla süslü cilt kapağının ortasında yer alan fildişi kabartma da dönemin ince el işçiliğini gösteren güzel bir örnektir. Bu kabartmada “Meryem’in Ölümü” konu edilmiştir.Erken dönemde duvar resminin yanı sıra minyatür adı verilen kitap resmi de yaygınlık kazanmıştır. Bu dönemin minyatür sanatında görülen özellikleri başarıyla yansıtan örneklerden biri de 845 tarihli Bamberg İncili’nde (Staadliche Bibliothek, Bamberg) yer alan Adem ile Havva kompozisyonudur. Bu minyatürde Adem ile Havva’nın yaradılışından, şeytana uyup yasak meyvayı yemelerine, cennetten kovulmalarına ve yeryüzünde çileli bir hayat sürmelerine kadar geçen olaylar anlatılmaktadır. Basit ve şematik bir anlatım söz konusudur. Bütün bu olaylar şerit halindeki sahnelerde bir yazı okur gibi izlenebilir. Bu özellik, Ortaçağ resminde yaygın bir anlatım biçimidir. Otto dönemine ait kitap resimlerinde ise daha ileri bir aşamaya tanık olunur. Kral Otto’ya sunulan bir kitabın (Musée Condé, Chantilly) ilk sayfasında Hıristiyan dünyasının hakimi olarak tahtında oturan kral ve buyruğundaki eyalet prensleri gösterilmiştir. Sahne, dengeli bir kompozisyon düzeni ve başarılı bir renk uyumu içinde resimlenmiştir.1066 yılında İngiltere’yi işgal eden Normanlar, yeni bir mimari üslubu da beraberlerinde getirmişlerdir. Bu üslup ıngiltere’de “Norman üslubu”, Avrupa kıtasında ise “Roman üslubu” adını almıştır. 1050’lerde başladığı kabul edilen Romanesk, Avrupa’nın yeni bir canlanış dönemi olmuştur. Özellikle Haçlı seferleri, değişik sınıftan kişilerin birbirine kaynaşmasını sağlamış, kilise her tür sanatın koruyuculuğunu yapacak bir düzeye ulaşmıştır.Romanesk sanat deyince ilk akla gelen, Ortaçağ’ın büyük manastır yapılarıdır. Bunlar, yalnız dinsel değil, sosyal ve kültürel etkinlikleri de içeren yapı kompleksleridir. Romanesk kiliseler ise kalın taş duvarları, masif kuleleri ve heybetli görünümleriyle kimi zaman bir şatoyu anımsatırlar. Romanesk mimarlık üslubuna Avrupa’nın değişik yörelerinde rastlanır. Ama en tipik ve anıtsal örnekler daha çok Almanya, Fransa ve ıngiltere’de toplanmıştır.Romanesk mimarinin en yaygın formu, çok nefli ve transeptli bazilikal formdur. Bu üsluptaki kiliselerde orta nef ile yan neflerin bağlantısı, 11. yüzyılda yapımına başlanan Speyer Katedrali’nde olduğu gibi masif ayaklara dayanan yuvarlak kemerlerle sağlanmıştır. Roma yapılarından alınan yarım daire biçimli yuvarlak kemer, Romanesk mimarinin en belirgin özelliklerinden biridir. Bu dönemde yapıların örtü biçimleri de değişmiştir. Erken dönemlerde kullanılan ahşap kirişli çatılar bu dönemde de kullanılmakla birlikte artık esas örtü biçimi, “tonoz” olmuştur. Yuvarlak kemerlerle dörtgen bölümlerin oluşturulduğu neflerin üzerini dilimli kubbeleri andıran çapraz tonozlar örtmektedir.Bu dönemde mimarlık ön plandaydı, öteki sanat dalları ise onun zenginlik ve anlamını arttırmak için birbiriyle yarışıyorlardı. Örneğin, Romanesk heykel sanatı mimariden ayrı düşünülemez. 11. yüzyılda tamamlanan Poiters’deki Notre-Dame Kilisesi’nin cephesinde ayakta duran, oturan, bir konuyla ilgili olarak gruplaşan çok sayıda kabartma figür görülmektedir. Bu kabartmalar, yapının cephesini görkemli bir biçimde süslemekle kalmayıp, ona hareket, soluk alan bir canlılık da katmaktadırlar. Romanesk heykel, yalnız cephelerde değil, iç mekanda da mimari organlara bağlı olarak geniş yer tutar. ıçiçe geçmiş çok sayıda figürden oluşan sütun ve ayaklar, bunun en ilginç örnekleridir. Kimi sütun başlıkları da neredeyse birer heykele dönüşmüştür. Bu özelliği en iyi gösteren örneklerden biri de Chauvigny’deki Saint Pierre Kilisesi’nde bulunan sütun başlığıdır. Sanatçı, sütun başlığı gibi dar bir alana yargı gününde günahların tartılması konusunu ustalıkla sığdırmayı başarmıştır. Dönemin heykel ustaları yalnız yapı cephelerinde değil, alınlıklarda, silmelerde, tunç ve ahşap kapı kanatlarında da Tevrat ve ıncil’de anlatılan olayları ve kişileri betimlemekten geri durmamışlardır.Heykel alanındaki bu açılıma karışlık, dönemin resim sanatında özellikle kitap resminde daha sıkı kalıplara, daha belirgin şemalara bağlı bir anlatıma tanık olunur. 1188 tarihli bir Kitap Resmi’nde (Welfenchronik, Weingarten Manastırı) İmparator Frederich Barbarossa ve oğulları Kral Henry ile Kont Frederich betimlenmiştir. ılk göze çarpan özellik, konuyla ilgili sahne düzenlemesinin statik bir soyut kalıp içine alınması, nakış ögelerinin de bu soyutluğu arttırmış olmasıdır. Romanesk duvar resimlerinde de aynı katı ve soyut anlatım kalıbı kullanılmıştır. Bugün Barselona’da Catalina Güzel Sanatlar Müzesi’nde bulunan 1123 tarihli bir Duvar Resmi’nde, Hiristiyan dünyasının tek hakimi anlamında betimlenmiş ısa fügürü, bu özelliği en iyi yansıtan örneklerden biridir.Romanesk dönemi Ortaçağ’ın son büyük aşaması olan “Gotik dönem” izlemiştir. 12. yüzyıl ortalarında başlayan Gotik sanat, Rönesans dönemine kadar sürmüştür. Romanesk deyince akla manastır yapıları geliyordu, Gotik denildiğinde ilk akla gelen ise, sivri çatı ve kuleleriyle göğe doğru yükselen, dev boyutlu katedral yapılarıdır. Gotik mimarlığın 1122’de Abbot Suger tarafından tasarımlanan, Paris yakınındaki St. Denis Manastır Kilisesi ile başladığı kabul edilir. Ama en yetkin klasik örnekler Fransa’nın Ile de France bölgesinde, yapımlarına 13. yüzyılda başlanan Laon, Chartes, Reims, Amiens ile Paris Notre-Dame Katedralleri’dir.Katedraller, Ortaçağ kentlerine biçim vermiş, kent ekonomilerinin gelişmesine önemli katkıda bulunmuşlardır.
Bu dev yapıların tamamlanması, çok kere yüzyıldan fazla sürüyor, kent, onun çevresinden başlayarak halkalar halinde genişliyordu. Ayrıca yapı, il ve çevresinden çok sayıda işçiyi kendine çekiyor, ekonomik etkinlik de o ölçüde canlanıp büyüyordu. Bir Romanesk kiliseden çıkıp, bir Gotik katedrale girildiğinde aradaki büyük fark hemen anlaşılır. Gotik katedrallerde daha geniş nefler, daha ışıklı bir ortam ve kendini yukarlara çeken daha hafif bir mekan ile karışlaşılır. Gotik mimarinin bu başarısı iki yeni buluşa dayanır. Birincisi sivri kemerlere dayanan kaburgalı tonoz sistemidir. ıkincisi ise yapıyı dıştan destekleyen payanda kemerlerinin kullanılmış olmasıdır. Romanesk mimaride kullanılan yuvarlak kemerlerin yerini Gotik mimaride sivri kemerler almıştır. Böylece kemere binen yükün yanlara doğru zorlaması azaltılıp, aşağı doğru akması sağlanmıştır. Ayrıca kaburgalı yapısıyla tonozun ağırlığı azaltılmış, kemere daha az yük bindirilmiş olur. Ama kemerler sivri olsa da bir ölçüde dışa zorlama söz konusuydu. Kemerleri taşıyan demet biçimi sütun ya da ince ayaklar bu zorlamaya dayanmayabilirdi. Mimarlar bu sakıncayı gidermek için kritik noktalarda payanda kemerleri kullanmışlardır. Payanda kemerleri yapıların yan ve arka cephelerinin bir yapı iskelesi görünümü almasına yol açıyordu. Ancak dış duvarların kitlesel görünümünüde önlemiş oluyordu. yan ve arka cephelerin bu durumuna karışlık, katedrallerin ön cepheleri gerçekten çok görkemli ve anıtsal bir görünüm taşırlar. Ön cephelerde genellikle kapıların üstünde içeri doğru kademeli olarak daralan büyük alınlıklar, kademeleri oluşturan silmelerde ise çok sayıda aziz figürü yer alır. Orta bölümde vitraylı yuvarlak bir pencere ile iki yanda dar ve yüksek pencereler bulunur. Üst bölümde yine bir sıra aziz figürü taşa işlenmiştir. Her iki yanda ise görkemli çan kuleleri yükselir. Klasik bir Fransız katedrali olan Reims’in cephesi bu tanıma en iyi uyan örnektir.Katedraller, Avrupa’nın değişik yörelerinde gerek plan gerek dış görünüm bakımından farklı biçimler kazanmıştır. Gotik mimari ıngiltere’de değişik özellikler taşır. ıngiliz Gotik mimarı Lincoln Katedrali’nde olduğu gibi, iç mekan örtüsünde de değişik ve ilginç uygulamalara gitmiştir. Londra Westminster Katedrali şapelinde tonoz kaburgalarının yelpaze biçimini aldığı görülür. Böylece taşıyıcı organlar, aynı zamanda dekoratif bir işlev de kazanmışlardır. ıtalyan Gotiğinin başarılı yapılarından biri olan Milano Katedrali’nin arka cephesinde ise mimar, ustalıklı bir düzenleme ve ince bir taş işçiliği ile payanda kemerlerinin yapı iskelesini andıran görünümünü gizlemeyi başarmıştır.Gotik katedrallerde bütün ağırlık sivri kemerlerle sütun ve ayaklara aktarıldığı için taşıyıcı öge olarak duvara gerek kalmıyordu. Böylece ara bölümlere boydan boya pencereler açılabiliyor, bunlar da renkli camlarla kaplanabiliyordu. Çeşitli motiflerle ve figürlerle süslenen bu renkli camlara “vitray” adı verilir. Paris Notre-Dame Katedrali cephesindeki “gül pencere”, dönemin vitray sanatının en görkemli örneklerinden biridir. Gotik katedrallerde çok sayıda renkli pencere, iç mekanın aydınlanmasını sağlamakla kalmıyor, renkli ışıklar yapının içinde büyülü bir dinsel atmosfer oluşturuyordu. Gotik sanatta vitray, iç mekana büyülü bir hava vermekle kalmaz, resim sanatını da kapsar. Chartres Katedrali’ndeki vitrayda “Meryem’in Ölümü” sahnesinin büyük bir ustalıkla betimlendiği görülür.Heykel sanatı, Gotik dönemde de mimariyle bağıntısını sürdürmüştür. Bu bağıntı özellikle cephe dekorasyonunda dikkati çeker. Katedralin bir parçası durumundaki bu heykellerin, yapının yüksekliğine uygun olarak normalden daha uzun yapıldıkları görülür. Bunlar donmuş gibi dimdik duran figürlerdir. Heykel sanatındaki bu donmuşluk, 13. yüzyıl ortalarında yumuşamaya, aziz figürleri bol giysileri içinde kımıldamaya, donuk yüzlü melekler gülümsemeye başlarlar. Kucağında çocuk ısa’yı taşıyan bakire Meryem heykellerindeki dini ağırlığın giderek dünyasal bir ana oğul sevgisine dönüşüp, hafiflediği sezinlenir. Gotiğin son döneminin resim sanatında da katı kalıpların gevşediğini, şematik anlatımların yerini doğalcı betimlere bırakmaya başladığını görürüz. Ama hem heykelde hem de resim sanatında doğal görünümü ön plana alan örnekler ancak Rönesans döneminde ortaya çıkar.
31 Ekim 2006
Rönesansta İtalyan sanatı üç aşamada oluşmuş ve gelişmiştir. A. XIV. yüzyıl - Trecento (treçento) hazırlık aşaması. Primitif denilen sanatçılar. B. XV. yüzyıl Quatrocento (kvatroçento) ilk Rönesans aşaması, XVI. yüzyıl Cinquecento (çinkveçento) Klasik Rönesans aşaması.
HAZIRLIK AŞAMASI – PRİMİTİFLER
Orta çağda İtalya roman sanatın formlarını benimseyerek uygulamış, çok yaygın olan gotik mimarlığa öncelik tanımamıştır. Resim sanatında ise Bizans sanatı mozaik ve freskleri ile, uzun süre, İtalya’da geçerli olmuştur. Ravenna, Milano, Roma ve Sicilya’da ki dinsel yapılar Bizans mozaik ve freskleriyle süslenmiştir. Venedik ise belli başına bir Bizans sanatı merkezi haline gelmiştir. İnsan ve eşyayı mekan içinde değerlendirmek şeklinde tanımlanan naturalizm ve onun gereği olarak sanatta ve özellikle resim sanatında hacim, gölge-ışık ve perspektif uygulamaları Avrupalı sanatçıların orta çağ sanatlarından yavaş yavaş ayrılmalarıyla mümkün olabilmiştir. Bu basit bir sanat olayı değil, zihinsel bir gelişmenin ifadesidir. Orta çağ sanatında büyük ölçüde egemen olan listisizm ve sembolizm bu çaba ile sona erdirilmiştir. Doğa sevgisi ve doğayı daha iyi inceleyerek sanatta olduğu gibi yansıtmak isteği rönesansın karakteristiğidir. Bu sonuca yönelik çabalarda bulunan ilk sanatçılara primitifler adı verilmiştir. Ancak; primirtif deyimi ilkel anlamında kullanılmamaktadır. Bu sanatçılar İtalyan rönesans sanatını hazırlamışlardır. İtalyan primitifleri, kuzey Avrupa memleketleri primitifleri de gotik sanatın ilke ve etkilerinden sıyrılmak suretiyle yeni bir sanat aşamasına yönelebilmişlerdir.
Cimabue (Cenni di Peppo. 1240-1301)
Arezzo’daki St. Dominique kilisesinde bulunan Çarmıhta ısa tasvirinde volümü gölge-ışık oyunlarıyla belirtmeye çalışmıştır. Çizgileri uzatılmış ağız ve gözler. bütün vücut engin bir ızdırabı yansıtabilmektedir. Soyut görünüşüne rağmen bu eser plastik özellikleriyle sanatçının yeni bir sanatsal atılım içinde bulunduğunu göstermektedir. Cimabue’nin Assisi’deki iki katlı kilisenin alt bölümü duvarlarına fresk olarak işlemiş bulunduğu San Francesco tasviri de ayni ölçüde anlamlı bir eserdir. Mavi bir fon üzerinde, adeta kabartma gibi görünen Aziz, portre izlenimi verecek kadar kişisel nitelikler. psikolojik yüz iadesi göstermektedir. Kahverengi boya, gölgelerle giysinin kıvrımlarını ve vücut volümünü belirtmektedir.
Cimabue’nin çağdaşı Sienalı Duccio Bueninsegna (1255-1319) Siena katedrali için gösterişli bir Maesta (tahta kurulmuş Meryem tasviri) retablı hazırlamıştır. Detramp tekniği ile yapılmış bulunan eserin ön ve arka yüzlerinde 45 küçük pano görülmektedir. Panolarda Meryem ile İsa’nın yaşam öyküleri tasvir olunmuştur. İsa’nın Mezarında Kadınlar. Emmaus Şehrine Giriş, Zeytin dağında Dua konulu panolar dikkate değer. Birinci panoda dramatik bir ifade vardır. Renkler geniş planlar (a-plat) halindeki mavi, kırmızı ve mor renklerdir. Dirilen İsa’nın karşısında hayretle irkilen aziz kadınlar gruplandırılmıştır. Emmaus Şehrine Giriş panosunda şehrin bir bölümü sınırlı bir mekan içinde, üç ayrı olay aynı zamanda gösterilmiştir. Havarileriyle İsa, dua eden İsa, uyuyan Havariler üç ayrı olayın bölümleridir. Duccio, Cimabue’ye oranla geleneğe daha bağlı görünmektedir.
Giotto Bondone (Cotto, 1267-1337)
İlk Rönesansı haber veren sanatçı, hiç kuşkusuz. Floransalı Giotte di Bondone’dir. Giotto (Cotto,T267-1337) bir rivayete göre, Cimabue’nin yanında yetişmiştir. Sanatçı bir frek ustasıdır. Bu sanatçının freskleri Assisi’de San Francesco kilisesinde, Padua’da Scrovegni (Skrovenyi) capellasında ve Floransa’da Santa Croce (Santa Kroçe) kilisesinde bulunmaktadır Padua freskleri sanatçının sitilini yeterince ve gereğince tanıtabilir. Freskler ısa ve Meryem’in yaşamlarının öyküsüdür. Giotto olayları jestlerle nitelendirilebilmiştir. Mekan ve volüm değerlendirilmeleri denemesi gereğince yapılabilmiştir. Psikolojik ifadeler çok anlamlıdır. Mavi, pembe, kırmızı ve sarı renkler kullanılmıştır. Kendisi yaşlı, kansı kısır olan loakim (Meryernin babası) üzüntülü, çobanlar arasında bulunmaktadır. Psikolojik çöküntü umutsuzluğu göstermektedir. loakimin’in Rüyası panosunda ise pembe renkli giysisi içine büzülerek gömülmüş olan loakim’in royalı hali, benzeri az bulunur fizik ve psikolojik izlenimle yansıtılmıştır. Mezara Koyuş panosunda kompozisyon ustacadır. Panonun sağından sol alt kenarına doğru çapraz inen kayalar derinliği verebilmektedir. Acıyla İsa’nın ölü vücuduna, gittikçe eğilerek yönelen figürler sahnenin iki ucunda dikey planda yer alan figürler bu olayı hareketle dramatize etmektedir. Mavi renkli gökte uçuşan melekler tam bir raccourci denemesi niteliğindedir.
Giotto, ayni zamanda, mimardır. Florasandaki Çan Kulesi (Campanella) bu sanatçının eseridir. Giotto yeni sanat anlayışı ve uygulamasıyla İlk Rönesansı haber veren bir sanatçıdır.
2. XV. yüzyıl Quatrocenteo - İlk Rönesans
Leonardo da Vinci (1452-1519)
Leonardo da Vinci (1452-1519) çok yönlü ve evrensel.sanatçı tipinin en belirgin ve seçkin örneğidir. Leonardo bir bilgin ve mühendistir. Hydrolik, aerodinamik, botanik, zooloji, anatomi, fizik ve matematik, astronomi dallarında araştırmalar yapmış, eserler yazmıştır. Leonardo, bu yönleriyle, bilimler tarihinin konusudur. Mimar, heykel traş ve ressam olarak da güzel sanatlar alanında ün yapmış bir kişidir. Resim, sanatçının yaygın ve çok yönlü çalışmalarında küçük ve sınırlı bir bölüm tutmaktadır. Resmi zihinsel bir olay olarak nitelendirmiştir. Bu tanım sanatçının, eserlerinde açıkça ifade bulur. Tanınmış eserleri arasında yapılış sırasına göre, Verrochio ile ortaklaşa meydana getirdikleri İsa’nın Vaftizi, Muştulama, Kahinlerin Tapması, Mağarada Meryem. Cena (Son Yemek), Gioconda (Monna Lisa), Saint-Anna Grubu bulunmaktadır.
Leonardo’nun sanat çalışmaları, genellikle Floransa’da geçmiştir. Bir aralık Milano’ya gitmiş ve orada eser vermiştir. Leonardo ilk sanat çalışmalarını Verrochio’nun atölyesinde yapmıştır. Muştulama (Müjdeleme) Leonardo’nun ilk yapıtlarındandır. Simetrik bir kompozisyonla meydana getirilmiştir.
Leonardo da Vinci büyük bir ışık ustasıdır. Figürleri, volümleri ışıkla değerlendirmek onun sanatının büyük bir özelliğidir.
Monna Lisa yada La Joconda portre sanatının en ulaşılmaz sayılan örneklerindendir. Leonardo’nun sfumato tekniği bu yapıtta en üst düzeyde mükemmelliğe ulaşmıştır. Işığın zerreleşerek titreşimi seyredenle eser arasına bir atmosfer perdesi koymuş gibidir. Gülümseme yaşam hareketliliği ve ruh gizemi telkin etmektedir. Mavimsi sise bürünmüş dağlar, ova ve dere bir insan-doğa sentezi oluşturmaktadır.
Sandro Botticelli (1446-1510)
Botticelli’nin en ünlü tablolarından birisi bir Hıristiyan efsanesini değil, klasik bir mitoloji öyküsünü, Venüs’ün doğuşunu betimler. Olasılıkla, ya kendisi yada iyi eğitim görmüş dostlarından biri, ressama antik çağın insanlarının Venüs’ün denizden, çıkışını nasıl betimlediklerini anlatmış olmalıdır. Bu bilgi sahibi insanlara göre Venüs’ün doğuşunun öyküsü, tanrısal güzellik bildirisini yeryüzüne getiren gizemin sembolüdür. Ressamın, bu mitoloji öyküsünü değerince betimlemek için saygıyla işe koyulduğunu düşünebiliriz. Tablonun konusu da kolayca anlaşılabilir. Botticelli’nin figürleri daha az kütlelidir ve bunlarda Pollaiuolo’nun yada Masaccio’nun figürlerinin çizim doğruluğu yoktur. Botticelli’nin kompozisyonunun zarif hareketleri ve ahenkli çizgileri, Ghiberti’nin ve Fra Angelico’nun Gotik geleneğini, hatta belki de XIV. yüzyıl sanatının - Simone Martini’nin “Meryem’e Müjde”si yada Fransız kuyumcusunun yapıtı gibi: “vücudun zarif dalgalanışı ve kumaş kıvrımlarının ne, fis dökülüşüyle” dikkatimizi çeken - yapıtlarını hatırlatıyor. Sandro Botticelli (1445-1510) Polaiolo ve Verrochio ile XV. yüzyılın ikinci yarısının çok değerli ve güçlü sanatçılar grubunu oluşturur. Bu sanatçı gerçekten liriktir, şiir doludur. Denebilir ki, resim sanatı bu derece arı ritmli bir sanatçıyı nadiren görmüştür. Birçok dinsel konulu tablolar yapmış bulunan Botticelli’nin en tanınmış iki eseri Primavera (İlkbahar) ve Venüs’ün Doğuşu tablolarıdır. Primavera tablosunda hülyalı, kıvrak vücutlu, zarif genç kızlar, bahar saçan çiçekler, ince süsler görülmektedir. Yaşama sevincini melodileştiren bu kompozisyon bir yandan da yaşamın geçiciliğini dile getiren bir melankoliyi dile getirmektedir. Venüs’ün Doğuşu tablosu mitolojik bir konuyu lirik, şiirimsi duygular yaratan renk ve çizgilerle, çok ince bir şekilde dile getirmektedir.
Masaccio (1401-1428)
Floransa ilk rönesansının üçüncü büyük sanatçısı ressam Massaccio (1401-1428) kısa ömürlü olmuştur. Massaccio yeni sanat anlayışına paralel çalışmalarda .bulunmuştur. Bu sanatçı doğayı ve insanı incelemiş ve ifade konusunda yeniliklere yönelmiş, perspektif ve ışık etkilerini değerlendirmiştir. Massaccio’nun figürlerinde gerçek. Doğal bir röliyeflik vardır. Sanatçıda perspektif. kitle ve volümler birbirini tamamlayan öğelerdir. Işık gerçek bir kaynaktan geliyormuşcasına tasvir olunan sahneye dağılır. Resimlerinde heykel traşlık ve mimarlık birbirilerini tamamlar. Kitlelerin, volümlerin ve ışığın gereğince kullanılmış olması sanatçıda gerçek duygusunun geniş ölçüde mevcut bulunduğunu gösterir. Massaccio’nun figürleri canlıdır. gerçektir. anlamlıdır. Bütün bu sanatsal özellikler sanatçının Santa Maria del Carmine kilisesinin Brancacci capellasındaki fresklerinde görülebilmektedir. Massaccio da büyük bir fresk :ustasıdır. Capelladaki üç duvar yüzünü tümüyle örtmektedir. Konuları Aziz Petrus’un yaşam öyküsüdür. Fresklerin en önemli panosu İsa ile havarileri Kafemaum şehri önünde tasvir eden panosudur.
3. İtalya’da XVI. yüzyıl Cinquecento Klasik Rönesans
Tiziano (1485-1576)
Tiziano, Alplerin güneyinde Cadore’de doğdu. Vebadan öldüğünde doksan dokuz yaşında olduğu sanılıyor. Uzun yaşamı boyunca, Michelangelo’nun kine çok yakın bir üne kavuştu. Tiziano’nun ilk biyografilerini yazan yazarlar, İmparator V. Charles’ın, sanatçının elinden yere düşürdüğü fırçasını eğilip alarak onu onurlandırdığını hayranlık ve şaşkınlıkla anlatırlar. Üstelik Tiziano, ne Leonardo gibi evrensel ilgileri olan bir bilgin, ne Michelangelo gibi üstün bir kişilik, ne de Raffaello gibi kolay ve çekici bir insandı. O her şeyden önce bir ressamdı. Ama boyaları kullanmadaki ustalığı, Michelangelo’nun çizimde gösterdiği ustalığa denk düşen bir ressam. Bu üstün ustalık ona, kompozisyonun zamanla giderek itibar kazanan kurallarını bir yana itme ve apaçık bir şekilde uyumu yeniden kurmak için renge sarılma olanağını verdi.
Rafaello Sanzio (1483-1520)
XVI. yüzyılın en ünlü sanatçısı Urbinolu Rafaello Sanzio (1483-1520) bütün sanat ekollerinin bir tür sentezini yaparak doruğa ulaşmıştır Raphaello biraz babasından daha çok da Perugina denilen Pietro Vanticci’den yararlanmıştır. Raphello’nun ilk güzel eserlerinden olan Meryem’in Evlenmesi tablosu klasik stilin niteliği hakkında açıklıkla bilgi verebilmektedir. Meryem ve Yusuf Hahamın iki yapında yer almışlardır. Arkada. geride kubbeli bir tapınak görülüyor. Hahamın tam ekseni üzerinde bulunan tapınağa merdivenle çıkılmaktadır. Bu merdivenli düzen derin bir perspektifle mekanı genişletmektedir. İki yandaki gruplar kompozisyonu dengelemektedir. Boyalar belirgindir. Işık bütün yüze yayılmıştır. Raphaello dört yıl Floransa’da kalmıştır. Bu süre içinde onbeş Madonna (Meryem.,Çocuk İsa tasviri) resmi yapmıştır.
Mimarlık da yapan sanatçının oldukça geniş bir felsefe kültürü olduğu anlaşılmaktadır. Bu felsefe kültürünü, ihtimal. Roma’da, Vatican çevresinde edinmiştir. Resim sanatında, teknik olarak, yağlıboya ve fresk işlemiştir. Dinsel konular, mitolojik konular ve portre türleri sanatçıyı aynı ölçüde ilgilendirmiştir. Özellikle, büyük bir portre ustasıdır. Genç yaşta ölen bu sanatçının stili ince ve soylu, kompozisyonları dengeli, ifadesi zariftir. Madonnalarında Meryem çok güzel yüzlü. meleksi görünüşlü genç bir anne olarak tasvir edilmiştir. İdeal güzellik sanatçının modeli olmuştur. Güzel Bahçevan, Madonna del Granduca. Madonna del Cardellino, Madonna del Sedia ünlü eserleridir. Çok tanınmış Güzel Bahçevan tablosunda Meryem, Çocuk İsa ve Yahya (Johannes) kompozisyonu piramidal, yani simetriktir. Üçlü, kırda tasvir edildiği için tabloya Güzel Bahçevan adı verilmiştir. Mavi. kırmızı. mor renkler lokaldir. Anatomiler ideal orandadır. Yaygın bir ışık tabloya huzur vermektedir. Meryem meleksi yüzlü genç ve güzel bir kadındır.
Raphaello halı kartonları da yapmıştır. Raphaello büyük bir portre sanatçısıdır. Zamanının papalarının. tanınmış soylu kişilerinin ve bu arada. sevgilisi Margherita Luti’nin portrelerini yapmıştır. Licom’lu Kadın derin, içten bakışı, belirgin ve aydın formuyla seyirciyi etkilemektedir. Agnolo Doni portresi Leonardo’nun stili etkisini göstermektedir. Kusursuz bir sfumato konturları ve fonu yumuşatmaktadır. Kişinin psikolojik etüdü mükemmeldir.
Michelangelo Buonarotli (1475-1564)
Michelangelo Buonarotli (1475-1564) heykeltıraş, ressam, mimar ve ozandır, insanüstü bir güç ve enerji ile heykeltraşlık, resim ve mimarlık dallarında eserler yaratmıştır. Sanat; bu titan için engin ruhunun ve bütün insanlığın ifade aracı olmuştur, Michelangelo heykel sanatını Medici’lerin Floransa’daki bahçelerinde antik eserleri inceleyerek öğrenmiştir. Eski yunan barak heykel traşlığı stilindeki Laocon grubunun 1506 yılında toprak altından çıkarılarak tanınması da Michelangelo’nun heykel ve resim çalışmalarını etkilemiştir.
Michelangelo’nun sanat yaşamı Floransa ve Roma arasında bölünerek sünmüştür. Sanat dünyasında kişiliği eseriyle bütünleşen sanatçıların en. belirgin ve ileri örneğidir. Sanatçı heykeltraşlık çalışmalarında konularının yalnız birkaçını klasik mitolojiden alarak yapıtlar meydana getirmiştir. İlk eseri sayılan Kentavrlarla Lapitlerin Savaşı bir kabartınadır. Bachus heykeli de klasik mitoloji konulu bir eserdir: Michelangelonun konulan dinseldir, hıristiyanlık inançlannı yansıtır. Roma’da Senpiyer kilisesindeki Pieta Grubu ilk büyük eserlerindendir.
Michelangelo’nun resim dalındaki tanınmış yapıtı Kutsal Aile, isimli, tuvalidir. Bu eser Agnolo Doni adındaki soylu bir kişi için yapılmıştır. Tabloda Yusuf, Meryem ve Çocuk İsa tasvir olunmuştur. Kompozisyon, volumlerin çok belirgin şekilde değerlendirilmesi suretiyle meydana getirilmiştir. Heykeltraşlığa yönelik bu özelliğiyle kompozisyona resme dönmüş heykel denebilmektedir.
XVII. yüzyıl Rönesans Sanatçıları
Jan Vermeer (1632-1675)
Delft’li Jan Vermeer (1632-1675) XVII.yüzyıl Hollandaresim sanatına renk ve ünveren sanatçılardandır. Bu sanatçı tablolarında clair-obscur’e yer vermez. Açık mavi, limon sarısı renklere öncelik tanır. Resmi hafiftir, gölge (koyuluk) yer almaz. Maddeye önem verir. İpek giysiler, kürk süsler sanatçı için önemli elemanlardır. Bu sanatçıya ev işleriyle uğraşan kadınlar. günlük yaşamın arı sahneler, dantela ören genç kızlar, mektup okuyan kadınlar, küçük ve dar Delft sokakları görüntüleri tasvir konulan olmuştur.
Vermeer’in yavaş ve titiz çalıştığı anlaşılıyor. Yaşamı boyunca pek fazla tablo yapmamıştır. Bunlardan çok azı önemli sahneleri betimler. Çoğunlukla, tipik bir Hollanda evinin bir odasında duran sıradan figürleri işlemiştir. Bunlardan bazıları sıradan bir işe kendini vermiş tek bir figür içerir yalnızca. Örneğin, süt boşaltan bir kadın gibi. Vermeer ile birlikte, janr (günlük yaşam) resmi, mizahi bir çizim olmaktan tamamen kurtulmuştur. Vermeer’in tabloları aslında içinde insan figürü bulunan ölü doğalardır. Bu basit ve iddiasız tabloyu, tüm zamanların en büyük başyapıtlarından biri yapan nedenleri anlamak güç. Ama tablonun aslını görme talihine ermiş olanlardan ancak pek azı, onun mucize gibi bir şeyoldugu konusunda benimle aynı düşünceyi paylaşmaz. Bu mucizevi yönlerinden biri, tam olarak açıklanamasa da, belki de tarif edilebilir. Bu da, Vermeer’in tablonun üstünde fazla çalışılmış hissi yaratmadan, dokuların, renklerin ve biçimlerin betimlenmesinde ulaştığı kılı kırk yaran bir kesinliktir. Biçimlerin netliğini kaybetmeden kontrastları yumuşatan bir fotoğrafçı gibi, Vermeer de nesnelerin dış çizgilerini yumuşatmış ama onların kütlesel etkilerini korumayı bilmiştir. İşte bu yumuşaklığın ve kesinliğin garip birleşimi, onun en iyi tablolarını, böylesine unutulmaz yapmaktadır. Bu tablolar, sıradan bir sahneyi taze, bir bakış açısıyla görmemizi sağlıyor. Ressam, pencereden içeri süzülen ve bir kumaş parçasının rengini canlandıran ışığı gördüğünde neler hissetmişse, biz de aynı duyguları yaşıyoruz.
Paulus Rubens (1567-1640)
Katolik memleketlerden olan Flandr’da devrin barok sanatının en güçlü temsilcisi ressam Paulus Rubens (1567-1640) zamanının ve bütün Avrupa sanatının büyük eserlerini yaratmıştır.
Rubens bir yönüyle Rönesansa bağlıdır, klasik antikiteyi tanımıştır. Sanatçı, aynı zamanda koyu bir katoliktir, Roma kilisesine içtenlikle bağlıdır. Sanatçının bütün eserlerinde klasik antikitenin ve kilisenin etkileri görülür.
Anwerste yetişen sanatçı bir aralık İtalya’ya gitmiş, orada ünlü İtalyan sanatçılarını tanımıştır. Rubens resim sanatında renk, volüm ve hareket öğelerine en ileri ölçüde değer tanımıştır. Kompozisyonları hareket kompozisyonları, yani çapraz, C ve S biçimli planlar gösteren kompozisyonlardır. Volümler dolgun, abartmalıdır. Sanatçının paleti zengindir. Bütün renkler ve renk nüansları gerektiği yerlerde kullanılmıştır. Kırmızı öncelikle ve sık sık kullanılan, sevilen renktir; tablolarda kahverengini dengeler. Tuşlar oldukça kalındır. Işık da plastik öğe olarak uygulanmış, çoğunlukla belirli figürler üzerinde toplanmıştır. Rubens, sanatsal formasyonu ve dinsel inancı gereği konularını dinsel, mitolojik kaynaklardan seçmiş, profan konulara da bir ölçüde yer vermiştir. Sanatçı bütün bu konulan hep ayni estetik ve teknik elemanlara değer vererek incelemiş ve işlemiştir.
Sanatçı, portreler de yapmıştır.
Dinsel konulu eserler arasında Çarmıhta İsa, Çiçekler Çelengi İçinde Meryem, ve Mitoloji konulu eserlerden Venüs ve Adonis, Leukippes Kızlarının Kaçırılması, Üç Gratia, Savaşın Kötülükleri sayılabilir. Aşk Bahçesi, Kermes din dışı Gökkuşaklı Manzara peyzaj resimleridir.
Rubens portre olarak karısının, çocuklarıyla karısının, çocuklarının resimlerini yapmıştır. Küçük Kürk karısının yarı çıplak portresidir. Kendisinin, yaşamının sonuna doğru yaptığı portresi bütün fizik ve ruhsal özelliklerini yansıtmaktadır.
Rubens bir ara Fransa’ya gitmiş. Paristeki Luxembourg Sarayı için İtalyan Marie de Medici’nin Fransa Sarayına gelin olarak gelişini ve yaşantısını tasvir eden büyük boyutlardaki resimleri yapmıştır. Rubens’in üstün sanat gücü kendi ülkesinin sanatçılarını olduğu kadar tüm XVII., XVIII., ve hatta XIX. yüzyıllar boyunca Avrupa sanatçılarını da etkilemiştir.
Francisco Goya (1746-1828)
Büyük İspanyol ressamı Francisco Goya (1746-1828), eski konuları terk eden David kuşağı sanatçılarından biridir. Goya, El Greco’yu ve Velazqez’i ortaya çıkaran İspanyol resim geleneği konusunda iyice bilgi ve deneyim sahibiydi. Balkondaki grupta görüldüğü şekilde, Goya da tıpkı David gibi, geleneklerdeki ustalığını klasik ihtişam uğruna terk etmemişti. XVIII. yüzyılın büyük Venedikli ressamı Giovanni Battista Tiepolo yaşamının son yıllarını Madrid’de bir saray ressamı olarak geçirmişti. Goya’nın resminde bu sanatçıdan bazı yansımalar görüyoruz. Ama yine de Goya’nın figürleri tamamen farklı bir dünyaya aittirler. Goya’ya İspanyol sarayında bir yer sağlayan portreleri yüzeysel olarak Van Dyck’ın yada Reynolds’un resmi portrelerine benziyor. İpek ve altının parıltısını verişindeki becerisi, Riziano ve Velaquez’i hatırlatıyor. Ama Goya, modellerine değişik bir gözle bakıyor. Gerçi bu ustalar da güçlü kişileri pohpohlamış değillerdi ama, Goya’nın hiç acıması yok gibi görünüyor. Modellerini tüm değersizlikleri, çirkinlikleri, açgözlülükleri ve aptallıklarıyla ortaya çıkarmaktan çekinmiyor. Ondan önce ve sonra, hiçbir saray ressamı, koruyucularına ilişkin böylesi bir belge bırakmamıştır geriye. Goya, geçmişin geleneksel alışkanlıklarından bağımsızlığını yalnızca bir ressam olarak ortaya koymamıştır. Rembrandt gibi, çok sayı asitle indirme resim yapmıştır: Bunların çoğu sadece oyulmuş çizgileri değil, gölgeli alanları da veren akuatinta (leke baskı) denilen yeni bir teknikle yapılmıştır. Goya’nın oymalarının en dikkati çeken yönü, ne Kutsal Kitap’tan, ne tarihten, ne de günlük yaşamdan alınmış olmalarıdır. Hiçbiri bilinen konularda olmayan oymaların çoğu, büyücü kadınların ve esrarengiz hayaletlerin fantastik görüntülerinden oluşur. Bunların bazıları Goya’nın İspanya’da tanık olduğu aptallık ve gericiliğe, acımasızlığa ve baskıya karşı çıkışlarıdır, diğerleri sanatçının kabuslarını şekillendirirler.
Van Dyck (1599-1641)
Van Dyck Ahverste Rubensin atölyesinde çalışmıştır. Roma’yı, Venedik’i ziyaret eden sanatçı Tiziano ve Veronez’in renk ve ışığa önem veren eserlerini ve stillerini incelemiştir. 1632 yılında Londra’ya gitmiş, orada Kral Charles’ın çok takdir ettiği bir sanatçı, Saray ressamı olmuştur. Van Dyck İngiltere Kralının ve Kral ailesinin, zamanının İngilteresinin soylu kişilerinin portrelerini yapmıştır. Kral Charles’ın Louvre Müzesinde sergilenen portresinde bir av dönüşü yapan Kral, geniş bir peyzaj içinde, rastgele, fakat kibar kişiymiş gibi tasvir olunmuştur. Kralın eli, anlamlı bir jest olarak kalçası üzerindedir. Seyirciye dönük bakışı etkileyicidir.
Van Dyck İngiliz portre resim ekolünün gerçek kurucusudur. XVIII. yüzyılın ünlü İngiliz portre sanatçıları Reynolds, Gainsborough, Romney Van Dyck’ın açtığı yolda yürümüşler, onu bir az esneklilik ve incelikle taklit etmişlerdir. Van Dyck’ın tablolarında yumuşak. tatlı bir ışık renkleri okşar. Tuşları geniş, anlatımı duygusal ve zariftir. modellerinin duygusal nitelikleri yüzlerinde ve jestlerde ifade bulur. Van Dyck, kuşkusuz, portre sanatına büyük zararlar verecek tehlikeli bir emsal oluşturmuştur. Yine de bu, onun en iyi portrelerinin başarısını gölgelemez. Ayrıca unutulmaması geren bir şey de, herkesten çok onun, soyluların ideallerinin kristalleşmesine yardımcı olduğudur.
19.YÜZYILIN İKİNCİ YARISINDA SANAT
EDOVARD MANET – EMPRESİYONİZM
19. yüzyılın ikinci yarısının en büyük ve köklü sanatsal olayı Empresiyonizm denilen sanat hareketinin doğmasıdır. Empresiyonizm de geleneksel ve akademik sanat ile benzeri çatışmayı yapmıştır. Ancak romantizm sanatlardaki görünüşü ve özü ile devam edemediği halde Empresiyonizm diye adlandırılan sanat hareketi tutunmuş ve daha sonraki yenilikçi estetiklere sanat hareket ve akımlarına öncülük ederek 20. yüzyılın sanatlarını hazırlamıştır.
Empresiyonizm 1870 yılı dolaylarında vukua gelen bilimsel ve toplumsal değişmelerin kültür ve sanat alanlarındaki görüntüsüdür. Fotoğrafın icadı doğanın saptanması olanağını sağlamıştır. Courbet, gödüğünü gördüğü gibi yapan bir sanatın temsilcisi olmuştur. Emprestiyonist denilen sanatçılar doğa ile, peyzaşın durmadan, her an değişen görüntüleriyle formları manzarayı ve objeleri değiştiren ışıkla meşgul oldular. Manet sanata yeni bir yön göstermişti. Manetin etrafında toplanan sanatçılar yeni araştırmalara koyuldular. 1874 yılında Paris te fotoğrafçı Nadar ın atölyesinde bir sergi açılmıştır. Bu sergi grubunda Manet ve Edgar Degas (1834-1917) nın etrafında Claude Monet (1840-192…) Auguste Renoir (1841-1919), Alfred Sisley (1839-1899), Berth Morisot (1841- 1895) Camille Pissaro (1830-1903) toplanmıştır. Gruba, sonraları Paul Cezanne (1939-1906) da katılmıştır.
Emrresiyonist sanatçılar ışığın hiç durmadan değişen görüntülerini yakalamaya tutkun kişilerdir. Işığın etkinliğini içtenlikle bağlı, taze renkleri seven empresiyonistler, tablolarında en küçük detaya bile önem verilmesine, gölge-ışıkın iyi dengelenmesine değişmez sanat kuralı sayan akademi sanatçıları ve sanat anlayışları gelenekçi sanatçılar paralelinde olan eleştirmenlerce ihtilalci sanatçılar olarak görünmüşlerdir. Emprestiyonist sanatın gerçek temsilcisi Claude Monetdir. Bu sanatçı Boudin, Jonkind ve Corot’den esinlenmiştir. Monet ışığın geçici etkilerini ve renk oynaşmalarını, ışık ve renk ilişkilerini aramış ve tuvallerinde değerlendirmiştir.
XVIII. yüzyıl Rönesans Sanatçıları
Sir Joshua Reynolds (1723-1792)
XVIII. yüzyıl İngiltere’sinin seçkin sosyetesini sanatıyla hoşnut bırakan Sir Joshua Reynolds (1723-1792) adındaki İngiliz ressamı yalnızca bir kuşak sonra doğdu. Reynolds, Hogarth’tan farklı olarak, İtalya’da bulunmuştu. Ve İtalyan Rönesansı’nın Raffaello, Michelangelo, Correggio ve Tiziano gibi büyük ustalarının, gerçek sanatın tartışmasız örnekleri olduğu konusunda döneminin sanat uzmanlarıyla aynı düşüncedeydi. Carracci’nin olduğu söylenen öğretiyi benimsemişti. Bu öğretiye göre, bir sanatçının tek umudu, eski ustaların en değerli özelliklerini, örneğin Raffaello’nun çizimini, Tiziano’nun renklendirmesini ve diğer sanatçıların en mükemmel yanlarını özenle inceleyip taklit etmekti. Reynolds, daha iler ki yıllarda sanatta başarıya ulaşıp, yeni kurulan Kraliyet Sanatlar Akademisi’nin ilk başkanı olduktan sonra, bir dizi konuşmada, bu “akademik” doktrini açıkladı. Hala ilgiyle okunan bu konuşmalarda Reynolds’un, çağdaşları gibi (örneğin Dr. Johnson), beğeninin bilinen kurallarına ve sanatta eski otoritelerin önemine inandığı görülür. Eğer öğrencilere İtalyan resminin başyapıtları olarak kabul edilen eserleri inceleme olanağı verilirse, onlara, sanattaki doğru teknik, geniş ölçüde öğretilebilirdi. Reyolds sadece mükemmel ve sıra dışı olanlarla uğraşmanın Büyük Sanatın adına uygun düştüğüne inandığı için, konuşmalarında, yüce ve soylu konularda çalışmanın gerekliliğini öğütlüyordu. Reynold’s, yayımladığı üçüncü konuşmalarında şöyle yazdı: “Gerçek ressam, insanları, yaptığı taklit resmin titiz ayrıntılarıyla eğlendirmeye uğraşacağına, kendi fikirlerinin mükemmelliğiyle onları geliştirmeye çalışmalıdır.
Reynolds, Dr. Johnson ve çevresinin dostu bir aydındı, ama aynı şekilde, güçlü ve zengin kişilerin güzel kır evlerinde ve kent konaklarında da dostça karşılanıyordu. Tarihsel resmin üstünlüğüne içtenlikle inanmasına ve bu resim türünüri1ngiltere’de yeniden canlanacağını Umut etmesine karşın, bu çevrelerde gereksinim duyulan ve en ç,ok aranan sanat türünün hala portre olduğunu kabul etmişti.
Simeon Chardin (1699-1779)
Simeon Chardin birçok eviçi görüntüleri ve nature-mortelar yapmıştır. Sanatçı orta sınıf halkın yaşantısını tablolarında dile getirmiştir. Bu enteriyör ve günlük yaşam tasvirlerinde özel bir düzenleme, bir mise-en scene görülmez. Sadelik egemendir. Her obje, her hareket olduğu gibi, bir fotoğraf objektifine yansıdığı gibi tasvir olunmuştur. Sanatının temel motifi olan insanı, sanatçı, mutfakta, enteriyörlerde yakalar. Bu bakımdan, bir ölçüde, Hollanda resim sanatçılarına yaklaşır. Gölge-ışık objelerin tabiatına göre kullanılmıştır. A1ış verişten Dönen Kadın, Çalışkan Anne, Yemek Duası örnek yapıtlarındandır. Sınırlı bir şekilde uygulanan kahverengi, koyu gri ve kırmızı renkler figürlere daha anlamlı bir görünüm vermektedir.
Chardin natürnıort ve portre eserler de yapmıştır. Academi’ye kabulunu sağlayan Pisi Balığı. Şeftaliler değerli natürnıort eserlerindendir. Kendisinin viziyerli portresi türüne örnek olarak alınabilir.
NEO-KLASİSİZM VE PREROMANTİZM
1750-1800 yılları arasında Avrupa sanatı Barok ve Rokoko stillerini terk etme yoluna gitmiştir. Bir başka değişle Barok sanat çağın sosyal ve kültürel gereksinmelerine yanıt verecek güçten yoksun kalmıştır.
Arkeolojik çalışmaların ve kazılarının toprak altından gün ışığına çıkardığı eski sanatlar kalıntıları, özellikle İtalya da ki Ponpei ve Herculanım şehirlerinin bulunuşu klasik antikiteye karşı duyulan hayranlığı körüklemiştir. Alman arkeolog ve sanat tarihçisi J. Winckelmann’ın Geschichte der Kunst des Altertums adlı eseri, çoğu Romalılar tarafından Grek orjinallere göre yapılmış, o eserlerin kopyası olan sanat ürünlerini bilim ve sanat dünyasına tanıtmak, daha doğrusu sevdirmek amacıyla yazılmıştır.
Heykeltraş ve mimarların klasik antikiteyi yeniden dillendirmeleri, ortada eski sanat eserleri bulunduğundan, kolay olmuştur. İtalyan heykeltraş Antonio Canova (1757-1822) önceleri Gianlorenzo Bernini esprisinde eserler vermiştir.
Büyük Fransız ihtilalinin eşiğinde eserler vermeye başlayan Fransız Jacques Louis David (1748-1825) No-klasik sanat doktrinini benimsetmek hususunda fazla zorluğa uğramamıştır. O zamanki toplum artık fetes galantes’ları, kır eğlencelerini konu edinmiş bulunan eserleri beğenmez olmuştur. İhtilal fikri No-klasik sanatın konu ve ifadelerinde yerini bulmalıydı. Yeni sanat ilkesi sanatın herkez tarafından kolaylıkla anlaşılır olmasını, beşeri ideali ruh yüceliğini güçlendirmesini ve yaşatmasını istiyordu.
PAUL CEZANNE (1839-1906)
Gençliğinde empresyonistlerin sergilerine katılmıştır. Ona karşı gösterilen tavırdan o kadar tiksinmişti ki doğduğu kent olan Aix-en-Provence ‘a çekildi. Burada eleştirmenlerin yarattığı gürültüden uzakta sanatının sorunları üzerinde çalışmaya başladı. Cezanne bu yeni ve değişik doğada, doğaya bir başka gözle bakan yolunu tutmuştur. Sanatçı doğanın değişmeyen değerlerini araştırmış, formları dengeli planlarla yapılandırma gereğini düşünmüştür. Doğanın silindir, küre ve konilerle inşa edilebileceği ilkesini böylece oluşturmuştur. Bu ilke ve kural sonraları kübistlere ışık tutmuştur. Cezanne’nin tablolarında kompozisyona geometrik planlar sentezidir. Rönesanstan beri sanatçıları düz bir yüzeyde üç boyutun volümlerin nasıl gösterileceği problemi meşgul etmiştir. Cezanne volümlerin renk planlarıyla vermeye yönelmiştir. Kitleler tek renkle modle edilmiş, tek renkle planlarla devamlılık sağlanmıştır. Işığa baş vurulmadan, geometrik yada atmosver perspektifi uygulama gereği duyulmadan, tablolarda renk planlarıyla volüm problemi çözümlenmiş perspektifin klasik kuralları terk edilmiştir.
Özetle Cezanne; bir tablonun düşünülerek tasarlanarak yapılandırılması kanısındadır. Kompozisyon belirli bir ritme göre çizgilerin ve planların dengeli bir şekilde şekillendirilmesiyle tertiplendirilmelidir. Bu zihinsel değerlendirmelerin düşündüğü ve uyguladığı plastik değerlerle Cesanne, kendisinden sonrakilere yep yeni bir yol gösterip modern sanat çığrını açmıştır. Önemli eserleri: Saint-Victoire Dağı, Tablo Koleksiyoncusu Amboise Vollard, Kahvelikli Kadın, Kırmızı Yelekli Çocuk, İskambil Oynayanlar, Yıkanan Kadınlar ve Natünmord Tasfirleri eserlerinden örneklerdir.
VAN GOGH (1853-1890)
Hollanda’nın Zundert şehrinde doğmuştur. Bir rahibin oğludur. Çetin ve inançlı karakterinin oluşumunda bu dinsel kaynağın etkisi olmuştur. Bir galeride çalıştıktan sonra Londra’ya gitmiş, oradan da Paris’e gelmiştir. Londra’da geçirdiği umutsuz bir aşk olayı sanatçıyı olumsuz etkisi her zaman görülecek şekilde karamsar yapmıştır. Bu karamsarlığı intaharla sonuçlanan Van Gogh’a kardeşi Theo her zaman yardımcı olmuştur. Ayrıca iki kardeşin mektupları Van Gogh’un yaşamı ve sanat dünyası hakkında geniş ölçüde bilgi vermektedir.
Sanatçının ilk eseri kahverengi ve siyahla meydana getirdiği patates yiyenler tablosudur. Bu eserde millet’nin ve eski Hollanda sanatçılarının etkileri görülebilir. Kendi portrelerinde ve bazı peyzajlarında bivisionistlerin yankıları sezilir. Paris’te emprestiyonistleri tanıyan Van Gogh zamanla kendi stilini bulmuştur.
Emprestiyonizmden uzaklaşan sanatçı renklere aşırı derecede şiddetlendirerek coşturarak güçlendirmiş, böylece kırmızı, sarı ve yeşil renklerle sınırsız ve korkunç insancıl ihtirasları anlatmak istemiştir. 1888 de Arles’agelen Van Gogh Güneyin ışıklı ve sıcak atmosferinde sanatsal kişiliğini saptayan Ay Çiçekleri, Gece Kahvesi Yıldızlı, Gece kargalarla buğday tarlası, gibi önemli resimler ve portreler yapmıştır.
Van Gogh portre resimlerde yapmıştır. Kendi portreside çoktur. 1890 da ölüm tarihine yakın yaptığı auto portreyi kardeşi Theo’ya tanıtmıştır: bugün sana portremi gönderiyorum ona bir süre iyice bak fizyonomimin sakin olduğunu göreceksin. Bakışım eskisine göre biraz daha buğulu. Bu resmi oldukça basitleştirerek yaptım. Bir çok peyzaşların, portreleri sanatçının fırtınalı ruh halini dile getirir. Dramatik bir çalkalanma, umutsuz bir sesleniş, asabi tuşlarla ifade olunmuştur. Sanatçının hasta mizacının huzursuzluğu tablolarında okunur. Kullandığı sarı renk güneşin tatlı sarı rengi değil, hiddetin sembolleşmiş rengidir. Işık ise gizemli bir ışıktır.
KÜBİZM (CUBİSME)
20.yüzyılın köklü sanatsal olayı kübizm resim dalında volümü yeni yollar arayarak yeni ve gerçeğe uygun şekilde ifade ve değerlendirme iradesinden doğmuştur. Kübüzmin ilk aşaması Cezanne aşaması olmuştur. Ancak; Pablo Picasson’un yeni bir sanat değeri açan Les Demoiselles d’Avignon tablosu bu sergi açıldığında hemen hemen bitirilmiştir. Paris’de ki karmaşık ve gürültülü sanat atmosferi tablonun yeterince olumlu yada olumsuz etki yapmasına uygun düşmemiştir. Kübizmin doğmasını büyük ölçüde Cezanne hazırlamış, hiç değilse temel verileri sağlamıştır. Bu sanatçının yapıtlarında güçlü bir yapısal kuruluş vardır. Kübist denilen sanatçıların ilk sanat denemelerinde Cezanne aşaması olmuştur.
Kübizm üç sitil aşaması geçirmiştir:
1. Başlangıç aşaması, Cezanne esprisinde çalışma 1907-1909
2. Analitik kübizm aşaması 1910-1912
3. Sentetik kübizm aşaması 1913-1914
a- başlangıç aşamasını en önemli yapıtı Picasso’nun modern sanatı gerçekten bir devir açan Les Demoiselles d’Avignon (Avignon’lu kızar) konulu büyük boyutlardaki tablosudur. Barcelona şehrinin Avignon caddesindeki bir kapalı evin dört çıplak kadınını tasvir eden bu tabloda Cezanne resmi ile zenci maskelerinin etkileri özgün bir kompozisyonla birleştirilmiştir. Cezanne formları geometrik kalıplara indirgeme yolunu göstermiştir. Bir çok yapıtları bu arada yıkanan kadınlar tuvali Picasso’ya yol göstermiş olmalıdır.
b- Analitik kübizm değişik ve birçok açılardan görülen objelerin düz ve iki boyutlu bir yüzeyde tasvirini amaçlar. Objeler bütün yüzeyleri görünecek şekilde açılmış, küçük parçalara bölünmüştür. Bu parçalar bakış açılarına göre değişik yönleriyle, karşıdan, profilden yada bir başka yönden alınarak kompoze edilmiştir sanatçı böylece üç boyutuyla mekan yer tutan bir heykelin etrafında dolanıyormuş gibi hareket etmektedir. Bu bir bakıma zaman faktörünü dördüncü boyut olarak kullanma, zaman mekan verisini sanatta geçerli hale getirmektir.Picasso’nun galeri sahibi Anbroise Vollard portresi bu nitelikte bir analitik kübizm örneğidir. Analitik kübizm uygulayıcıları öncelikle natürmortlar yapmışlardır. Gri kahverengi renkler kullanılmıştır. Picasso’nun gazete okuyan adam, Braque’ım Mandora, Juan Girs’nin lavabo adlı yapıtları analitik kübizm örnekleri
c- Sentetik denilen kübizm aşamasında objelerin görünüşlerinin en yapıcı olanı bir tür attribut sayılarak tasvir olunmuştur. Bir başka ve daha açık değişle bir bardağın, bir müzik aletinin bu objeler algısının gelebilecek görünüşleri tasvir olunmuştur.
SEMBOLİZM ve NABİLER
Sanatlar alanında yapıtlar ya algıya dayanılarak, doğrudan doğruya tasvir yoluyla, yada eşyanın (doğanın) zihinsel yorumu suretiyle meydana getirilebilir. Sanatçılar genellikle ve sanat güçleri ölçüsünde algıya dayanarak eserler yaparlar. Zihinsel yorum ise hayal ve rüya gibi ruhsal olaylara, fantastik konulara form giydirme demektir. Sembolizm adı verilen sanat hareketi; bu verilerden de anlaşılacağı üzere, bir eserin zihinsel bir yorum, mistik bir duygu ile meydana getirilmesi olayıdır. Böylece, soyut bir fikir ve duyuş formlaştırılmış, anlamı gizemli bir eser meydana getirilmiş olmaktadır. 20.yy da pozitif bilimler alanlarındaki ilerlemeler edebiyat sesim sanatlarında da etkilerini göstermiş edebiyata naturalizm, resim sanatında da empresiyonizm doğmuştur. Empresiyonizmin naturalist etkisine tepki olarak doğan sembolizm 1885-1895 yılları arasında geçerli olmuştur. 1886 yılında ozan Jean Moreas sembolizmin manifestosunu yayınlamıştır. Ozan, sanatta bütün ifade türleri arasında yaratıcı zihniyeti en akılcı temsilcisinin sembolizm olduğu inancındadır.
Resim sanatı dalında sembolizmin Fransız temsilcileri Puvis de Chavanne (1824-1898) Gustave Moreau (1826-1898) ve Odilon Redon’dur (1840-1916). Arnold Böcklin (1827-1901) de aynı sitilin sanatçısıdır.
FOVİZM (FAUVİSME)
Fovizm 1905-1907 yılları arasında meydana gelen, 20. yüzyılın gerçekten değerli ve özgün bir sanat akımdır. Belirli ve kesin kuralları olan bir sanat ekolü oluşturmuştur. Ara renklerin abartılarak kullanılması istemi bir gurup sanatçıyı etkilemiştir.
Fovizm renk sanatı, sentez ve dekor sanatıdır. Henri Matisse’e göre kompozisyon; sanatçının duygularını elinde bulunan çeşitli elemanları dekoratif biçimde düzenlemesi işlemidir. Bu görüş folların kompozisyon anlayışlarını tümüyle dile getirmektedir. Tasvirlerde perspektif ve modleye itibar olunmaz. İki boyut tabloda tasvire etmektedir. Gerçek objede deforme edilebilmektedir.
Gurubun başlıca sanatçıları, Henri Matisse (1869-1954), Albert Marquet (1875-1947), Andre Derain (1884-1954), Maurice Vlaminck (1876-1958), Othon Friesz (1879-1949), Raoul Dufy (1877-1953), Van Dongen (1877-1968) dir. Georges Roulaut (1871-1958) değişik nitelikteki tasvir konuları ve renk uygulamalarıyla grupta özel bir yer alır. Kübizm kurucusu Georges Braque da, bir aralık, fovizm denemeleri yapmıştır.
PABLO PİCASSO (1881-1971)
Kübizmin kurucusu Picasso 1881 yılında Güney ispanya’nın bir kıyı kenti olan Malaga da doğmuştur. Çocukluk yaşında sanata yatkınlığı beliren Picasso’nun yetişmesinde kendiside sanatçı olan babasının bilinçli etkileri olmuştur. Barcelona güzel sanatlar okulunda ilk sanat öğrenimini yaptıktan sonra Madrid akademisine giden Picasso’nun çok başarılı çalışmaları olmuş, ancak akademiden öğrenimini tamamlamadan ayrılmıştır. Picasso oldukça kozmopolit Barcelonanın sanat çevresinde bir çok yazar ve sanatçıyla tanışmış Fransız emprisiyonistleri ve Henri Toulouse de Lautrec’i tanımıştır. Elgreco ve Goya ilk çalışmalarında izler bırakmış sanatçılardır.Bir kez Paris’e gidip dönen Picasso 1904 yılında, oraya temelli yerleşmiştir.Picasso bir devre, hatta bir yüz yıla sanat rengini vermiş, evrensel tip bir sanatçıdır. Kübizmin kurucusu ve büyük temsilcisi olarak tanınır. Ancak o aynı zamanda ve her şeyden önce sürekli araştırmalar yapan birbirinden farklı formlar ve sitiller icat eden kişidir. Hiçbir ekole girmemiş tersine bir çok özgün ve özgür ekollerin ve sitillerin yaratıcısı olmuştur. Kübizme konu ve olaylar gerektirdikçe ekstrisiyonist, sürrealist anlatımlarla değişik ve yeni formlar vermiş seramik, heykel traşlık, gravür sanatsal uğraşı dalları olmuştur.
Paris’in Montmartre semtinde Bateaulavoir’da başlayan ilk sıkıntılı ve bunalımlı yıllarda Picasso’nun bu şehirde ve Barcelona’da ki çalışmaları naturalist stilde eserler vermiştir. Bu eserler sanatçının yaşam koşullarını paralel olarak kederli hüzünlü yada aydın ve renkli olmuştur. Kederli ve gamlı eserler Mavi Devir (1901-1904) aydın ve renkli eserler Pembe Davir (1905-1906) ürünleridir. Picasso’nun büyük boyutlardaki çok tanınmış eserleri arasında 1937 yılında yaptığı Quernica, Vallauris’de barış tapınağı için yaptığı Barış ve Savaş, antibes’de gece balık avı, yaşama sevinci, Kore’de soykırımı anılmaya değer.
İTALYA’DA FÜTÜRİZM ve METAFİZİK RESİM
Empresiyonizm, fovizm, kübizm bazı sanat eleştirmenlerince bu sanat hareketlerini alaycı anlamda bir benzetmelerle verilen adlardır. Oysa fütürizm bir gurup İtalyan sanatçısının flozofik, politik ve artistik ilkelere ve kavramlara göre oluşturdukları, niteliği ve amacı belli bir sanat hareketidir.Fütürizmin kurucu ve teorisini Tomasso Marinetti 1909 yılında Figaro Gazetesinde yayınlanan ilk manifestosunun 10 maddesinde fütürizmin çok yönlü sanatsal amaç ve ilkelerini saptamıştır. Bu maddeler özetle;
Şiirde temel öğeler cesaret, cüret ve isyandır.Edebiyat durgunluktan ve uyuşukluktan sıyrılmalıdır. Edebiyatta işlenecek konular saldırgan hareketler kavga ve dövüştür. Dünya yeni bir güzellikle zenginleşmiştir. Yeni güzellik sürattir, hızdır. Motoru güçle sarsılan, homurdanan bir yarış arabası Victoire de Samotrace’dan daha güzeldir.Ancak kavga güzeldir. Saldırgan niteliksiz bir şaheser olamaz. Şiir tanınmayan ve bilinmeyen güçlere karşı saldırgan olmalıdır. Yüzyılların en yüksek noktasında bulunuluyor. Olanaksızların kapısını açmak dururken geride kalınmamalıdır. Zaman ve mekan artık ölmüştür. Sınırsız ebedi sürat elde edildiğine göre mutlak da yaşanıyor demektir.Dünyanın tek sağlık ilacı savaştır, militarizm, yurtseverlik anaşistlerin yıkıcı atılımları kadının horlanması kutlanmalıdır. Müzeler kütüphaneler yıkılmalıdır. Moralizm, feminizm fırsat kollayıcılık lanetlenmelidir. Fütürizm özetle, sanata dinamizm (hareket ve hız) getirmeyi amaçlamıştır. Hareket ve ışık maddeyi yok edecek güçlerdir. Sanatın estetik öğeleri olan ahenk ve güzel gereksiz sayılmışlardır. Hız yapan bir motor bir şahaserden daha güzel görünmüştür. Geçmişe bağlılık demek olan passeizm dinamizmi engellemektedir. Bu bakımdan geleneksel konular bırakılmalı militarizmi savaşı, şiddeti, değerlendiren dinamik konular işlenmelidir. Geçmiş değerleri saklayan müzeler ve kütüphaneler yıkılması gerekli kuruluşlardır.Fütürizmin en özgün üyesi Umberto Boccioni (1882-1916) resim ve heykel sanatçısıdır. Sanatçının madde isimli eseri fütürist teknikte, filozofik anlamlı bir yapıttır. Tablonun konusu maddenin gücü ile bu güce egemen olmak isteyen insanın savaşıdır. Kompozisyonda gerçekte güç harcayan insan temel motiftir. İnsanı çevreleyen ışınlar bu madde insan savaşına fizik ve filozofik bir anlam vermektedir.
HENRİ DE TOULUOUSA-LOUTREC (1846-1901)
19.yy sonunun değerli ve ünlü resim, gravür ve afiş sanatçısıdır. Loutrec’in sanat duygusu ve becerisini çocukluk yaşanda başladığı okul defterlerindeki desenlerden anlaşılmıştır. Güney Fransa’nın eski, soylu ve varlıklı ailelerinden birinin oğlu olan Loutrec çocukken geçirdiği kazalar sonunda sakat ve bodur kalmıştır. Ailesinin tanıdığı bir ressamın yanında desen ve sulu boya çalışmaları yaparak sanatını geliştiren Loutrec Paris’e gitmiş orada da akademik resim sanatçıları Leon Bonnat ve F. Cormon atölyelerinde çalışmıştır. 1889 yılından itibaren Loutrec’in Paris Montmartre yaşamı başlamıştır. Bu aşamada politik kargaşalar, parasal skandallar, anarşist fikirler, devlet adamlarının yolsuz hareketleri toplumu rahatsız etmektedir. Natüralist romancı Emile Zola’nın romanları bu toplumsal bunalımları zamanla konu edinmiştir. Vücut yapısı arızalı olan Loutrec’de bu bunalımlar tepkiler yaratmıştır. Ancak sanatçı yazgısına yılmadan katlanma direncini gösterebilmiştir. Hareket ve karakter etüdleri Loutrec’i sanatının temelidir. Çirkini daha çirkin göstermek, güzeli idealize yoluna gitmemiştir. Karakterleri gereğince belirtmek amacıyla figürlere karikatür görüntüsü vermiştir.
Sanatçının yağlı boya eserlerinde, gravürlerinde, afişlerinde desenin hareketi gereğince değerlendirme bakımından önemi yeri vardır. Kıvrak çizgiler genellikle düz planda renkler kullanmıştır. Artistide Bruand, May Belford afişleri güzel örneklerdendir.
DADA ve SÜRREALİZM
1916 yılında Zürihte bir gurup sanatçı ve yazar Cabaret Voltaire’i kurmuşlar ve dada adını verdikleri sanat hareketini başlatmışlardır.bu ad sözlüğün rast gele açılan bir sahifesinde, anlam aranmaksızın bulunan bir söze göre (dada çocuk dilinde ad demek oluyor), aynı ölçüde anlamsız olan sanat hareketine ad olarak verilmiştir. Voltaire kaberesi sanat galerisi, tiyatro ve toplantı salonu olarak kullanılmıştır. Dada sanat hareketi ABD’de, Almanya’da ve savaş sonrası Fransa’da sanatçılar ve yazarlar arasında geçerli olmuştur. New York’da Marcel Ducpanp, Fransa’da Picabia ve Man Ray Almanya’da Hanover’de Kurt Schwitters, Köln’de Max Ernst hareketi içtenlikle temsil eden sanatçılardır. Savaş sonunda Paris Dada’nın merkezi olmuş A. Breton, Aragon, Eluard gibi tanınmış kişilerden oluşan yazarlar gurubunca benimsenmiştir. Dada sürrealizmin öncüsü olmuştur. Dada Anti-Art ve yıkıcı bir sanat hareketidir. İdeolojik, filozofik ve moral oluş nedenleri vardır. Birinci Dünya Savaşı süresince ve savaştan sonra, yenen ve yenik düşen memleketlerde doğan köklü değerler bunalımının doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Dada neden niçin sorularına yanıt bulamayan negatif bir yaşam kavramıdır. Güzel nedir? Çirkin nedir? Büyük, kuvvetli, zaif nedir? Resim sanatı dalında Dada’nın gerçek temsilcisi Marcel Duchamp olmuştur. 1913 yılında New York’da Armory Show’da eserleri de sergilenen Marcel Duchamp’ın readymade’leri (hazır eserler), örneğin bir şişe kurutacağı, bir psisivar bu sanatçının özgün yapıtlarındandır. Bunlar gösteri yapıtlardır. Sanat eseri estetik duygudan, özellikten yoksun bayağı bir şey olmuştur.
Dada ile sürrealizm arasında önemli ve köklü farklar vardır. Sürrealizm tümüyle psikolojik bir olay dada ise sanatı inkar eden niteliğiyle tümüyle negatif, yıkıcı bir sanat anlayışı uygulamasıdır. Sürrealizmin resim sanatındaki geçmiş temsilcileri Hireomymus Bosch, W. Blake, Füssli ve Goya olabilir. Bosch’un Aziz Antoin’ın denenmesi tasvirindeki yaratıkları, Blake’in fantastik duygular ürünü tasvirleri, Füssli’nin cauchmar (kâbus)ları, sağırlaştığı için çok karamsarlaşan Goya’nın Quinta del Sordo duvarlarındaki tasvirleri bilinçaltı dünyasının dışarıya vurulmak istenen imgeleridir. Ruh hastalarının resimleri de zorlamasız, meydana getirilmiş bilinçaltı ürünleridir.
SALVADOR DALİ (1904-1987)
İspanyol resim sanatçısıdır. Dali resim sanatı öğrenimini Madrid Güzel Sanatlar okulunda yapmıştır. Freudun öğretisi ve felsefe incelemeleriyle kültürünü genişleten sanatçının ilk resim çalışmaları kübizm futürizm ve metafizik resim türleri üzerinde yoğunlaşmıştır.Sanatçı 1928 yılındaki ilk Paris gezisinden kan baldan tatlıdır konulu tablosunu sürrealist espiride yapmıştır.
Sürrealist resim sanatını çok özgün bir anlayışla uygulayan Dali 20. yy sanatında kişiliğinin ve yapıtlarının yadırganan görünümü ve niteliğiyle her çeşit eleştirilere hedef olmuş bir sanatçıdır.Sanatçı psikoloji ve sanat terimleriyle birleştirerek eleştirel paranoiak metod adını verdiği sanatsal yaratma yöntemi geliştirmiştir. Bu yöntem özetle zihinsel algı yeteneklerini olabildiği ölçüde yoğunlaştırarak objektif konumları değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Salvador Dali moda dünyasını ve çeşitli yayın dünyasını geniş ölçüde etkilemiştir. Bu etkileme sinema dünyasında daha belirgin şekilde iz bırakmıştır. Dali ünlü İspanyol prodiktör Louisse Bunel ile birlikte endülüs köpeği ve altın çağı filmlerini çevirmiştir.
WASSİLY KANDİNSKY (1866-1944)
İlk soyut sulu boya resmini yapmış ve soyut sanat estetiği olan hüber das Geişitige’inder Kunst isimli kitabını yayınlamıştır. Kandinsky’nin ilk örnek soyut eserinden sonra soyut sanat Rusya da daha bilinçli ve sistematik bir gelişme göstermiştir. 1913 yılından itibaren Constructivisme, Rayonisme, suprenatisme birbirini izleyerek gelişen soyut sanat akımlarıdır.
Bunlar ihtilal yıllarında geleceğe dönük fitürist anlamda avant-garde sanatlar olarak tanımlanmış ve ihtilalin kültür politikası aracı olarak kullanılmak istenmiştir. Blaue Reiter’in fikir adamı ve teorisi yeni Wassily Kandinsky’dir. Sanatçı, Über das Geistige in der Kunst isimli kitabında özetle sanatta formun önemli olmadığını, duyguların ifadesini öncelik tanımak gerektiğini, doğanın, insanı değerlendirmek için değiştirebileceğini resim sanatının ilkeleri olarak saptamıştır. 1910 yılında sulu boya eseri ile ilk soyut resimleri örneğini vermiş bulunan Kandinsky’nin aynı yılda ve daha ileriki yıllarda yaptığı fov ve ekspresiyonist sitildeki yapıtlarında soyutlamaya önemli yer verilmiştir. Sanatçı fov renklerle şiirleşen bu tür eserlerinin müzik değimi ile emprovize olduğunu ifade etmiştir.
31 Ekim 2006
Bizans sanatı, İ.S. 395 yılında ikiye bölünün Roma İmparatorluğu’nun doğu parçası olan ve 1453’de Osmanlı Türkleri tarafından ortadan kaldırılan Bizans devletinin sanatıdır.Bizans sanatı için, İlkçağ ve Roma sanatından aldığı bilgileri, doğu beğenisi ve deneyimlerini Hıristiyanlıkla kaynaştırarak uygulayan ve yerli geleneklerden de faydalanarak doğu Akdeniz çevresinin bütün Ortaçağ’ı kaplayan Hıristiyan sanatıdır, denebilir.
Doğu Roma İmparatorluğu ya da kısaca Bizans İmparatorluğu adı ile tanınan bu devlet, aslında Hıristiyanlaşmış Roma İmparatorluğu’dur. Bu devleti, Roma İmparatorluğu’nun bir devamı olarak da kabul edebiliriz.Bizans, İstanbul’un eski adı olan Byzantion’dan gelmektedir. Bizans bir Ortaçağ Hıristiyan toplumudur. Balkanlar, Trakya, Anadolu, kısa bir süre Mısır ve Suriye topraklarında egemen olmuş, buralardaki eski uygarlıkların gelenek ve beğenilerini bünyesinde toplayarak kendine özgü yüksek bir uygarlık oluşturmuştur. Bu uygarlığın ana kaynağı Anadolu olmuş.
Bizans sanatında sürekli iki güçlü akım egemen olmuştur. Birincisi, özellikle saray ve ileri gelen çevrelerce tutulan, kökü eski sanat geleneklerine bağlı ince, hassas hatta bazı durumlarda Hıristiyanlığa yabancı unsurların bile göze batmadığı görkemli, zengin ve göz kamaştırıcı bir sanat akımı olan Başkent üslubudur.İkincisi ise, form güzelliğine önem vermeyen, dini konuları esas alan ve sanatı dinin bir anlatımı olarak kabul eden ilkel ve kuru bir sanat akımı olan Eyalet üslubudur.
4.yy. da gelişmeye başlayan Bizans Sanatı, 6. yy da imp. Jüstinyen döneminde en parlak zamanını yaşamıştır.
Mimari:
Dini yapılara daha çok önem veren Bizans mimarisinde ana malzeme tuğladır. almaşık örgülü duvar Bizans mimarisinde sık rastlanan bir uygulamadır.Esası bir çarşı, bir toplantı yeri olan bazilikayı Hıristiyanlaştırarak kilise haline getirmişlerdir. Ufak tefek ticari anlaşmazlıkları çözümleyen hakimin yerini ise Hıristiyanlıkta ısa almıştır.
Dini Mimari
1. Bazilikal planlı Kiliseler
İçi iki sütun dizisi ile üç nefe ayrılmış, bunlardan ortadaki yandakilere oranla daha geniş tutulmuştur. Doğu ucunda ise yarım yuvarlak bir biçimde dışarı taşan apsis bulunur. Batı yönünde de narteks adı verilen bir hol vardır. Bunun iki yanındaki merdivenlerden yan neflerin üstünde yer alan ve kadınlara ait olan galerilere çıkılır. Bir bazilikanın üstü, çift meyilli ve kiremit kaplı ahşap bir çatı ile örtülü olurdu. Bu basit ve yalın kilise tipi, Hıristiyanlığın özellikle ilk yıllarında ve Bizans sanatının ilk döneminde hayret verici derecede tutulmuş ve çok sayıda örnekleri inşa edilmiştir.İstanbul’daki 461 tarihli Studios Manastırı Kilisesi, Efes Meryem ana Bazilikası, Demre Aziz Nicolaus Kilisesi
2. Merkezi planlı Kiliseler
Yuvarlak bir ana mekan oluşturacak biçimde inşa edilen bu binalarda mekanın üstü, yapının bütününü kaplayan bir kubbe ile örtülmüştür. Bu tipin en yalın örneğinde kubbe, sekiz köşeli bir plana göre inşa edilen dış duvarlara oturur.
Kaynağını ilkçağ sanatının türbe ve hamamlarından alan ve Hıristiyan mimarisi tarafından özellikle anı yapılarında kullanılmak üzere benimsenen bu tipin güzel bir örneği, İstanbul’da bugün Küçük Ayasofya Camii adını taşıyan eski Sergios ve Bakkhos Kilisesi’dir. İmparator I. Justinianos tarafından 526-530 yıllarında yaptırılan bu yapının dış duvarları, pek düzgün olmayan bir kare oluştururlar.
3. Kubbeli Bazilikalar
Bizans mimarisi iki ayrı tipi, bazilika ve merkezi planı birleştirerek yeni bir mekan yaratmaktan da geri kalmamış, bunun sonucunda 5. yüzyılın sonlarına doğru kubbeli bazilika denen tip doğmuştur.
İlk örnekleri Anadolu’da yapılan kubbeli bazilikaların en görkemlisi ise, İstanbul’daki Ayasofya’dır. 2. Teodosyos tarafından yaptırılan ikinci kilise 532 yılında yanmış, bu kilisenin yerine Justinianos’un emri ile 537 yıllarında yaptıkları bu günkü Ayasofya, kubbeli bazilika tipini açık bir biçimde ortaya koyar.16. yy da Mimar Sinan tarafından payandalar eklenmiş.
4. Haç planlı Kiliseler
8. yy dan başlayarak Anadolu’da ve özellikle İstanbul’da yapılan kiliselerde bu plan uygulanmıştır.Orta mekanın üzeri dört payenin taşıdığı bir kubbe ile örtülür.Kubbenin dört yanında tonozlarla örtülü bir birine eşit mekanlar haç kollarını oluşturur.
iki şekilde görülür. Yunan Haçı Planlı ve Latin Haçı planlı.İkonoklasma’nın 842’de ortadan kalkması ile başlayan Orta Dönem Bizans sanatında, Yunan Haçı planı, bu dönemde mimari tiplerin başında gelmekte, hatta uzun süre tek mimari tipi oluşturmaktadır. Bu tipin bu denli önem kazanmasının altında, kilisenin İkonoklasma’ya karşı kazandığı zaferden duyulan coşku ve bunun itici gücü ile Hıristiyan sembolizminin bir anda sanat dünyasını kaplaması yapmaktadır.Aya İrini, Kariye manastırı,Kalenderhane Camii,Gül cami,Zeyrek cami bu planda yapılmış kiliselerdir.
Latin Haç plan Anadolu’da fazla görülmez. Efesteki St Jean kilisesi buna örnektir.
5. Dehlizli Plan
Son Bizans döneminde İstanbul’da yeni bir mimari tipin doğduğunu ve bunun 1284-1294 yıllarında yapıldıkları bilinen üç kilisede uygulandığını görmekteyiz. Bu yapılar, fetihten sonraki adları ile Koca Mustafa Paşa Camii, Fenari İsa Camii ve Fethiye Camii ana binasıdır. Bu planın orta dönemin gözde tipi Yunan Haçı ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü naos kısmında dört kemer üzerine yükselen bir kubbe bulunmakta ve orta mekan bu kare alanın altında kalmaktadır. Bu orta kısmı, üç yandan at nalı gibi saran basık tonozlu dehlizler çevreler. Bu yüzden bu plana kısaca Dehlizli Tip denir.
Sivil Mimari
İstanbul’da Bizans’ın sivil mimarisiyle ilgili örnekler çok azdır. Büyük Saray diye bilinen kompleks, İstanbul’un ilk büyük imparatorluk sarayı olup Topkapı Sarayı gibi çok geniş bir alan içinde çeşitli yapılardan oluşmuştur.Bizans imparatorlarının ikinci saray kompleksi ise Edirnekapı yakınlarındaki Blakhernai Sarayı’dır. Bu yapı grubundan da günümüze yalnızca bir pavyon kalmıştır. Tekfur sarayı adı ile tanınan bu yapı, Bizans sarayları hakkında fikir veren bir örnektir. Eski adı ile yapım tarihi kesin olarak bilinemiyor. Ama 12. yüzyılın ikinci yarısı olarak düşünülebilir.İmparator Valens (364-368) zamanında yaptırıldığı ileri sürülen Bozdoğan Kemeri yardımıyla İstanbul Üniversitesi merkez binasının bulunduğu yerdeki ana havuza ulaşırdı. Her iki ucundan da parçaların eksildiği Bozdoğan Kemeri, günümüze bir hayli harap olarak gelebilmiştir.İstanbul’da çok sayıda bulunan sarnıçlarsa kente gelen suyu barındırma görevi görürlerdi. Sarnıçlar, kare ya da dikdörtgen planlı, üstleri kemerler ve tonozlarla örtülü tesislerdir.İstanbul’daki kapalı sarnıçların içinde en büyüğü ve en tanınanı hiç kuşku yok ki, Sultanahmet meydanındaki Yerebatan Sarnıcı’dır.Bizans döneminde İstanbul’un çeşitli yerlerinde dikilmiş anıtlar da bulunuyordu. Bunların en önemlilerinin bulunduğu Hipodrom, kentin eğlence ve siyaset merkezi ile politik mücadelelerin yapıldığı yerdir. Hipodrom, Sultan Ahmet Camii ile Adliye Sarayı arasındaki düzlükte uzanan “U” biçiminde bir saha idi.Burada yer alan Dikilitaş (Obelisk) meydanın simgesi olmuştur. Bu anıt aslında bir Mısır yapıtı olup ı.Ö. 1600 yılında Firavun IŞI. Tutmosis adına Karnak’ta dikilmiştir. Pembe granitten yekpare olan bu dikilitaş, 390’da İstanbul’a getirilmiş ve Hipodrom’a dikilmiştir.
Hipodrom’daki anıtlardan biri de 4. yüzyılda İstanbul’a getirilmiş olan Yılanlı Sütun’dur.
Kentin diğer semtlerine de anıt taşlar dikilmiştir. Çemberlitaş,Kız taşı,Arkadius sütunu.
Askeri Mimari
İmparator Konstantin 11 Mayıs 330’da İstanbul’u yeniden kurup tören ile açmıştır. Kentin bu yıllardaki durumu da pek bilinmez. Ancak, Konstantin’in kente kara tarafından sınır çizdiği bilinmektedir. İstanbul surları zamanla büyüyen kente uygun olarak batıya doğru genişletilmiştir. Batı yönüne doğru büyük bir genişletme ise 408-450 yıllarında İmparator olan Theodosius zamanında olmuştur. Theodosius Surları ya da kara tarafı surları adı verilen bu surların 96 kulesi bulunmaktadır. Marmara’da Mermer Kule ile başlayıp Haliç yönüne doğru uzanan surlar, Edirnekapı’nın biraz ilerisinde kesilir. Daha ilerideki surlar geç dönemlere aittir. Surların yer yer dışarıyla bağlantı kuran kapıları vardır. Surlar üç bölümden oluşuyordu: Anasur, Hendek, Önsur.
31 Ekim 2006
SOSYOLOJİ: Kelime anlamı toplumbilimidir. Latince toplum anlamına gelen Socius ile Yunanca bilgi demek olan Logos sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur.Sosyoloji sözcüğünü ilk kullanan Fransız sosyoloğu Auguste Comte (1798 - 1857)’dur.Bilim olarak sosyoloji: Toplumların meydana gelişini, gelişmesini,toplum içinde farklı kesimlerde görülen sosyal olayları, sosyal kurumları, sosyal ilişkileri, sosyal yapı özelliklerini ve bu yapıda ortaya çıkabilecek değişme eğilimlerini ele alarak inceleyen bir bilim dalıdır.
TOPLUM: Belli bir coğrafya parçası üzerinde yer alan,üyeleri arasında sıkı bir etkileşim ve işbölümü olan bir insan topluluğudur.
SOSYAL OLAY: Toplum içinde meydana gelen, başlama ve bitiş noktaları belirli olan birden fazla kişiyi ilgilendiren bir oluşumu ve değişimi ifade eder.
SOSYAL OLGU: Genellikle başlangıç ve bitiş zamanı bilinmeyen, nerede başlayıp nerede bitebileceği kesin olarak tesbit edilemeyen bir sosyal oluşum ve değişimi ifade eder.Tek tek meydana gelen sosyal olayların genel bir ifade tarzıdır.Selma ile Mehmed’in evlenmesi bir sosyal olaydır. Ama tüm evlilik olaylarının hepsine birden evlenme denir. Bu ise sosyal olgudur.
SOSYAL KURUM: Birbirleriyle sosyal ilişki ve etkileşim halinde bir arada bulunan insanların, toplum içinde nasıl davranmaları gerektiğini ve bu davranışların kurallarını belirleyen, kişilere belli şekillerde davranışlarda bulunması için zorlayıcı etkide bulunan, aralarında birlik ve bütünlük olan, uyumlu ve örgütlü bütünlerdir. Aile, eğitim, din, hukuk,ekonomi, yönetim, devlet kurumları.
SOSYAL İLİŞKİ: Birbirinden haberdar olan en az iki insan arasında belirli bir süre devam eden, anlamlı ve belirli amaçlar etrafında kurulan sosyal bir bağdır.
SOSYAL YAPI: İçinde sosyal ilişkilerin sosyal olayların meydana geldiği, sosyal grupların ve kurumların yer aldığı,nüfus ve yerleşim tarzının şekillendirdiği, toplumun şekil ve çevresi ile ilgili dış görünüşe sahip olan bir sosyal varlıktır.
SOSYAL GRUP: Belli ortak özelliklere sahip, etkileşim ve ilişki içinde bulunan iki veya daha fazla kişinin meydana getirdiği göreli bir sürekliliği olan bireyler topluluğudur.
SOSYAL DÜZEN: Bir toplumdaki üretim güçleri ve üretim ilişkileriyle din, hukuk, eğitim gibi kurumların karşılıklı bağımlılık içinde oluşturdukları uyumlu bir bütündür.
KÜLTÜR: Tarihsel ve sosyal değişme süreci içinde oluşturulan, bütün maddi ve manevi değerleri ile bunları yaratmada ve gelecek kuşaklara iletmede kullanılan araçların tümüdür.
CEMAAT: Kan bağlılığının, benzerliğin, geleneklerin bulunduğu, iş bölümünün görülmediği insan topluluğudur.
CEMİYET: İş bölümünün geliştiği, akılcılığın egemen olduğu, daha çok organik dayanışmanın görüldüğü toplumdur.
MİLLET: Siyasi bir birlik şeklinde yaşayan, ortak, mazi ve kültüre sahip, devlet şeklinde teşkit-lanmış fert ve zümrelerin toplamıdır.
KALABALIK: Ortak fikirlerle hareket eden ve aynı heyecanı taşıyan, teşkilatsız ve sürekli olmayan, kendiliğinden oluşan insan yığınıdır.
HALK: Üyeleri yoğun bir şekilde bir araya toplanmış olmayan, bir arada bulunmaları tesadüfi olmaktan uzak,sürekli, ortak bir kültürle birbirlerine bağlı, teşkilatsız yaygın,insan topluluğudur.
SOSYAL DEĞİŞME: Bir toplumda ekonomik büyüme ile birlikte sosyal, siyasi ve kültürel alanlarda bir ilerlemenin olması demektir.
SOSYAL BÜTÜNLEŞME: Bir toplumu oluşturan, topluluk,grup ve kurumları gibi, sosyal yapının çeşitli öğeleri arasındaki birbirini tamamlayabilme durumuna denir.
SOSYAL ÇÖZÜLME: Bir toplumda maddi ve manevi kültür öğelerinin bir araya gelerek bir anlam ifade edecek ve işleyen bir bütün oluşturacak çok biçimde birbirlerini tamamlayamamalarıdır.
İŞBÖLÜMÜ: Bir toplumsal üretim düzeni içindeki değişik görev ve hizmetlerin, toplumun üyeleri, grupları arasında karşılıklı bağımlılık ilişkileri içinde bölünmesi sürecidir.
SOSYAL TABAKALAŞMA: Toplumu meydana getiren üyelerin ya da öğelerin bir ya da daha fazla ölçüte göre hiyerarşik sırılanmaları
SOSYAL SINIF: Toplumun düzeyi, yaşam biçimi, eğitim,saygınlık gibi özellikler bakımından birbirine benzeyen ve bunun bilincinde olan insanlar tarafından oluşturulan bir bütündür.
SOSYAL HAREKETLİLİK: Kişilerin, ailelerin ve sosyal grupların toplum içinde sahip oldukları bir stüdüden diğer bir statüye veya bir tabakadan diğer tabakaya geçmeleridir
SOSYAL YAPI
I. Tanımı: Sosyal yapı, içinde sosyal ilişkilerin, sosyal olayların meydana geldiği, ses yol grupların, kurumların yer aldığı, nüfus ile yerleşim tarzının şekillendirdiği, toplumun şekil ve çerçevesi ile ilgii dış görünüşe sahip olan bir sosyal varlıktır.
Sosyal yapının iki yönü vardır:
A - Kültürel (Manevi) Yapı: Toplumun sosyal ilişkiler ağı dediğimiz sosyal statüler, roller ve değer yargılarından oluşan yapısı
B- Fizik (Maddi) Yapı: Toplumun şekil ve çevresi olarak belirtilen dış görünüşünü oluşturan nüfusun yerleşim tarzı (köy - şehir) fiziksel yapısını oluşturur.
Toplumdan topluma sosyal yapı farklı özellikler gösterir.
II - SOSYAL YAPI İLE İLGİLİ KAVRAMLAR
A - Sosyal İlişki: Birbirinden haberdar olan en az iki insan arasında belirli bir süre devam eden, anlamlı ve belirli amaçlar etrafınd kurulan sosyal bir bağdır.
M.Weber’e Göre Sosyal İlişkinin Özellikleri:
1. En az iki kişi arasında olmalı
2. Bir zaman sürecini içermesi
3. Kişi ya da grupların karşılıklı etkileşim içinde bulunmaları
4. Birbirlerinin varlığından haberdar olmaları
5. İlişkiler ortak bir anlam taşıması
6. İlişkide bulunan kişilerin birbirlerini içten karşılıklı bağ duymaları
Sosyal İlişki Çeşitleri:
1. Samimiyet Derecelerine Göre
a) Birincil İlişkiler: Daha çok cemaat tipi örgütlenmelerde görülen ve yazılı hale getirilmemiş ilişkilere dayanır. Daha çok örf ve adetler biçimindedir.
Özellikleri:
- İlişkiler karşılıklı duygusal güven anlayışa samimiyete dayalı yüzyüze ilişkilerdir.
- Yazılı kurallara bağlı değildir.
- Sosyal etkileşim çok güçlüdür.
- İlişkiler uzun sürelidir.
- Daha çok küçük gruplarda (aile, arkadışlık, köy, komşuluk) görülür.
- Bütün toplumlarda görülebilir.
b) İkincil İlişkiler: Daha çok cemiyet tipi bir teşkilatlanmada (şirket, sendika,kentler . . .) görülür.
Özellikleri:
- İlişkiler resmidir. Duygusal iletişim çok zayıf
- Yazılı kurallara bağlıdır.
- Kıss sürelidir.
- Sosyal etkileşim çok zayıftır.
- Daha çok büyük graplarda (şehir, şirket, resmi kurumlar ) görülür.
- Kitle iletişim araçlarının etkisi çoktur.
2. Sürelerine Göre
a) Tesadüfi (geçici): Kısa süreli (bir maçta biraraya gelen insanların
ilişkileri)dir.
b) Periyodik: Yılın belli zamanlarında kurulan ilişkilerdir. Mevsimlik işçilerin ilişkisi
c) Sürekli İlişkiler: Çok uzun süreli ilişkilerdir. Aynı, köyde, şehide oturan insanlar
arasındaki ilişkiler gibi.
B - SOSYAL STATÜ VE ROLLER:
Statü: İnsanlırn toplum içindeki yerini ifade eden bir kavramdır. Statü, kişilerin çocuk, doktor, müslüman, öğretmen, işveren, örneklerindeki gibi kim olduklarını belirtir, ona bir takım haklar sağlar ve yükümlülükler yükler.
Statü Çeşitleri:
1. Verilmiş (edinilmiş) Statü: Kişilerin yetenek ve becerilerine bakmadan ve onların bir çabası olmadan, kendileri dışındaki faktörler tarafından
sağlanır. Yani kişi doğumuyla, cinsiyetiyle veya yaşıyla ilgili bu statüyü elde eder. Örneğin, Yaşlı, genç, kadın, erkek, siyah, beyaz . . .
2. Kazanılmış Statü: Kişilerin kendi çabaları sonucu elde ettikleri stütüdür.Örneğin, anne, baba, öğretmen rolü çok büyüktür ve çok çabuk değişebilir.
Sosyal Prestij (İtibar): Bir bireye ya da kümeye (grub) başka birey ya da kümelerle, ilişkilerinde üstünlük sağlayan duruma denir. Doktorluk statü,doktorun sevilmesi, aranması durumuna prestij denir.
Statünün Özellikleri:
1. Her insan birden fazla statüye sahip olabilir.
2. Bazıları doğuştan bazıları sonradan kazınılır.
3. Bazıları doğumdan ölüme kadar değişmezken koşulları daha kolay değişir.
4. Her stütü belli kurallara bağlıdır.
5. Statüler arası ilişkiler ağı vardır.
6. Toplumdan topluma değişiklik gösterebilir.
Anahtar (Temel) Statü: Bireyin sahip olduğu statülerden toplum da en etkin olanına anahtar statü denir. Anahtar stütü kişinin toplum içindeki kişiliğini belirler. Cumhurbaşkanı, General, Öğretmen, İmam genellikle kişinin diğer statülerine göre anahtar stütü niteliği taşır.
Rol: Toplumun bireyden statüsüne uygun olarak beklediği davranışlarına rol denir. Kişinin her taşıdığı statüye göre bir çok rolleri vardır. Her rol, diğer rollerle olan ilişkilerinin derecelerine göre var olur ve anlam kazanır. Statünün dinamik yönüdür.Bir kimse hem öğretmen, hem sporcu hem parti üyesi olabilir.Rol Pekişmesi: Rollerin birbirini kolaylaştır-masıdır. Ana okulu öğretmeni Rol Çatışması: Bireyin sahip olduğu statülerine uygun rolleri arasında herhangi birine uygun davranışı yapacağına karar verememesi haline rol çatışması denir. Örneğin, bir müdürün evde müdür rolüne devam etmesi, subayın evdekilere asker imiş gibi davranması
C - SOSYAL DEĞERLER:
Değerler, kişilerin düşünce, tutum ve davranışla-rında birer ölçüt olarak ortaya çıkan ve sosyal yaşamın vazgeçilmez bir öğesini oluşturur.Değerler: Bir gruba ya da topluma üye olanların uymak durumunda oldukları genelleşmiş ahlaki inançlardır. Neyin iyi, güzel ve doğru; neyin kötü, çirkin ve yanlış olduğunu gösteren kriterlerdir.
Sosyal Değer Çeşitleri:
1. Pratik Değer: bir toplumun üyelerini birarada tutmaya yönelik inançlardır.Bu değerler kişiler arasında birlik ve dayanışmayı bozacak eğilim ve davranışları kötülerken, toplumun ihtiyaçlarını giderecek davranışları özendirir.
2. İdeal Değer: İnsanın ideside neler yapması gerektiğine ilişkin davranış modelleri önerir. Çoğuna uymak günlük yaşamda mümkün olmasa da önemleri büyüktür.Çünkü, insanları bencillikten kurtarır, toplum sorunlarıyla ilgilenmeye, yüksek ahlaki değerler edinmeye özendirir.3. Egemen Değer: Özgürlük, bağımsızlık, yoksulları korumak, namuslu olmak gibi tüm toplumca benimsenmiş ve korunan, uzun zamandan beri varlığını sürdüren değerlere denir.
Özellikleri:
- Toplum fertlerinin ortak duygu ve düşüncelerini yansıtırlar.
- Toplumun birliğini güçlendirirler.
- Toplumsal kurallara temel oluştururlar.
- Zorlayıcıdırlar.
- Toplumda kuşaktan kuşağa aktarılırlar.
- Ahlaki, dini inanç ve ilkelere dayanırlar.
- Toplumdan topluma değişirler.
- Zamanla aynı toplumda değişebilirler.
D - SOSYAL NORMLAR:
Bir toplumda insanları belli olaylar karşısında nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen öyle davranmaya zorlayan kurallara sosyal norm denir.
1. Yazılı(Resmi) Normlar: Kanunlar, tüzükler, yönetmelikler gibi devletin yetkili organlarınca düzenleyip, uygulamaya konan, gerektiğinde değiştirilen, devletin ve sosyal düzenin korunmasını ve devamını amaçlayan normlardır. Uymayanlar maddi ve bedeni cezaya çarptırılır. Hukuk kuralları gibi
2. Yazısız (Resmi Olmayan) Normlar:
Bireyler arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinden doğan töre, adet, gelenek,görenekler, din kuralları, görgü kuralları gibi yazılı olmayan normlardır. Yaptırmaları mesnevidir.
Örf (Töre): Toplum yaşamında yararlı ve gerekli olduğuna ortaklaşa inanılan; kimi yerde yasa ve ahlakın yerine geçebilen, yaptırım gücü (kanun veya norm şeklinde) olan kurallara örf veya töre denir.
Adet: Halk tarafından alışılmış ve yaygın olarak kullanılan davranış şekilleridir. Bayramda akraba ve ahbap ziyaretleri yapmak Gelenek: Bir toplumda, eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa geçen kültür mirasları, alışkanlıklar bilgiler ve davranışlardır.
Görenek: Bir şeyi görülebildiği gibi yapma alışkanlığıdır. Uyulması için yaptırımı bulunmayan, ya da çok az olan davranış öğeleridir.
Din Kuralları: İnsanların Tanrıyla veya diğer insanlarla ilişkilerini düzenler.Sevap ve günah gibi yaptırım çeşitleri vardır.
Ahlâk Kuralları: İnsanların kendi nefislerine karşı vazifelerini ve diğer insanlarla ilişkilerinde nasıl davranmaları gerektiğini belirten kurallardır.
Görgü Kuralları: Örf ve adetlerin basit biçimidir. Bir kimsenin belli bir olayda nasıl davranması gerektiğini gösterir. Bir toplantıda konuşurken, bir davette yemek yerken bir törene katılırken nasıl davranırız?
Hukuk Kuralları: Kişiler arası ve kişi ile toplum arası ilişkileri düzenleyen,maddi yaptırım olan bu nedenle uyulması zorunlu kurallardır.
Sosyal Normların Özellikleri
- Sosyal değerlerin somut şeklidir.
- Toplumun düzen ve devamlılığını sağlar.
- Toplumsal kontrolü sağlarlar.
- Toplumsal süreç içinde veya merkezi otoritece oluşturulabilir.
- Bireylerin davranışlarını sınırlayan emir, yasaklardır.
- Toplumdan topluma veya zamanla değişir.
- Uymayanlar toplumca cezalandırılır, zorlayıcıdır.
- Çoğunluğun sosyal normlara uyması sosyal bütünleşmeye, uymaması ise sosyal
çözülmeye neden olur.
E - SOSYAL KONTROL
Bireylerin veya sosyal grupların sosyal üzeninin gereklerine uygun biçimde davranmalarını sağlamaya yönelik önlemlerin tümünü ifade eder.Sosyal kontrol, grup ve toplumun, kişinin davranışlarını sınırlandırması ve bu sınırlandırma yoluyla sosyal değerleri benimsemesinin sağlanması demektir.
Özellikleri
- Kaynağı sosyal yaşamdır ve her toplumda görülür.
- Toplumun düzeni ve devamını sağlar.
- Her türlü sosyal ilişkiyi kapsar.
- Bireylerin toplumsallaşmasını sağlar.
- Birey örnek davranış kalıplarını öğrenir ve taklik yoluyla kazanılır.
- Toplumdan topluma veya aynı toplumda da değişir.
- Toplumsal norm ve değerleri araç olarak kullanır.
III. SOSYAL OLAY VE OLGU:
Sosyal Olay:Toplum içinde meydana gelen, başlama ve bitiş noktaları belli olan ve birden fazla kişiyi ilgilendiren bir oluşumu, değişimi ifade eder.
Sosyal Olgu: Genellikle başlangıç ve bitiş zamanı bilinmeyen nerede başlayıp nerede bitebileceği kesin olarak tesbit edilemeyen bir sosyal oluşumu ve değişimi ifade eder. Tek tek meydana gelen sos olayların genel bir ifade tarzından
IV. SOSYALLEŞME: Bireyin toplumsal etkileşim sonucu o toplumun kültür, davranış, düşünme biçimlerini kazanması süresine denir.
V. ANOMİ: Düzensizlik ve kuralsızlık ifade eder.
VI. SOSYAL DAYANIŞMA: Grup içindeki bireylerin diğer bireylerle uyumlu ilişkilere girmesi ile ortaya çıkan duruma denir.
Durkheim’e göre dayanışma çeşitleri
a) Mekanik Dayanışma: Toplumda benzer, ortak duygu ve düşüncelere sahip insanlar arasındaki dayanışmadır. İlişkiler dostça ve samimidir.
SOSYAL GRUPLAR:
A. Tanımı: Belli amaçlar ve bunları gerçekleştirme çabası çerçevesinde toplanmış, belli kurallara göre. belirli süre karşılıklı sosyal ilişkide bulunan,en az iki kişiden oluşan, göreli bir sürekliliği olan bireyler topluluğuna sosyal grup denir.
B. Özellikleri ve Fonksiyonları
1 - Grup üyelerin ortak bir amaca sahip olması
2 - İki veya daha fazla kişiden oluşması
3 - Üyelerin karşılıklı sosyal ilişkide oluşması
4 - Göreli bir sürekliliğin bulunması
5 - Grup üyeleri arasında işbirliği ve iş bölümü vardır.
6 - Grubun bireylerin beklentilerine cevap vermesi
7 - Grub bireyleri arasında biz bilincinin olması
8 - Grup üyeleri arasında rol ve statü dağılımı vardır.
9 - Grup üyerine baskı yapar ve yol gösterir.
10 - Yapı ve fonksiyon bakımından zamanla değişir.
11 - Bireyi sosyalleştirir, tutumları değiştirir, pekiştirir.
12 - Grup birey için bir güvencedir.
13 - Grup, işlevini yerine getirdiği sürece vardır.
14 - Kültür grup aracılığıyla nesilden nesile aktarılır.
C. SOSYAL GRUP ÇEŞİTLERİ
1 - Grup Üyelerinin Sayısına Göre
a) Büyük Grup: Üye sayısı çok olan, ilişki ve etkileşimleri daha sınırlı ve resmi olan gruplardır. İkincil ilişkiler hakimdir. Şehir gibi gruplardır.
b) Küçük Grup: Üye sayısı sınırlırdır ve ilişkiler yüzyüze (birincil)dir. Köy,aile
2 - Grubun Süresine Göre:
a) Geçici Gruplar: Belli bir iş yapmak veya belli bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen kişilerden oluşur. Bunun için kısa ömürlü ve geçicidirler. Mevsimlik işçi, izciler grubu.
b) Sürekli Gruplar: Genellikle grup üyelerinin ömürlerinden daha uzundur. Millet,aile, köy, şehir, gruplar
3 - Bireyin Gruba Katılışına Göre:
a) Resmi Gruplar: Yetkili organlarca oluşturulmuş ve önceden belirlenmiş yasa, tüzük, yönetmelik gibi hukuk kurallarına göre düzenlenmiş gruplardır.
Milli eğitim de çalışan grup.
b) Resmi Olmayan Gruplar: Kanun ve yönetmelikler yerine grup üyeleri tarafından geliştirilen kurallara göre var olan gruptur. Genellikle küçük gruplardır. Aile, arkadaş grupları, imece (bir örgütte kendiliğinden doğmuş yardımlaşma şekli), klik-hizip (bir örgüt düşünce ve davranış bakımından ayrılık gösteren küçük gruplaşma) gibi…
4- Bireyin Gruba Katılışına Göre
a) Bireyin Kendi İradesiyle Katıldığı Grup:
Gruba girip çıkmanın serbest olduğu gruplardır. Arkadaşlık, klup, demek grupları
b) Bireyin İrade Dışı Katıldığı Grup:
Bireyin doğal yolla katıldığı gruptur aile millet, kastlara bireyler doğal yolla katılırlar.
Türk veya Fransız olmak kişinin ömrü boyu devam eder.
5 - Sosyal İlişki Tiplerine Göre:
a) Birincil Gruplar: Üyeleri arasında birincil (yüzyüze, samimi) ilişkilerin olduğu gruptur. Aile, arkadaşlık, komşuluk, komşuluk
b) İkincil Gruplar: Üyeler arasında ikincil ilişki bulunan, bulunan, bu ilişkilerin yasa, yönetmeliklerle belirlendiği gruplardır. Üyeler arsındaki ilişkilerde çıkar duygusu egemendir. Dernekler, sendikalar, siyasi gruplar gibi…
6. Ferdinan Tönnies’in Grup Sınıflaması
a. Cemaat: Zaman içerisinde yavaş yavaş meydana gelen, bireyleri arasında duygu ve düşünce birliği olan insan topluluğudur. Irk, etnik köken ve kültür bakımından farklılaşmış kişilerden meydana gelirler. Cemaat üyeleri arasında sıcak, samimi,yürekten, duygusal ilişkiler vardır. Aile, akrabalık, klan gibi kana bağlı; komşuluğa dayanan köy gibi yere bağlı, düşünce ve duygu benzerliğine dayalı topluluklar cemaate örnek verilebilir.
b. Cemiyet : Irk, etnik köken, sosyo ekonomik statü ve kültürce farklılaşmış topluluklardır. Cemiyetler kişisel olmayan, soğuk, rasyonel ve özgür ilişkiler üzerine kuruludur. Sanayi ve ticaret işletmeleri, baskı grupları, şehirler gibi örnekler….
Cemaat-Cemiyet Özellikleri
Cemaat (Topluluk)
Cemiyet (Toplum)
- Ortak irade
- Üyelerin kişiliği yok
- Toplum çıkarları
- İnan
- Din
- Töre, adet
- Doğal dayanışma
- Ortak mülkiyet
-Bireysel irade
Var
Birey çıkarları
İdeoloji
Kamuoyu
Moda, geçici arzular
Sözleşmeli dayanışma
Bireysel mülkiyet
7. Durkheim’in Toplum Sınıflaması:
a. Mekanik Dayanışmalı Toplum:
- Bireysel bilinçler birbirine benzer, bireyin kişiliği yoktur. Toplum önemlidir.
- Bağlılık benzerlikte doğan sempati bağlılığıdır.
- Dayanışma tam bir benzeşme ve uyum içinde ortaya çıkar. Dayanışma, insanların birbirine benzediği oranda artar. Dayanışma inorganik varlıkların molekülleri arasındaki dayanışmaya benzetildiğinden mekanik dayanışma denir.
- Nüfuz az işbölümü yok, homojen geleneksel
b. Organik Dayanışmalı Toplum:
- Toplumsal işbölümü gelişmiş ve bireylerarası, farklılaşma artmıştır. ? bireysel farkları doğurur.
- Dayanışmma işbölümüne dayanan, başkalarının bizi tamamladığı dayanışmadır. Bu dayanışmada bireysel bireysel farklılıklarını kazanırlar. Gelişmiş hayvanların organları arasındaki dayanışmayı hatırlattığı için organik daynışma denir.
- Nüfuz artmış, bireycilik, ihtisaslaşma artmış, din evrenselleşmiş, evrensel değerler gelişmiş yerel bağlar zayıflamıştır.
IV. Grup Dışındaki Topluluklar:
A. Kalabalık (Yığın) : Aralarında fiziki yakınlık bulunmalarına rağmen,karşılıklı ilişkiler, birleştirici, bütünleştirici bağlan bulunmayan veya yüzeysel ilişki ve geçici bir süre için birbirine bağlanan insan birimleridir.
Rastlantı sonucu oluşurlar. Durakta otobüs bekleyenler, yangını seyredenler.
- Kalabalıklar (sıradan kalabalık.
- İzleyiciler (dinleyici, seyirciler)
- Gösteri Toplu
- Etkin kalabalıklar
B. Sosyal Kategori : Ortak niteliklere sahip olan, fakat aralarında hiçbir ilişki
olmayan kişilerin oluşturduğu bir bütündür. Örneğin, öğrenciler, taksi şoförleri,
memurlar, yaşlılar.
Kategori Şekilleri
1. Kitle : Ortak sosyal niteliklere sahip olan insanların oluşturduğu, (fiziksel yakınlıkları bulunmayan) kategoridir.
Aynı gazeteyi okuyanlar, aynı futbol takımını tutanlar.
2. Sosyal Sınıf : Aynı hayat tarzına sahip, gelir, eğitim-öğretim, kültür ve meslek gibi çeşitli özellikler bakımından birbirine benzeyen insanların oluşturdukları kategoridir. Örneğin, işçi, işveren, köylü.
3. Azınlık : Bir topluma egemen olanların yararlandığı haklardan (belirgin farkları nedeniyle) yararlanamayan insanların oluşturduğu bir kategoridir. Batıdaki Türkler
31 Ekim 2006
Eğitimden bahsedildiğinde, genellikle, eğitim işine eğitimci ve öğrenci olarak katılanlar; öğretmenler ve öğrenciler, çocuklar ve gençler, anaokulu öğretmen ve bakıcıları, çıraklar ve ustalar, anne-babalar ve okul yöneticileri vs. akla gelir. Yâni eğitim deyince ilk akla gelen,eğitici ile eğitilenler arasındaki kişisel ilişkilerdir. Daha açık bir söyleyişle; öğretmen ili öğrenci arasındaki karşılıklı ilişkilerin şekli ve izleri, çocuk gelişiminin ortaya çıkardığı ihtiyaçlar, eğitsel ilişkinin meydana geldiği okul ve çevre ortamı, eğitime etki eden çevre faktörleri, çocukların tecrübe kazanmaları ve yetenekleri, eğiticinin pedagojik hedefleri, kullanılan eğitim araç ve metodları ile ilgileniriz.
Eğitim, toplumun sosyal kurumlarından bir tanesidir. Her çocuk belirli bir aile içinde doğar, belirli bir sosyal tabakanın dilini ve görgü kurallarını öğrenir, bir köy veya şehir ortamında büyür, ilkokulda ve öğretim sisteminin diğer okullarında okur. Küçük çocukluk yaşlarından itibaren çeşitli arkadaş çevredeki içine girerek oyunlarını bu çevreler içinde oynar, sohbet eder, bu gruplarla bütünleşir. Kitap, gazete, dergi okur; sinemaya, tiyatroya gider, radyo dinler, televizyon seyreder… Bütün bunlar insanların ve özellikle yeni yetişen nesillerin içinde yaşadıkları toplumdan etkilenme yollarından bazılarıdır. İçinde yaşanılan bu ortamlar, çocukları ve gençleri hayatın amacı, önyargılar ve değer hükümleri, tutumlar, vaziyet alışlar, bütün düşünce ve davranış yönlerinden etkiler, yönlendirir ve kalıplaştırır. İşte burada kısaca değinilmeye çalışılan toplum ile eğitsel yetiştirme arasındaki karşılıklı ilişkileri, bağlantıları ve etkilemeleri inceleyen bilim dalına Eğitim Sosyolojisi denir. Türkiye’de “Eğitim Sosyolojisi” olarak adlandırılan bilim dalı, dünyada kendisi ile ilgili literatürdeki ikili yaklaşımın ikisini birden ifade etmektedir. Bu bilim dalının tarihinde özellikle etkili olmuş bu ikili yaklaşım şunlardır: Türkçeye “Eğitim Sosyolojisi” olarak çevirebileceğimiz “Sociology of Education” (”Erziehungssoziologie”, “Soziologie der Erziehung”), toplumun sosyal yapısını bir bütün kabul ederek onun kurumlarından birisi olan eğitimi ele alıp incelemektedir. Burada sosyolojik metodlar kullanıldığı gibi, araştırmaların odak noktası ve konuya bakış açısı da sosyolojiktir. Türkçeye “Eğitsel Sosyoloji” olarak çevrilebileceğimiz “Educational Sociology” (”Paedagogische Soziologie”) ise odak noktası olarak eğitimi almakta; eğitim sistemi, öğretmen-öğrenci ilişkileri, sınıfların durumu, ders programları, eğitimde uygulanan metodları vs. incelemektedir. Yaklaşımlar farklı olmasına rağmen ele alınan konular aşağı yukarı aynı olduğu için, Eğitim Sosyolojisi derslerinde her iki yaklaşımın da eğitim ve toplum konularını ele alma tarzları ve çıkardıkları sonuçlar birlikte verilmeye çalışılmaktadır. Zaten son yıllarda bu tartışmaların en yoğun olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde de iki akımın birbirine yaklaştığı ve birleştiği görülmektedir. Eğitim Sosyolojisinin ana konularına girmeden önce, eğitim ve sosyoloji kelimelerini, bizim için ne ifade ettikleri noktasından ele almak lâzımdır. Sosyolojik açıdan eğitim, bireyin içinde yaşadığı toplumda yeteneğini, tutumlarını ve olumlu yöndeki diğer davranış biçimlerini geliştirdiği bir süreçler toplamıdır. Başka bir tanıma göre de eğitim, bireyin toplumsallaşması ve ferdî gelişimini - ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda - en yüksek düzeye çıkarması için düzenlemiş, kontrollü bir çevredeki toplumsal süreçtir. Sosyolojiye göre eğitim, bir sosyalleşme veya sonradan topluma katılanlar için bir integrasyon (bütünleşme, kaynaşma, intibak) sürecidir. Sosyoloji ise, insanların meydana getirdikleri toplulukların ve toplumsal kurumların sistematik incelemesini yapan bir bilimdir. Sosyoloji, insanın sosyal davranışlarını inceler, toplumsal davranışın kalıplaşmış şekillerini, bu alandaki toplumsal kuralları ve “toplumsal yasaları” tespit etmeye çalışır; modern toplumlarla ilgilenir. Eğitim, toplum içinde cereyan eden bir sosyalleşme olgusu olarak ele alındığında, okullar ve diğer eğitim-öğretim birimleri de bu toplumsal olguyu organize ettiğinden eğitim de bir sosyal olay olarak ele alınmakta; eğitim olgusuna sosyal yönden yapılan yaklaşım ve incelemeler de Eğitim Sosyolojisi adı altında toplanmaktadır.
1.2. Eğitim Sosyolojisinin tarihi gelişimi ve teorik yaklaşımlar
Gerçi Eğitim Sosyolojisi genel sosyolojiden, felsefeden, ekonomiden, psikolojiden, sosyal antropolojiden, siyaset biliminden çok yararlanır, bunların konularına yeni yaklaşımlar getirir, bu bilim alanlarının kavramlarını kullanır; ama Eğitim Sosyolojisine teorik yaklaşımlar genellikle tanınmış sosyoloji teorisyenlerince yapılmıştır. Eğitim Sosyolojisinin tarihî gelişimi içindeki inceleme ve araştırmalara daha sonraki bölümlerde ayrıntılı olarak girileceği için; burada kısaca teoriler üzerinde durulacaktır. Eğitim Sosyolojisine etkide bulunan belli başlı teorik görüşler şöyle sıralanabilir :
1.2.1 Emile Durkheim’in eğitime sosyolojik yaklaşımı
Eğitim Sosyolojisinin kurucu Emile Durkheim’dır. Durkheim’a göre her sosyal düzen, onu meydana getiren fertlerin dışında bağımsız olarak var olan ve kişilerin değişmelerine bakmadan devam eden bir gerçekliktir. Sosyal kurumlar birer kalıp, birer nehir yatağıdır; çocuklar ve gençler onun içinde şekillenir, oradan akıp giderler. Sosyal şekiller, bireyleri kendi istediği biçimde şekillendirmek için baskı ve zor kullanır; bu baskı ve zorlama bazı konularda ve bazı dönemlerde çok sert hissedildiği gibi, bazen da hemen hiç hissedilmeyecek kadar hafif kalır. Sosyal kurumların güçleri özellikle bu kurumların içinde geçerli olan kurallardan saptığımızda kendisini göstermektedir. Dünyada milyarlarca birey ve bir o kadar da bireysel yaşayış anlayış biçimleri vardır. Oysa dünyadaki toplumsal yaşayış-anlayış biçimlerinin ve kültürlerinin sayısı daha azdır. Ancak bütün çeşitliliğine rağmen, hem fertlerin hayatında hem toplumların düzenlerinde bir çok ortak özellikler bulunmaktadır. Bir toplumdaki sosyal organizasyonlar, toplum fertlerini çeşitli şekillerde kontrol ederler. Bu kontrolün aşırı şekillerinde insan, topluma bütün şahsiyeti ile. katılır; yaşayışının bütün safhalarını ve çeşitlerini içinde yaşadığı sosyal bünye tayin eder. Öte yandan sosyal kurumlar kendilerine tam itaat eden kişilere rehberlik ederler, korurlar, destek olurlar (F.Tönnies’in cemaat tipi toplumları). Sosyal kontrolün zayıf olduğu toplumlarda fertler bazı yönlerden kontrol altına alınır, diğer noktalarda serbest bırakılır. Herkes sadece belirli konularda ve belirli oranlarda sosyal yaşayışa katılır. Bu sosyal kurumların insanları yönlendirmesi ve koruması da sadece belli noktalarda olur. Ancak o kadar çok sosyal kurum insan hayatı ile meşgul olur ki, genel olarak insanın bütün hayatı sosyal kurumlarca şekillendirilmiş ve yönlendirilmiş olur. Ancak Durkheim’a göre, modern toplumlar bireyleri korumak ve yönlendirmek özelliğini yitirmiştir. Yeni sosyal kurumlar insanlardan pek az konuda pek az şey istiyor; diğer konularda onu kendi haline bırakıyor. Kişi, karşılaştığı pek çok problemleri kendi başına çözmek zorunda kalıyor. Modern toplumlar, eskisinden çok daha karmaşık olmasına rağmen bireylerin yaşayışını kontrol edip destekleyememektedir. Modern sosyal hayatta bütün güç devletlerin elinde toplanmış; devlet ile fert arasındaki pek çok sosyal kurum önemini ve gücünü kaybetmiştir. Durkheim, toplumsal hayatın, hatta ferdî hayatın açıklanmasında tamamen din, hukuk, mantık, ahlâk, aile vs. gibi toplumsal olaylara ve kurumlara dayanmış; diğer faktörleri hesaba katmaz görünmüştür. Bu bakımdan da çağdaşı G.Tarde ile çatışmaya düşmüştür. Tarde, bütün toplumsal hayatı ferdî yaşantı ve bilhassa taklit ile açıklamak çabasında bulunmuştur. Tarde ile Durkheim’ın fikirleri, âdeta “psikolojizm” ile “sosyolojizm”in çatışması gibidir; birisi sosyal olayı, diğeri ferdî psikolojiyi tamamen reddetmektedir. Bu tartışmalar Türk bilim hayatına da aynen yansımış; Durkheim ekolünün fikirlerini Ziya Gökalp, Tarde ekolünün görüşlerini de Sâtı Bey dile getirmiştir. Sosyal kurumları, “sosyal kollektif duyguların kristalize olmuş bir şekli” olarak niteleyen Durkheim, eğitimi de bir sosyal kurum olarak kabul eder. Ona göre eğitim, toplumun bir fonksiyonudur. çeşitli toplum tiplerine göre değişen eğitim, yetişkin nesillerin genç nesillere etkisi; çocukları belli bir düzeyde ve toplumun istediği şekilde bedensel, ahlâkî ve zihni düzeye çıkarmaktır. Durkheim’ın görüşlerine genel olarak bakıldığında, onun eğitimi çocukları ve gençleri sosyalleştirme olarak aldığı görülmektedir. O halde eğitim, toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenecektir. Böyle olunca da, her toplumun kendi devamlılığını sürdürmek için ortaya koyduğu ahlâk, değerler ve diğer sosyal normlar, eğitimin genç kuşaklara benimseteceği ilk unsurlar olacaktır.
1.2.2. Max Weber
Modern sosyolojinin kurucularından Weber, insanın hareket ve davranışlarını sosyal ilişki ve bağlanışlar çerçevesinde ele almıştır. Sosyal ilişkiler, taraflar arası anlaşmalardan doğabildiği gibi, dışardaki bir güç tarafından da empoze edilebilir. Weber, sosyal kurumların hepsinin, hem tarih içinde dikey gelişim açısından hem de şu andaki yaygın durum bakımından ideal tiplere, soyut tiplere indirgenebileceğini iddia ediyor; böylece sosyal gerçeğin tabakalar içinde daha iyi anlatılabileceğini düşünüyor. Weber’in bilhassa hâkimiyet teşekkülü ve şehir tipolojileri ile hukuk ve din sosyolojisi üzerindeki analizleri dikkati çekmektedir. Sosyal hayatta bütün faktörler birbirlerini karşılıklı olarak etkilerler. Ekonomik ilişkilerin din ve diğer sosyal ilişkiler üzerinde büyük etkileri olduğu gibi, meselâ, her din de bir iktisadî ve sosyal ahlâk yaratmaktadır. İnsanların duygularını, düşüncelerini, vaziyet alışlarını etkileyen faktörlerin içinde dinin önemli bir yeri vardır. Kapitalizm de, Protestanlığın getirdiği kapitalist zihniyetin bir eseridir. Dinler ahlâkî değerleri, ahlâkî değerler de sosyal ve ekonomik hayatı şekillendirmektedir. Eğitim, fertlerin ilerde toplumsal yapı içinde alacakları statüyü belirleme açısından çok önemlidir. Weber’e göre eğitimin esas görevi, kişinin ilerde toplumsal yapıda ulaşacağı yere ulaşması için kişileri ve grupları hazırlamaktır. Yani eğitim, kişilerin ve grupların, bürokrasi ve sosyal tabakalaşma içinde ilerde alacakları yere hazırlama çalışmalarıdır. Weber’in tipoloji yaklaşımı, Eğitim Sosyolojisi araştırmalarında çok etkili olmuştur.
1.2.3. Eğitim Sosyolojisi-Eğitsel Sosyoloji tartışmaları
Eğitimin toplumsal yönünün ele alınması, A.B.D.’nde iki ayrı eğilimin gelişmesine yol açtı: bunlardan birincisi konuyu sosyolojinin bir dalı olarak alan Eğitim Sosyolojisi, ikincisi ise konuyu eğitim açısından ele alan Eğitsel Sosyolojisi akımlarıdır. Eğitim Sosyolojisi akımına mensup sosyologlar eğitimcileri, okulları ve diğer kurumları toplumsal ve kültürel çerçeveleri, içinde anlamaya çalışırlar. Amaç, eğitim ile toplum arasındaki ilişkilerin kavranmasıdır. Bu araştırmalarda, sosyolojik metod ve teknikler kullanılır. Toplumsal rollerin eğitim alanında nasıl oynandığı da incelenir. Eğitim ile -diğer toplumsal kurumlar olan- ekonomi, politika, din, aile gibi kurumlar arasındaki ilişkiler ele alınır. Okullar ve eğitim sistemleri ile toplumsal yapı arasındaki bağlantılar, eğitim politikacısı, teorisyenleri ve eğitim uygulayıcılarının toplumsal kökenleri vs. de Eğitim Sosyolojisi akımına mensup olanların araştırma konuları olmuştur. Eğitsel Sosyolojisi ise, eğitimin teori ve uygulamalarına normatif olarak yaklaşmakta, istatistik verilerden, deneysel araştırmalardan kaçınmaktadır. Ahlâk, politika, eğitim uygulamaları ve pratik sorunlar üzerinde durmaktadırlar. Ancak daha sonraları bu iki akımın ortak bir çizgi üzerinde birleşme çabaları görülmektedir. Bilindiği gibi, kıt’a Avrupasının genellikle teorik sosyal görüşler ileri süren sosyologlarına karşı -özellikle Avrupalı G. Tarde ve H. Spencer’den esinlenen - Amerikalı sosyologlar (L.F.Ward, A.W. Small, G. Ratzenhofer, W. McDougall, C.H. Cooley, G.H. Mead v.s.) konuyu, fertten hareket ederek açıklamaya çalışmışlar ve toplumsal gerçeği mikroskobik parçalara ayırmışlardı. Daha sonra gelen T. Parsons, Robert K. Merton, C.W. Mills gibi Amerikalı sosyologlar ise kendi ülkelerindeki deneysel ve sayısal araştırma akımı ile Avrupalı düşünürlerin bütünü kapsayan teorik görüşlerini birleştirmek istemişlerdi. Sosyal bilimlerin problem tespit etme, hipotez koyma, veri toplama, verilerin analizi, değerlendirilmesi, yorumu ve ortaya konan hipotezin test edilmesine dayanan araştırma yöntemi, eğitim dahil bütün sosyal bilimler alanında hızla yayıldığı için, Amerika’daki Eğitim Sosyolojisi ve Eğitsel Sosyoloji akımları da bir taraftan deneysel araştırmalarda normatif teorilerin kabul edilmesi, diğer taraftan sosyal kural ve değerlerin deneysel olarak incelenmeye başlanması ile ortak bir noktaya doğru gelmiş bulunmaktadır.
1.2.4. Yapısal-Fonksiyoncu Eğitim Sosyolojisi
Toplumlar, hayatiyetlerini sürdürmek için bazı ihtiyaçlarını karşılamak zorundadırlar. Bu ihtiyaçların karşılanması sırasında ortaya çıkan sosyal kurumların hemen hepsi belli bir takım toplum gereksinmeleri için var olmuşlardır. Başka bir deyişle, her toplum kendi ihtiyaçlarına göre bazı sosyal kurumlar oluşturur. Her ihtiyaç ve görev bir sosyal kurum meydana getirmektedir. Sosyal yapı gerçi sonradan oluşur ama, oluştuktan sonra görevlerin çoğalmasına ve değişmesine göre farklılaşır; yeni yapılar ortaya çıkartır. Bir toplum içinde çeşitli görevleri yerine getiren sosyal kurumlar, kendi aralarında uyumlu bir bütünlük gösterir. Sosyolojideki yapısal-fonksiyoncu görüşün en başta gelen temsilcileri Amerikalı sosyologlar olan Talcott Parsons ve Robert K. Merton’dur. Parsons’a göre toplumsal sistem, belirli statülerdeki kişilerin rollerine uygun karşılıklı etkileşimleri sayesinde kurulmakta; bu ilişkiler kalıplaşınca toplumsal yapı oluşmaktadır. Parsons’da toplumsal olaylar kişiler arası ilişkilere indirgenmektedir. Bireyler, birbirlerine zıt gibi görünen karşıt ikililer (”diktomi”) içinden özgür seçim yaparak toplumsal sistemi oluştururlar. Ancak fert, bu özgür davranışları’ seçerken, toplumsal açıdan bunun hoş görülüp görülmeyeceğini; değerlere, kurallara, ahlâka ve diğer sosyal kurumlara uyup uymayacağını ve -uymaması halinde- tehlikeleri göz önüne almalıdır. Her toplumun kendine has bir değerler tipolojisi ve amaçlar dizgesi vardır; her toplum kendi kültürel modelini devam ettirmek ister. Parsons’ın sosyolojisinde genellikle sosyalleşme, benimseme (”internalizasyon”), kişileri belli görev ve sosyal statülere yerleştirme (”allokasyon”), kişileri farklı rol, davranış kalıpları, sosyal sınıf, yerleşim yerlerinde vs. farklılaştırma (”differentiation”), şahsiyet, sosyal ve kültürel sistemler gibi konular üzerinde durulur. Kişinin toplum içindeki hedeflerini, onun rolleri, ihtiyaçları ve toplumsal değerler organizasyonları belirler. Burada okul, bir sosyal sistem olarak ele alınır. Okul, aktörler arasındaki, yani öğretmen-öğrenci ve öğrencilerin kendi aralarındaki karşılıklı etkileşimlerinin bir sonucudur. Okul, sosyalleşmeyi sağlayan yerlerden biridir. Hattâ giderek çocukların ve gençlerin sosyalleşmesi tamamen okulların görevi haline gelmektedir. Okullar, hem toplum kültürünü çocuklara ve gençlere öğretmek, benimsetmek hem de fertleri ilgi ve yeteneklerine göre belli görevlere yerleştirmekle görevlidirler. Okul, hem kişilere kendi şahsiyetlerini kazandıracak hem toplumsal rolleri öğretecek, bireylerin şahsi ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Sosyolojideki fonksiyonalist görüşün eksikliklerini tamamlamak isteyen R.K. Merton, özellikle fonksiyon kavramı üzerinde durmaktadır. Fonksiyonlar her zaman toplumsal bütünlüğü sağlamıyor; bazen da bozuyor, sarsıyor. Bireylerin birbirleriyle uyumlu davranışlar göstermelerine yarayan kültürel yapı (değerler, normlar, amaçlar) ile davranışlar arasındaki ilişkileri gösteren toplumsal yapı, uyumsuzluk içine düştüğünde, bir gerilim ve kopma hali (”anomi”) ortaya çıkar. Bu durumda kişiler sahipsiz, amaçsız kalır; hiçlik duygusuna kapılır, boşluğa düşer. Toplumsal yapı değişmeleri sırasında kültürel yapının değişmesi, böyle anomi durumları yaratır. Bu durumlarda eğitim sistemine ve kurumlarına büyük rol ve ağır bir görev düşmektedir. Okulların kültürel ve toplumsal değişmeye karşı takınacakları tavır, yetiştirdikleri kişiler ve toplum açısından çok önemlidir.
1.2.5. Bilgi Sosyolojisi, Fenomenolojik Sosyoloji ve Eğitim Sosyolojisi bağlantıları
Son yıllarda İngiliz sosyologlarından bir grup geleneksel Eğitim Sosyolojisine karşı radikal öneriler getirmekte; Eğitim Sosyolojisine yeni bir yön vermek istemektedirler. Özellikle Michael F.D. Young’ın önderliğinde gelişen bu yaklaşımı açıklayabilmek için onun dayandığı bilgi sosyolojisi ve fenomenolojik sosyolojiye kısaca göz atmak gerekmektedir. Bilgi sosyolojisi; insan bilgisi, bilinci ve tasavvurları ile bunların içinde oluştuğu sosyal yapı ve olgular arasındaki ilişkileri araştırır. Bilgi, toplumsal bir olgudur; ahlâk, politika, dil, din, hukuk, ekonomi gibi toplumsal alanlardaki bilgiler, toplum yapısının ürünüdürler. İnsanın bilgisi üzerinde toplumun etkilerine, toplum üyesi bütün bireylerin ve sosyal kurumların toplumdaki yaygın bilgi yapısı ile uyum içinde olmalarına eskiden beri dikkat çekilmiştir. Hele hele A.Comte’un “Üç Hal Kanunu”nda tamamen bir bilgi sosyolojisi görülmekte, bütün insanlık tarihi bu şekilde açıklanmaktadır. Durkheim, düşünmenin ve bilginin toplumsal bilinç içinde oluştuğuna, toplumsal örgütlenmedeki değişmelerin bilgide ve düşünmede de değişiklikler yarattığına işaret etmiş; Levy Bruhl, ilkel ve uygar zihniyet ile toplumlar arasındaki sıkı bağlantılara değinmiş; Max Scheler, bilgi üzerindeki toplumsal etkilerin farklılığına göre bilgileri sınıflamaya çalışmış; Karl Mannheim, düşünme ile toplumsal durumun birbirine çok bağlanmasının ideolojik düşünceyi doğurduğunu iddia etmiştir. Polonya asıllı bir Amerikan sosyologu olan F.Znaniecki, bilginin yayılmasını sağlayan araçlar, bilgileri geliştiren ve yayan kişilerin toplumsal rol ve statüleri üzerinde araştırmalar yaparak eğitim sosyolojisi ile bilgi sosyolojisini birleştirme yönünde büyük adımlar atmıştır. Fransız sosyologu G.Gurwitch, bilgi çeşitleri ile toplumsal sınıflar ve gruplar arasındaki karşılıklı fonksiyonel ilişkileri araştırmaya ve bu ilişkilerin oluşturduğu bilgi sistemlerini incelemeye çalışmışlar. Alfred Schütz tarafından kurulmuş olan fenomenolojik sosyoloji ise, günlük hayatta insanların kurduğu sosyal yapı ve tipleri teorik tavır almadan, dışardaki gözlemciler tarafından analiz etmek, kavramak ve apaçık tasvir etmek fikrini savunuyor. İnsan, tabiatın bir eseridir, ama diğer tabiat maddeleri gibi değildir. İnsan, anlamlı davranan, birbirleriyle iletişim kurup etkilenen; daha önceden yapılaşmış bir kültür ortamı içinde doğmuş olmasına rağmen gene de kendi kendine anlamlı ve orijinal bir şahsiyet oluşturan varlıktır. Sosyoloji, tarih içinde oluşmuş sosyal yapı ve sosyal ortamlar ile günlük hayat içinde yaşayan insanlar arasındaki karşılıklı ilişkileri ve bağlantıları (”Intersubjektivitaet”) inceler. Her insan, içinde yaşadığı sosyal yapı ile karşılıklı yönlendirme ve sınırlamalar yaparak oluşur. Bilgi sosyolojisi ve fenomenolojik sosyolojiden yola çıkan M.F.D. Young, geleneksel eğitim sosyolojisine karşı çıkmaktadır. Ona göre, toplumdaki politik güçler faaliyetlerini şimdi eğitsel bilginin organizasyonunda yoğunlaştırmışlardır. Günümüzde akıl ve bilim tehlikeli bir şekilde mutlaklaştırılıyor; çeşitli sosyal, politik ve eğitsel davranışları etkiliyor. akıl ve bilim “dogmaları”, feodal toplum yapısındaki kilise dogmaları haline geliyor. Young, akıl ve bilimin dogmatik yanına hücum etmektedir. Eğitim Sosyolojisi, kurumları, fikirleri, öğretimin elemanlarını, yetenek ve başarıyı başlangıç noktası olarak almalı, bunların altında yatan anlamları bulmaya çalışmalıdır. Eğitimsel bilgi tâ program düzenlemeden, mâli ve idari kontrolden öğretmenlerin yetiştirilmesine kadar politiktir. Bilgilerimiz, politik güçlerin istediği gibi toplumsal tecrübelerin ve kitaplar!n aktardığı gibi oluşmaktadır. Hele son zamanlarda kitle iletişim araçlarının ya resmî kurumların ya da güçlü sermaye gruplarının elinde olması, yalnız okullardaki çocukların ve gençlerin değil, evlerinde oturan her yaştaki insanların da propaganda, beyin yıkama ve telkin şeklindeki politik ve yönlendirmeli bilginin elinden kurtulamadığını; davranışlarımızın ve vaziyet alışlarımızın buna göre şekillendiğini daha açık göstermektedir. Eğitim Sosyolojisi araştırmalarına etki eden daha başka teorik görüşlere, ilerde başka konular işlenirken zaman zaman temas edilecektir.
1.3. Eğitim Sosyolojisi biliminin inceleme alanları ve bu kitapta ele alınacak konular
Klâsik yoldan giden bir çok sosyologlar Eğitim Sosyolojisini, toplumsal gelişmeyi sağlayan ve toplumsal bozuklukları çözmeye çalışan bir bilim alanı olarak görürler (L.Ward, W.J. Goode, Ellwood vs.) Kinneman, Peters gibi sosyologlar Eğitim Sosyolojisini, eğitimin toplumsal amaçlarını belirlemeye çalışan bir bilim olarak ele almışlar ve çalışmalarını bu yönde sürdürmüşlerdir. Gene bir grup Amerikan sosyologu, Eğitim Sosyolojisini, sosyolojinin eğitim sorunlarına ve konularına uygulanması olarak almaktadırlar. Burada sosyolojinin uygulandığı esas alan, program geliştirme alanıdır. Bu görüşe göre, Eğitim Sosyolojisi bir bilim değil, bir teknolojidir (M.P. Smith, Kulp, Leslie Zeleny). Eğitimi bir toplumsallaşma (sosyalizasyon) süreci olarak ele alan sosyologların sayısı da bir hayli fazladır. S.D. Sieber, D.E.Wilder, F.Brown, Ellwood gibi sosyologlar çocuğun toplumsallaşma sürecini incelemişler, bireyi etkileyen toplumsal grupları konu olarak almışlardır. Eğitim Sosyolojisi, sadece okuldaki toplumsallaşma ile değil, bütün hayat boyunca süren toplumsallaşma ile ilgilenmektedir. Eğitim sosyologu G.Payne, Eğitim Sosyolojisinin konusu olarak bireyin eğitimle kazandığı, uyduğu ve organize ettiği toplumsal ilişkileri almaktadır. Başka bir deyişle Eğitim Sosyolojisi, insanın sosyal davranışlarını kazanmasıyla ilgilenmektedir. Ancak az-çok kapalı ve ilkel topluluklarda çocuğun sosyalleşmesi, kuşaklar arası ve aile içindeki ilişkiler vs. ile ilgilenirken; daha gelişmiş ve modern toplumlarda, genellikle eğitim-öğretim amacıyla kurulmuş örgütlerle ilgilenilmektedir. Başka bir grup sosyolog ise, eğitim-öğretim kurumlarının toplumdaki yeri ve okulun toplumsal fonksiyonları üzerinde durmaktadırlar. okul içindeki toplumsal hayat, öğretmen-öğrenci ilişkileri, öğrencilerin kendi aralarında kurdukları gruplar arası ilişkiler, öğretmenin okuldaki rolü; kısaca toplumun küçük bir modeli olarak okulun ele alınıp incelendiği eserler de çoktur. En geniş anlamda Eğitim Sosyolojisi, eğitim ile diğer toplumsal kurumlar arasındaki fonksiyonel ilişkileri incelemektedir. Eğitim politikalarının ve eğitim teorilerinin toplumsal kaynakları, eğitim sistemlerinin toplum yapısı ile ilişkileri Eğitim Sosyolojisinin inceleme konularıdır. Bu kitapta çeşitli başlıklar altına dağılmış olarak incelenecek konular da şöyle özetlenebilir :
* Eğitim ile toplum arasındaki ilişkiler / Toplum için veya topluma karşı eğitim - Formel ve informel (örgün ve yaygın) eğitimde toplumun rolü - Toplumsal bir kurum olarak okul.
* İnsan, eğitim ve toplum / İnsanın sosyal tabiatı / Sosyal ve kültürel bir varlık olarak insan / Sosyalleşme, dil ve kültür kazanma / Sosyal rolleri öğrenme / Sosyal interaksiyon (karşılıklı ilişkiler) / Sosyal değerler, normlar ve kurumlar / Sosyal benlik, insan davranışlarının oluşumu ve değiştirilmesinde grup dinamiği.
* çocukluk ve gençlik yaşlarında şahsiyetin oluşumu - Aile / Arkadaş grupları / Okul / Meslek / Aile, okul ve meslekte rol ve tutumların kazanılması.
* Eğitim, kültür ve toplum - Kültürün toplum düzenindeki yeri / Sosyo-kültürel sistem / Kültür değişmeleri ve? toplum değişmeleri - toplum tipleri, kültür tipleri.
* Eğitime etki eden sosyal faktörler / Aile / Sosyal sınıflar ve tabakalar / Öğretmen - Okul - Kitle iletişim araçları / Politik ve ekonomik sistem - Sosyal hareketlilik.
* Eğitimin sosyal fonksiyonları / Politik, ekonomik ve seçme fonksiyonları / Toplumsal düzeni sürdürme ve değiştirme.
* Okulun sosyal yapısı / Öğretmen-öğrenci, öğretmen-anne-baba ilişkileri / Okul hayatında demokrasi / Okulun diğer sosyal kurumlarla, aile, din, ekonomi, yönetim vs. ile ilişkileri.
* Eğitim, politika ve toplum / Politik güçler ve toplumsal sistemler arasındaki bağlantı / Politik güçler ve eğitim / Eğitimde şans ve fırsat eşitliği / Eğitim politikası ve sosyal politika ilişkileri / Yetenekleri boşa harcama / Gençleri meslek sahibi yapmak.
* Toplumlar ve okul kuruluş sistemleri / Toplum modelleri ve okul sistemleri / Toplumsal değişme ve eğitimde demokratlaşma / Okul yapısı ve kültürel yapılar.
1.4. Eğitim Sosyolojisinde kullanılan metodlar
Eğitim - Sosyolojisi araştırmalarında, genellikle diğer davranış bilimlerinin kullandığı belli başlı teknik ve metodlardan yararlanılır ki, bunlar kısaca şunlardır :
* Tarihi belgelerin ve edebî eserlerin çözümlenmesi ve yorumu;
* Araştırmacının eğitim olgusuna bizzat katılarak doğrudan gözlem yapması;
* Belirli bir toplumsal grup veya kurum hakkında tasvirî bilgi toplama ve değerlendirme (”Örnek olay araştırması”, “Case study”);
* Eğitim araştırmalarında, eğitim ve diğer sosyal konulardaki istatistiklerden yararlanma;
* Eğitim problemlerinin çözümünde teorik modeller önerme ve deneme;
* Okul ve sınıfla ilgili araştırmalarda grupların psikolojik davranışlarının matematiksel olarak ölçülmesi için kullanılan sosyometri.
1.5. Eğitim Sosyolojisinin önemi
Eğitim Sosyolojisi dersinin öğretmen ve eğitimcilere kazandıracağı yararlar da şu noktalarda özetlenebilir :
a) Bir öğretmenin karşısındaki öğrenciler çok çeşitli toplumsal menşelerden; ailelerden, yerleşim yerlerinden, sosyal sınıf ve tabakalardan gelmektedirler. Öğretmen, öğrencilerin içinden çıktığı sosyal çevreyi ve oradaki sosyal ilişkileri iyi bilmelidir.
b) Öğretmen, içinde çalıştığı okuldaki toplumsal olguyu ve bir sosyal kurum olarak okulun sosyal işleyişini bilmeli; eğitim-öğretim çalışmaları sırasında bundan faydalanmalıdır.
c) Modern öğretim yapmak isteyen bir öğretmen, karşısındaki öğrenci grubunun özelliklerini bilmeli; grup dinamizmi, grup davranış ve dayanışması ile ilgili bilgi sahibi olmalıdır.
d) Eğitim Sosyolojisi, öğretmenlere, içinde bulundukları toplumun kültürü, eğitimi etkileyen toplumsal güçler ve etkileme biçimleri, toplumsal gelişme, toplumsal roller vs. konularında sağlıklı bilgiler vermektedir.
e) Eğitim Sosyolojisi, ülkenin ve çağdaş toplumsal düzenin eğitim sorunları karşısında, öğretmenlerin daha bilinçli hareket etmelerinde ve mümkün çözümler göstermelerinde yardımcı olur.
1.6 Eğitim ile toplum arasındaki ilişkilere tarihi bir bakış
Uzun yüzyıllar boyunca eğitim, toplumun ahlâk kurallarının, ekonomik ve politik yapısının belirlediği - ama kesin olarak belirlediği - ve mevcut toplumsal düzeni aynen devam ettirmeyi sağlayacak vatandaşlar yetiştirmeyi amaçlayan bir sistem olarak görüldü. Öyle ki, toplum düzeni ve onun felsefî ahlâki ve politik kuralları, öğretmen ile öğrenci arasındaki ilişkiyi, eğitimin amaçlarını, eğiticinin hedeflerini, eğitim araçlarını ve vasıtalarını tek başına belirliyordu. Avrupa’da 18. yüzyılın ortalarına kadar hem okullarda hem de okul dışı dinî ve meslekî eğitim kurumlarında verilen eğitim, eğiticilerin öğrenciler üzerindeki kesin egemenliğine dayanıyor ve yeni nesiller mevcut toplumsal düzenin devamını sağlamak için zamanın toplumsal ihtiyaçlarına ve gereklerine göre düzenleniyordu. Tarihte artık klâsik olmuş olan bu tezi ilk defa 1888 yılında W.Dithey, “eğitim, toplumun bir fonksiyonudur” şeklinde formüle etmişti. Buna göre eğitim hedefleri toplumun hedeflerinin aynısı idi. Eğitim düşünce ve hareketleri sosyal yapıya bağlı ilişkiler tarafından, “toplumsal güç” ve politik çıkarlar bakımından belirleniyordu. Öyle ki eğitim, mevcut yönetim-yönetilen (iktidar-halk) ilişkilerinin sağlamlaştırılarak sürdürülmesine yarıyordu. 18. yüzyılın ortalarından itibaren aşırı derecede hızlanmış olan toplumsal değişmede eğitim, çok önemli bir rol oynayamadı. W.F. Ogburn’ün “kültürel geri-kalma” (cultural lag”, “kulturelles Zurückleiben”) teorisine göre, toplumdaki bütün kültürel unsurlar aynı değişme sürecini paralel zamanlar içinde geçirmediler; “maddî kültür” dediğimiz bilim ve teknik keşifleri, bilgi ve metodları, “manevî kültür” (”immaterialle Kultur”) dediğimiz toplumsal kurumlar, değerler, kurallar, dünya görüşleri, örgütler vs. den daha yavaş bir gelişme gösterdiler ve onların gerisinde kaldılar. Oysa günümüzde ise tam tersi bir durumla karşılaşmaktayız. Bugün maddî kültür unsurları alabildiğine bir gelişme içinde bulunmalarına karşın, manevî kültür unsurları önemli bir gerilik içinde bulunmakta; yeni değerler yaratılmadığı gibi eskilere karşı da vaziyet alınmakta ve insanlar büyük bir manevi boşluk içinde bunalımlara düşmektedirler. Genellikle Eğitim Sosyolojisinin kurucusu olarak kabul edilen Fransız sosyologu E.Durkheim, eğitimi toplumun bir fonksiyonu olarak görmeye devam etti. Ona göre eğitim, topluma bağlı değişkenlerden biri idi ve amacı da çocukları ve gençleri, içinde yaşadıkları topluma katmak, oraya uyum yapmalarını sağlamak; bu toplumsal ve politik sistemi anlamalarını ve işleyişine katılmalarını temin etmek idi. Hatta bazı anne-babalar istemeseler bile, çocukların başarılı olabilmeleri için, içinde bulundukları toplum düzenine uygun, sosyal yönden arzu edilen çerçevede yetiştirmek zorundadırlar. Bu, çocukların hayatta başarılı olabilmeleri için vazgeçilmez bir esastır. Eğitim-toplum ilişkilerindeki bu aşırı görüş insanın tamamen toplum tarafından şekillendirildiğini kabul ediyor ve onu, toplum düzeni içindeki sosyal rollerden kendisine uygun düşenleri seçip oynayan bir “rol oyuncusu” olarak görüyordu. Ancak bu görüşün bir antitezi olarak, eğitim toplumdan bağımsız bir değişken olduğu ve toplumun eğitim tarafından şekillendirilip değiştirdiği görüşü savunulmaktadır. Dilthey’in tezine tamamen zıt olan bu görüşe göre de “toplum, eğitimin bir fonksiyonudur”. Eğitim, toplumu yenileştirme ve değiştirme, mevcut toplumsal, politik güç ve fikirleri kontrol altına alma, şekillendirme gücüne sahiptir. Sosyal bilimler tarihinde bu tip bir görüşün ilk savunucularından biri J.G.Fichte idi. Ona göre, eğitim sisteminde ve bilhassa ilkokul düzeyindeki eğitim-öğretim yürüten öğretmenlerin çalışmalarıyla toplum yapısında büyük değişikler olur. Fichte, Alman milletinin Napolyon’un işgalinden kurtulmasının ancak bu yolla mümkün olabileceğini savunuyordu. Tanınmış Amerikalı eğitim düşünürü J. Dewey de 1899′da yayınladığı “Eğitim ve Toplum” adlı eserinde, eğitim sistemini, toplumsal değişimin doğrudan doğruya bir aracı olarak görüyor; toplumsal reformların yapılmasını okullardan bekliyordu. Yukarıda kısaca söz edilen görüşler, eğitim ile toplum arasında diyalektik bir ilişki olduğunu göstermektedir. Bu kitapta işlenecek olan eğitim ile toplum arasındaki bağlantılara, düşünce tarihinin ilk dönemlerinden beri dikkat çekilmektedir. Platon, Aristoteles, Poseidonius, Çiçero gibi antik Yunan ve Roma dönemi düşünür ve siyasetçilerinin eserlerinde eğitim olgusuna toplumsal, felsefî ve politik yaklaşımlar görülmektedir. Ortaçağ düşünce hayatında da, toplumsal yaşam ile eğitim bir görülmeye devam etmiştir. Ancak daha sonra eğitim ve toplum, felsefî ve teolojik görüşlerin kontrolünden kurtulmuştur. Bu, İngiltere’de de J.Locke; Fransa’da, J.-J. Rousseau ve Almanya’da J.G.Herder tarafından gerçekleştirilmiştir. Bilimsel ve teknik keşifler, icatlar, gittikçe artan nüfus, üretim tekniğinde ortaya çıkan yeni düzenlemeler sosyal yaşayış biçimindeki değişiklikleri zorunlu kılmıştır. Bu arada politik iktidarlar da toplumsal değişmeye ayak uydurmak zorunda kalmışlardır. O zaman bu sosyo-ekonomik değişiklikler içerisindeki insanlarda kendi çıkarlarını düşünen, rasyonel davranan, feodal yapılardan ve geleneksel meslek bağlarından kurtulan bireyler olarak ortaya çıktılar. Bunun sonucu olarak da, eğitim ve öğretim anlayışı ferdin kendini bağımsızlaştırmasına ve toplum yapısındaki değişikliklere uymak zorunda kaldı.
J.-J. Rousseau, ferdin doğuştan getirdiği saf tabiatını temele alan bir eğitim teorisi geliştirdi. Onun “Emile veya Eğitim Üzerine” adlı pedagojik romanında vurgulamak istediği, ferdin doğuştan esas olarak temiz olduğu, ancak feodal toplumun ve eğitim dahil bütün toplumsal kurumların daha sonra kişinin temizliğini ve ahlâkını bozduğu idi. Ona göre eğitim, toplumun, dinî, felsefî, ahlâki ve politik sistemlerin çocuğa kabul ettirilmesi değil; çocuğun serbest gelişimini, “tabiî gelişimini” sağlayıcı bir düzen olmalı idi. Rousseau’nun eğitim anlayışı yalnız bu değildir; onun eğitim anlayışını toplum anlayışı ile birlikte ele almalıdır. Ona göre toplum, o topluma katılan insanların bağımsız ve mantıklı düşünüp anlaşmalarıyla (”sosyal sözleşme”) kurulmalıdır; bu da ancak demokratik bir cumhuriyet şeklinde mümkündür. Onun “tabiata geri dönme” şeklindeki eğitim görüşü toplum ve medeniyet düşmanı bir görüş değil, sosyal eşitsizliğe ve çatışmalara yol açan o zamanki eğitim ve toplum düzenine karşı bir vaziyet alıştır. Rousseau’nun açtığı bu çığır, daha sonra da devam etmiş ve bugün de hâlâ temsilcileri bulunmaktadır. Bunların en tanınmışları M.J.A. Condorcet, I.Kant, W.v. Humboldt, K.Marx, S.Freud, W.Reich, H.Marcuse, J.Habermas tır. Bunlar eğitimden, insanın kendini gerçekleştirmesi ve haklarını elde etmesi (”Emanzipation”) yolunda ona yardım etmesini istemekte ve genellikle radikal ütopyalar şeklinde, daha iyi ve çocuklara uygun bir toplum kurulmasını hayal etmektedirler. Bunlara göre toplumsal statüler, çocukların kimin çocuğu olarak doğduklarına veya ailelerin servetlerine bakılmaksızın, şans eşitliğine dayalı bir eğitim sistemi içinde yetişecek çocukların yükselebilecekleri yerlere göre verilmelidir. Yani eğitim, bir taraftan çocukları ve gençleri toplumsal ve geleneksel bağlardan kurtardığı gibi, öte yandan da toplumsal yapı, eğitim tarafından belirlenmiş olmaktadır. Toplumun eğitimi veya eğitimin toplumu belirlediği şeklindeki diyalektik görüşlere gerçekçi bir yaklaşımla bakıldığında bunların aslında iç-içe oldukları, birbirlerini karşılıklı etkiledikleri ve belirledikleri ortaya çıkmaktadır. Eğitimin toplumsal olarak üstlendiği görev, diyalektik bir yapı göstermektedir; eğitim hem yetiştirdiği çocukları ve gençleri içinde yaşayacakları topluma uyan birer şahsiyet olarak yetiştirmek için toplum düzenini ve kültürünü onlara aktarmakta hem de bu çocuklara ve gençlere, toplum yapısını değiştirici, düzeltici ve ileriye götürücü, eleştirici düşünceyi vermeye çalışmaktadır. Eğitimde bu iki yöne daima dikkat edilmelidir; gençler hem devlet ve toplum için, onların kültür ve kanunlarına uyacak şeklinde yetiştirilmeli hem de ileriye yönelik olumlu değişiklikleri yapabilecek güçte olmalıdırlar. Aslında birbirine zıt gibi görünen bu hususlar, daha dikkatlice incelendiğinde, sadece görünürde bir zıtlık olduğu ortaya çıkar; eğitimde her iki husus ne kadar mükemmel bir şekilde gerçekleştirilse, zıtlığın o kadar belirsiz bir şekilde ortadan kalktığı görülecektir. Yalnız burada toplumsal ve bireysel ilgi ve ihtiyaçlar çok dikkatli değerlendirilmelidir.
31 Ekim 2006
Kökleri Rönesans ve Reforma dayanmakla birlikte ilk defa 19. yüzyılda siyasi teminolojiye girmiştir. 18. yüzyılın ortalarına ve sonlarına doğru kavram siyaset sözlüğüne iyice yerleşerek.( laissez faire laissez passor ) ifadesinin yerini almış ve düşünce özgürlüğünü, ifade hürriyetini basın özgürlüğünü, üretim araçlarını özel mülkiyet konusu oluşunu ve serbest ticareti savunanların adlandırılmasında kullanılan etiket haline gelmiştir.
Liberalizm, Avrupadaki toprak soylular ( Aristokrasi ) ile kent soylular (Burjuvazi) arasındaki çatışmaya koşut olarak doğmuştur. 10. yüzyıldan başlayarak kentlerde gelişen ticaret ve sanayi, varlıklı, yeni bir tolumsal sınıfın, “ kent soylular ” ın doğmasına neden olmuştur. Kent soyluların gelişmesine en büyük engel toprak soyluların doğuştan sahip bulundukları hukuksal ayrıcalıklardır. Önemli siyasal, askeri, yönetsel ve dinsel görevler toprak soyluların tekeline bırakılmıştır. Ekonomik düşünceler içinde, liberalizm ticari kapitalizme ve ticari kapitalizmin ekonomi politikası olan merkantalizme tepki olarak doğduğu söylenebilir. Liberalizmin doğuşu sanayi inkilabıyla beraber ilk defa İngilterede dikkati çekmiştir. Liberal parti ve Manchester ekolü bunun örneğidir. Ünlü liberal iktisatçılar arasında Edam Smith, Davit Ricardo, Joremy, Bathum ve John Stvat Mill yer almaktadır. Liberalizm genellikle “ siyasal liberalizm ” ve “ ekonomik liberalizm ” olarak ikiye ayrılarak değerlendirilir. Siyasal liberalizm, liberal demokrasinin temel felsefesini oluşturur. Ekonomik liberalizm ise kapitalizmin ideolojisi sayılabilir.
Liberalizmin ekonomideki uzantısı, ünlü “ Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ” formülüyle özetlenebilir. Liberal düşünceye göre devlet eliyle hiçbir müdahale yapılmamalıdır. Çünkü bu tür müdahaleler doğal uyumu ve bütünleşmeyi ortadan kaldıracaktır. Bu ise bireyin özgürlüklerinin kısıtlanması bir takım bireylerin başkalrı üzerine baskı uygulaması demk olacaktır. Özgürlüğün kısıtlanması ve baskı uygulanması ise toplumsal ahenk yerine toplusal çatışma ortamının egemenliği demektir.Liberalizmin hareket noktası yada temel kabulleri öncelikle aklın öne çıkarılması, bireyciliğin temel alınması ve özgürlük düşüncesidir.
31 Ekim 2006
Önceki